Alimler: Peygamberlerin Varisleri

Ebu’d-Derdâ (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Muhakkak âlimler, peygamberlerin varisleridir. Şüphesiz peygamberler, ne altın, ne de gümüşü miras bırakırlar. Peygamberler miras olarak, ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.” (1)
Peygamberlerin varisleri olan âlimler, peygamberlerden devralmış oldukları mirasa asla ihanet etmeyen ve gereğini emrolundukları gibi yerine getiren Muvahhid mü’min şahsiyetlerdir… İlimlerine varis oldukları peygamberler gibi, yalnızca Allah’dan korkarlar. Âlemlerin Rabbi Allah’ın hükümlerini, emirlerini ve nehiylerini, insan kullarına beyan ederken, hiçbir şeyi gizlemeden apaçık anlatır, bu vazifelerini yerine getirirken Allah’dan başka hiç kimseden korkmazlar… Çünkü ilimlerine varis oldukları peygamberler, Allah’dan başka hiç kimseden korkmazlardı!..
Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:
“Ki onlar (o peygamberler), Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’dan içleri titreyerek korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesab görücü olarak Allah yeter.” (2)
Rabbimiz Allah, Nebî ve Rasul kullarının varisleri olan, katıksız iman sahîbi, ilimleriyle salih amel işleyen muvahhid mü’min âlim kullarını şöyle beyan buyuruyor:
“Kulları içinde ise, Allah’dan ancak âlim olanlar için titreyerek korkar. Şübhesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır.” (3)
Abdullah ibn Abbas (r.anhuma), bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir:
Kim Allah’dan korkarsa o, âlimdir!(4)
Malik b. Miğmel (rh.a.) anlatıyor:
Bir adam eş-Şa’bî’ye:
Ey Âlim, bana fetva ver! Dedi.
-O, ona şöyle dedi:
Âlim dediğin, Allah’dan(hakkıyla) korkandır!(5)
İmam Fahreddin er-Râzî (rh.a.), meşhur tefsirinde, âlimlerin Allah’dan gereği gibi korkmalarını şöyle açıklıyor:
“Çekinme ve saygı, saygı duyulan varlığın tanınmasına, bilinmesine göredir. Âlim olan, Allah’ı bilir ve O’ndan hem korkar, hem de O’na ümit bağlar. Bu, âlimin derece bakımından, âbidden daha üstün oluşunun delilidir. Çünkü Hak Teâlâ:
“Sizin, Allah katında en şerefliniz, en Müstakî olanınız (Allah’dan en çok korkanınız)dır.” (Hucurat, 49/13) buyurarak, şerefin ve kıymetin, takvaya göre, takvanında ilme göre olacağını ilan etmiştir. O hâlde Allah katında şeref ve kıymet, amele göre değil, ilme göredir. Evet, âlim, ameli bıraktığında (ilmiyle amel edemediğinde) bu, onun ilmini zedeler. Çünkü onu gören kimse: Eğer bilseydi, gereğini yapardı! der.” (6)
Katıksız iman sahibi ve ilmiyle salih amel işleyen muvahhid mü’min bir âlim, Rahmân’ın mutevazi kullarının arasında Allah’ı en iyi tanıyan, “Lâ ilâhe illallah’”ı idrak edip şuurlu olarak en iyi bilen bir kâmil şahsiyettir…
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:”Şu hâlde bil, gerçekten, Allah’dan başka ilâh yoktur.” (7)
“Lâ ilâhe illallah’”ı idrak, vahiy kaynaklı ilimle olur…Ancak vahiy kaynaklı ilme sahib olurlar ve ilimlerinin gereği gibi davrananlar “Lâ ilâhe illallah’”ı idrak edebilirler… Vahiy kaynaklı ilimle “Lâ ilâhe illallah’”ı idrak edenler, hiçbir şübhe duymadan kalben tasdik, dil ile ikrar edip katıksız iman ederler…
Katıksız iman eden her muvahhid mü’min için kendisiyle, Rabbi Allah’a şirksiz ibadet edecek vahiy kaynaklı ilmi öğrenip elde etmek farzdır… Kadın olsun, erkek olsun her mü’min müslümanın, iman konusunda ve amel konusunda kendisine gerekli ilmi edinmesi ertelenmez bir farzdır.
Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“ilim aramak (öğrenmek ), her müslüman üzerine farzdır.” (8)
Kadın olsun, erkek olsun her muvahhid mü’min kulluk vazifelerini hakkıyla yapmak için, dünyasına ve ahiretine faydalı ilmi öğrenir ve onunla gereği gibi amel edecek olursa âlim olur… Muvahhid mü’minler, Allah’dan korkan ve gücü nisbetinde bunu gerçekleştirmeye çalışır… Allah’dan başkalarından korkmaz ve onlardan yüz çevirirler…
Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler, Allah’dan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa, öylece korkup sakının ve si, ancak müslüman olmaktan başka(bir din ve tutum üerinede) olmayin.”(9)
“Öyleyse güç yetirebildiğini kadar Allah’dan korkup sakının, dinleyin ve itaat edin.”(10)
Rabbimiz Allah Teâlâ’nın bu emirlerini duyan her muvahhid mü’min, “işittik ve itaat ettik”(11) diye teslimiyetini noksansız bir şekilde gösterir!..
Âlemlerin Rabbi Allah, itaat eden ve kendisinden korkan mü’min müslüman kullarının kurtuluşa erip, mutluluğa kavuştuğunu beyan buyurur.
“Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse ve Allah’dan korkup O’ndan sakınırsa, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.” (12)
Zikredilen ayet-i kerimelerden anlaşıldığı gibi, çok iyi bir eğitim ve öğretim sonucu, kendisine farz kılınmış ilmi elde eden her müvahhid mü’min, o ilimle gereği gibi âmel ettikçe âlimdir… Ve âlimler, peygamberlerin varisleridir!…
Allah’ı yegâne Rabb, İslam’ı yegâne din ve Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’i yegâne önder edinen Muvahhid mü’ minler, Allah Teâlâ’nın:
“Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun!”(13) emrini kendilerine değişmez ilke edinmiş, böylece hareket etmiş ve hakikatı kavramışlardır…
“İşte misaller! Biz, bunları insanlara(örnek) veriyoruz. Onlara, âlimlerden başkası akıl erdirmez.” (14)
Rabbimiz Allah, emrolundukları ve

razı olduğu gibi iman edip salih amel işleyen ve Allah’dan korkan mü’min müslüman kullarına, vahiy kaynaklı ilimlerinin artması için duâ etmelerini emretmiştir.
“De ki: Rabbim, ilmimi arttır.” (15)
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ve vasat ümmet olan ümmetine kendisinin, Rabbi Allah’dan faydalı ilim istediği gibi faydalı ilim istemeyi ve faydasız ilimden Allah’a sığınmayı emretmiştir…
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah şöyle duâ ederdi:
“Allahım, bana öğrettiğin ilimden beni yararlandır. Faydalanacağım ilmi bana öğret, ilmimi artır. Her hâl üzerinde Allah’a hamdolsun.” (16)
Cabir (r.a.)’nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
“Allah’dan faydalı ilim dileyiniz ve (sahibine) fayda sağlamayacak ilimden Allah’a sığınınız.”(17)
Kendisiyle amel edilen vahiy kaynaklı ilmi elde eden müvahhid mü’minler, Rasulullah (s.a.s.)’in bırakdığı mirasa sahip çıktıkları müddetçe asla sapmazlar ve saptırılmazlar… Bu miras: Allah’ın kitabı, Kur’ân-ı Kerim ve Rasulullah (s.a.s.)’in sahih sünneti’dir!..(18)
Rasulullah (s.a.s.)’in ilim mirasına hakkıyla sahib çıkmış ve hakkını veren her âlim muvahhid mü’min, eğemen zalim tağutlarca işgal edilen İslâm topraklarındaki islâm’dan uzaklaştırılmış olan insanlara, yeniden İslâm’ı tebliğ edip islâma davet etmelidir… Bu tebliğ

ve davet faliyetlerini sürdürürken yalnızca Allah’dan korkmalı, insanlardan korkmamalıdır… Amil olan âlim mü’min müslümanların bu korkusuzluğu ve bu cesaretleri, kendilerini tedbirsizliğe sürüklememeli, böyle bir hataya düşürmemelidir!..
Rabbimiz Allah, her an tedbirli olmayı emrediyor:
“Ey iman edenler, (düşmanlarınıza karşı)tedbirinizi alın da, savaşa bölük bölük çıkın ya da topluca çıkın.” (19)
Tedbirli davranıp dikkatli olan âlim mü’min müslümanlar, egemen tağutlar tarafından cahil bırakılmış gafil halk topluluklarına islâm’ı tebliğ ederken, önderleri Rasulullah(s.a.s.) gibi davranmalı ve en yakınlarını uyarmak ile işe bağlanmalıdırlar… Merkezden çevreye doğru genişleyen daireler şeklinde gerçekleşen tebliğ ve davet çalışmasında taviz vermemeyi, doğruları dost doğru anlatmaya, gerçekleri apaçık ilân etmeye gayret etmelidirler… Sözlerinin eri, davâlarının sadık adamları olmalıdırlar…
Ebu Zerr (r.a.), ensesini göstererek şöyle demiştir:
(Beni öldürmek için ) kılıcı şuraya koysanız, ben de Rasulullah’dan işitmiş olacağım bir sözü siz, işinizi tamamlayıncaya kadar infaz edilebileceğimi, yani ilân edilebileceğimi bilsem, yine infaz ederim! (20)
İnsanların hidayetine vesile olacağına kanaat getiren İslâm davetçisinin ruh hâli ve dâvâ anlayışıdır bu!.. İslâm tebliğcileri ve dâvâ adamları olan âlim şahsiyetler, hakkı beyan etmede ve hakka çağırmada Ebu Zerr (r.a.) gibi metanetli ve cesur olmalıdırlar…
Eğemen zalim tağutlar tarafından şirk kültürü ve cahiliyye eğitimiyle uyutulup sömürgeci güçlere köle yapılan halk kitleleri, Allah’dan başka rabler edinmiş ve zulmeden zalimlere meyledip onların destekleyicisi olmuştur… Fıtrata aykırı metodlarla özlerinden uzaklaştırılan, yaratılış gayesine ters düşürülen ve böylece kula kul yapılan insanların yeniden özlerine dönüşlerini sağlamak, yaratılış gayeleri olan şirksiz ve yalnızca Allah’a ibadet etmelerine vesile olmak kullara kul olmaktan kurtulup yalnızca Allah’a kul olmalarına yardım etmek, âlim muvahhid mü’minlerin vazifesidir… Peygamberlerin varisi olmak gerceğinin anlamı budur!..
Kadınından-erkeğine, gencinden-ihtiyarına, köylüsünden-şehirlisine, okuma-yazma bilmeyenlerinden, eğitim-öğretim görmüşüne, işçisinden-işverenine, fakirinden-zenginine her yaşta ve her seviyedeki insanları muhatab edinip, onlara Allah’ın dini ve hayat nizamı olan islâm’ın anlatılması gerekir… Önce Tevhid ve İmandan başlayarak, insanların şirkten ve küfürden arınmalarını sağlamak, peygamberlerin varisleri olan âlimlerin en önemli vazifesidir!..
Eğemen zalim tağutların cahil bıraktığı için şirk ve küfrün içine düşmüş, böylece fıtrat dini ile tanışmtırmak, barıştırmak, şirkten ve küfürden temizlenerek Tevhid ve imana sarılmalarını sağlamak, her âlim muvahhid mü’min üzerine anın vacibidir… İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ve vasat ümmet olmanın özelliği budur!.. Allah’a katıksız imana etmenin gereği budur: İyiliği (ma’rufu) emretmek, kötülükten(münkerden) alıkoymak ve hakka çağırmak!… (21)
Âlim… İlim adamı… Bilen… Bilgilenmiş kişi… Toplumda bu sıfattan kişi veya kişiler sözkonusu edildiği zaman, yeğane önderimiz Rasulullah(s.a.s.)’in beyan buyurduğu bir misal hatıra gelmektedir…
Ebu Musa el-Eşarî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah(s.a.s.) şöyle buyurur:
“Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidayet ve ilm, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer.
Yağmur yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir.
Bir kısmı da suyu emmeyip, üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah, burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hemde hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar.
Yağmur yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitirmeyen kaypak arazidir. Ne su tutar, ne ot bitirir.
İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilmin kendisine fayda veren, onu hem öğrenen, hem öğreten kimse ile, bunu, başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidayeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir.”(22)
İmam Nevevî (rh.a.), bu hadisi açıklarken şunları beyan etmiştir: “Bu hadisten maksad, Peygamber(s.a.s)’in getirdiği doğru yolu yağmurla temsildir. Mânâsı şudur: Yeryüzü üç nev’idir. İnsanlarda böyledir.
Bir nev’i, yağmurdan faydalanır. Kurumuşken, dirilerek çimen bitirir, insnalar, hayvanlar ve ekinler, ondan istifade eder. İnsanların birinci nev’i de öyledir. Kendilerine hidayet ve ilim getirir, onu bellerler. Kalbler dirilir. Onunla amel eder ve başkasına öğretirler. Bu sûretle hem kendileri faydalanır, hem de başkalarını faydalandırırlar.
Yerin ikinci nev’i, kendisi için faydalanmayı kabul etmeyendir. Lâkin kendisinden başkası için fayda vardır. O da, suyu tutmasıdır. Böylece ondan, insanlar ve hayvanlar faydalanırlar. İnsanların ikinci nev’i de böyledir. Belleyişli kalbleri vardır. Lâkin dürüst anlayışları, mânâ ve hükümleri çıkaracak olgun akılları yoktur. Taat ve amelde içtihad edmezler. Bunlar, ilmi  ve hidayeti, istifâde etmek isteyen biri gelip isteyinceye kadar muhafaza ederler. Gelen, onlardan alıp istifâde eder. Bu gibiler de, kendilerine ulaşan ilimle başkasına fayda verirler.
Yerin üçüncü nev’i, hiçbir şey yetiştiremeyen şablı ve tuzlu yerdir. Bu, ne sudan istifâde eder, ne de başkası istifâde etsin diye suyu tutar. İnsanların üçüncü nev’i de böyledir. Bunların, ne belleyişli kalbleri vardır, ne de anlayışlı akılları… İlmi işittikleri vakit, ondan faydalanmazlar. Başkaları faydalansın diye bellemezler.” (23)
Önderimiz Rasulullah(s.a.s)’in beyan buyurduğu bu üç çeşit insan tipinden gerçek âlim şahsiyet birinci anlatılandır… Allah Teâlâ’nın Rasulullah (s.a.s.) ile beraber göndermiş olduğu, yeni vahiy kaynaklı hidayet ve ilmi alıp, belleyip, kabul ederek onunla gereği gibi amel edendir… Katıksız iman edip Salih amel işleyen, yani ilmiyle amil olan bu muvahhid mü’min şahsiyet Allah’dan korkan ve kulluk vazifelerini emrolunduğu gibi yapmaya çalışan, ilim sahibi bir şahsiyettir…
Emirü’l mü’minin İmam Ömer ibnü’l Hattab(r.a.), Abdullah b. Selâm (r.a.)’a:
İlim adamları(ilim erbabı) kimlerdir? Diye sorar.
-O da:
Bildikleriyle amel edenler! Cevabını verir.
-İmam Ömer:
Peki, ilim, ilim adamlarının göğüslerinden ne yok eder? Diye sorar.
-O da:
Tama (aç gözlülük)! Diye cevap verir.(24)
Gerçek âlim, öğrenip idrak ettiği vahiy kaynaklı hidayet ve ilmin gereği olan ameli yapan, insanlara ilmi öğreten ve nasıl uygulanacağını yaşayarak gösterendir… Bu âlim muvahhid mü’min şahsiyet, insanlardan korkmayan ve yalnızca Allah’dan korkan bir kişi olduğu için, insanların hidayetine vesile olacak, onları eğemen tağutların zulüm ve sömürüsünden kurtaracak, kullara kul olmaktan kurtulmalarını sağlayacak ilimden hiçbir şey gizlemeden, apaçık açıklayan bir kişidir…
O âlim şahsiyet, Allah Teâlâ’nın kendisine büyük bir nimet olarak verdiği ilmi, yine Allah yolunda ve Allah’ın rızası için harcar, diğer insanlara faydalı olur… İlmin mes’uliyetini bilen ve bu vazifenin şuurunda olan bir şahsiyettir.
Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Başkalarına faydası olmayan ilim, izzet ve Celâl sahibi olan Allah yolunda dağıtılmayan (sadece biriktirilen) bir hazineye benzer!” (25)
Bu âlim muvahhid mü’min şahsiyet, Allah Teâlâ’nın kendisine nasib ettiği ilmi insanlardan gizlemenin ve apaçık beyan buyrulan hakikatlerin açıklanmasının ne korkunç bir suç olduğunun farkında olduğu için, bildiklerinden hiçbir şeyi gizlememeye, yalnız Allah’dan korkarak Alllah’ın beyen buyurduğu hakikatı insanlara anlatmaya bütün gücüyle gayret eder…
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Her kime öğrendiği bir ilim sorulurda o ilmi saklarsa, kıyamet günü ona ateşten bir gem vurulacaktır!” (26)
İmam Hattâbî (r.a.), bu konuda şöyle diyor:
“Bu hadisi şerifte saklanılması, ahirette ateşten gem vurulması cezası gerektiğinden bahsedilen ilimden maksad, öğrenilmesi ve öğretilmesi farzı ayn olan ilimlerdir. Müslüman olmak istediği için:
Din nedir? İslâm nedir? Bana öğretiniz, diyen bie kâfiri gören kimsenin ona, dinin ve islâm’ın ne olduğunu öğretmesi, yahud da yeni Müslüman olup namaz kılmasını iyice bilmeyen ve namaz vakti yaklaştığı için:
Bana, namazın nasıl kılındığını öğretirmisiniz, diyen  kimseyi gören bir müslümanın, namazı öğretmesi, haramlar ve helâller hakkında fetva isteyen bir kimseye bunları öğretmek gibi hususlar da bu hadisin kapsamına girer. Çünkü bu gibi meselelerde sorulan bir soruya cevab  vermekten kaçınan kimseler günahkâr ve bu hadisi şerfin bahsettiği tehdide hedef olurlar.
Öğrenilmasi nafile olan ve insanların öğrenmeye ihtiyaçları olmayan bilgileri öğrenmenin hükmü ise, böyle değildir.” (27)
Yegane Rabbimiz Allah Teâlâ, ilmin bu mes’uliyetini şöyle beyan buyuruyor:
“Gerçekten, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için kitabda açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar, işte onlara, hem Allah lânet eder, hem de (bütün) lânet ediciler.
Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar (a gelince), artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.” (28)
Allah’ın indirdiği kitabdan bir şeyi göz ardı edip saklayan onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar, onların yedikleri karınlarından ateşten başkası değildir. Allah, kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır.
Onlar, hidayete karşı sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!” (29)
“öyleyse insanlardan korkmayın, Benden  korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin tâ kendileridir.” (30)
Egemen tağutların işgal ettiği, zulüm ve sömürüyle işkence hâne hâline getirdiği İslâm topraklarında yaşayan gerçek âlim muvahhid mü’minler, bu ertelenmez ve anın vacibi olan vazifelerini kuşanmalı, Cahil bıraktırılmış gafil insanlara islâm’ı tebliğ edip, kakikatları apaçık anlatarak onları islâm’a davet etmelidirler… Böylece onların hidayetlerine vesile olur, kullara kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmalarını sağlarlar… Peygamberin varisleri olmanın gereği budur… İnsanlık âlemi, suya, havaya ve ekmeğe muhtaç olduğu kadar bu âlimlere muhtactır!..
Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
“Yeryüzünde âlimlerin durumu, gökyüzünde(parlayan) yıldızlara benzer ki, karada ve denizde karanlık bastığında onlarla yol bulunur. Yıldızlar kaybolduğunda ise, neredeyse rehberler/ kılavuzlar bile yollarını kaybederler.” (31)

1- Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 17, Hds. 223. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l ilm, B. 19, Hds. 2822. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-ilm, B. 1, Hds. 3 641. Sünen-i Dârimî, Mukaddime. B. 32, Hds. 349. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l- ilm, B.11(rab başlığında) İmam Ahmed b. Hanb’el, el-Müsned, çev. Rıfat Oral, Konya, 2003, c.1, shf. 262, Hds. 13/ 210. 2- Ahzab, 33/39. 3- Fatır, 35/ 28. 4- Sünen-i Dârimî, Mukaddime. B. 32, Hds. 340. 5- Sünen-i Dârimî, Mukaddime. B. 29, Hds. 264. 6- Fahruddin er-Râzî, Tefsiri Kebir Mefatihu’l Gayb, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, Vdğ. Ank. 1994, c. 18, sh.404. 7- Muhammed, 47/ 19. 8- Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 17, Hds. 224. Taberânî, Mu’cemü’s Sağır Tercüme ve şerhi, çev. İsmail Mutlu, ist. 1996, c. 1, sh. 72, Hds. 14. İmam er-Rüdânî, Cemu’l Fevaid, Büyük Hadis Külliyatı, çev. Naim Erdoğan, ist. 2003, c. 1, sh. 55, Hds. 218, Taberânî, Mu’cemu’l Kebir ve Mu’cemu’l Esvat’tan. Kettânî, Mutevâtir Hadisler, çev. Hanifi Akın, ist. 2003, sh. 60, Hds. 6. 9- Âl-i İmrân, 3/ 102. 10- Teğabün,64/16. 11- Nur, 24/51. 12- Nur, 24/52. 13- Mâide,5/44. 14- Ankebut, 29/43. 15- Taha, 20/114. 16- Sünen-i İbn Mace, Mukaddime. B. 23, Hds. 251. Sünen-i Tirmizî-Kitabu’l Davet ( çeşitli Hadisler), B. 12, Hds. 3881. 17- Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d Duâ, B. 3, Hds. 3843. Ayrıca bkz. Taberânî, Mu’cemu’s Sağır, C.2, sh. 118, Hds.509. 18- Bkz. İmam Malik, Muvatta, Kitabu’l-Kader, Hds.3. 19- Nisa, 4/71. 20- 11(Bab başlığında) 21- Bkz. Âl-i İmrân, 3/ 104,110. 22-  Sahih-i Buhârî, Kitabu’l İlm, B. 21, Hds. 23- Sahih-i Müslim, Kitabu’l Fedail, B. 5, Hds. 15. İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, C.1, sh. 250, Hds. 3/200. 24- Ahmed Davudoğlu, Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, ist. 1983, c. 10, sh.57. 24- Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 48, Hds. 581, 590. 25- İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2003, C.1, sh. 288, Hds. 38/ 235. Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hds. 562. 26- Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-ilm, B. 3, Hds. 2787. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 24, Hds. 261. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-ilm, B. 9 Hds. 3658. İmam Ahmed b. Hanbel, el Müsned, C.1, sh. 287, Hds. 37/ 234. Kettânî, A.g.e. sh. 65, Hds. 7. 27- Sünen-i Ebu Davud, Tercüme ve Şerhi, Hzr. Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, İst. 1991, C. 13, sh. 256. Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbn Mace, Tercüme ve Şerhi, ist. 1982, C.1, sh. 429. 28- Bakara, 2/ 159-160. 29- Bakara, 2/174-175. 30- Mâide, 5/44. 31- İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, C.1, sh. 248-249, Hds. 2/199.