Gazaba Uğramış ve Dalâlete Düşmüş Olanlardan Olmamak

Âlemlerin Rabbi Allah, bizim yegâne Rabbimizdir. Muvahhid mü’min müslümanlar, Allah Teâlâ’dan başka hüküm koyucu ve kendine itaat edilen rab, melik ve ilâh tanımaz, tanımadığı gibi böyle tağutlar olunmuş ise de asla kabul edip boyun eğmezler… Çünkü muvahhid mü’minler, Rableri Allah’ın emir ve nehiylerini kendilerine tebliğ eden yegâne önderleri Rasulullah(s.a.s.)’in duydukları şu ayetlere karşı, hiçbir tereddüt hissetmeden:
“İşittik ve itaat ettik..(1) deyip tam teslim olmuşlardır:
“Andolsun, Biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının,(diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönderdik.”(2)
“Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a iman ederse, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.”(3)
Tağutun, her yönüyle inkâr edip reddeden ve ondan tamamen ilişkisini keserek Allah’a yönelen Muvahhid mü’min kullar için şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Kullarım Beni, sana soracak olurlarsa, işte Ben,(onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevab veririm. Öyleyse onlar da Benim çağrıma cevab versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki, irşad(doğru yolu bulmuş) olurlar.”(4)
Kullarına, şahdamarlarından daha yakın olan Allah Teâlâ, (5) kullarının, kendisine iman etmelerini, kendisini bilip tanıyıp kendisinden dilekte bulunmalarını ve onların duâlarına icabet edeceğini beyan buyuruyor…
Abdullah ibn Ömer (r. Anhuma)’nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kime duâ kapısı açılmış ise ona, rahmet kapıları açılmıştır. Allah’dan afiyet istenilmesinden daha sevimli bir şey istenilmemiştir.
Duâ, inen belâya ve inmeyen belâya karşı faydalıdır.
Ey Allah’ın kulları, duâya sımsıkı sarılın!.. (6)
Yegâne Rabbimiz Allah, kendisinden başka rab, melik ve ilâh tanımayan mü’min müslüman kullarına yakın olduğunu beyanla, kendisine yapılacak duâları kabul edeceğini bildirmiştir… Böyle kendilerine duâ kapısını açmıştır… Önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah(s.a.s.), Allah’ın vermiş olduğu bu imkânı çok iyi değerlendirmeyi ve duâya sımsıkı sarılmayı emretmiştir… Çünkü duâ, mü’min müslüman kulun silahı olup, başa gelen her türlü musibet için koruyucu bir kalkan ve sağlam bir zırhtır…
Rabbimiz Allah’ın, Muvahhid mü’min kullarını duâya davet ettiği ayeti kerimeyi tefsir eden İmam Ebu’l-Berekat Abdullah b. Ahmed b. Mahmud en-Nesefî (rh.a.), meşhur “Medarîku’t-Tenzil” adlı tefsirinde şunları beyan eder:
“Kullarım Beni, sana soracak olurlarsa, işte Ben,(onlara) pek yakınım.”Allah’ın mekândan münezzeh olması itibariyle kullarına ilmiyle ve onların isteklerine icabetle çok daha yakındır.
Diğer taraftan yapılan duâlara icabet etmesi, yüce Allah tarafından doğru olan bir va’ddir. Söz vermedir ki, bu konuda Allah, asla sözünden dönmez. Ancak duâya icabet, bazen ihtiyacın giderilmesine muhalif olabilir. Yani, ihtiyacı dışında bir başka şekilde tezahür edebilir. Duâya icabet meselesine gelince, kulun: “Rabbim!” demesi, Allah’ın da: “Buyur kulum!” diye bu şekilde cevap vermesidir. İşte bu, her mü’min için va’dolunan ve var olan bir gerçektir.
Kazaı hacet denilen ihtiyacın karşılanmasına gelince bu, istenenin verilmesi demektir. Bu ise, bazen karşılanabilir. Bazen ise bu arzu, ahirette karşılanır ya da bu,  istek de bulunan, duâ eden için kendisi adına daha hayırlı olabilecek bir şekilde bir başka türlü ortaya çıkar.” (7)
Duânın, Allah nezdinde kabulu için, duânın şartına tabi olunmak gerekir… Duâ edecek kulun, iman ehli, itaatkâr bir mü’min müslüman olmasının yanı sıra, kendisini haramlardan ve Allah’a isyan etmenin her türlüsünden koruması gerekir…
Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Bir kimse, (Hakk yolunda) uzun sefere çıkar. Saçları dağılmış, tozatoprağa bulanmış bir hâlde ellerini semâya uzatarak:
Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder.
Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. (Hasılı) kendisi haramla beslenmiş olursa, böylesinin duâsı, nasıl kabul edilir?” (8)
Muvahhid mü’min şahsiyet, duâya sımsıkı sarılırken, duânın kabulüne vesile olacak şartları asla ihmal etmemelidir!…
Tağutu reddetmiş ve âlemlerin Rabbi Allah’a tam iman edip, imanına şirk ve küfür karıştırmamış, aynı zamanda imanın gereği olan salih amelleri işlemeye gayret eden muvahhid mü’minlerin nasıl duâ etmeleri gerekiyorsa, öyle kendilerine öğreten Allah Teâlâ, “Fatiha Sûresi,,’nde bunun bir örneğini şöyle beyan buyurmuştur:
“(Ya Rabb,) bizi doğru yola ilet.
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıklarınki ne değil.” (9)
Muvahhid kul, Allah için olmaya son gayretiyle çabaladığı her gününde en az kırk defa kırktan fazla defalar, Rabbi Allah’ın kendisine öğrettiği bu duâ ile, kendisinden başka hükümlerine tabi olacak ilâh bulunmayan Allah’a duâ eder.
Rabbi ve İlâhı Allah’dan, kendisine vermiş olduğu hidayetin artmasını, her anında ve her işinde hidayet üzere sapasağlam durmasını dilemektedir. İman etmekle, dosdoğru yola iletilen muvahhid mü’min kul, iletildiği bu dosdoğru yolda dosdoğru ilerlerken, sapmamayı ve önüne çıkan engelleri aşmayı arzulamakta, bunun için yegâne Rabbi Allah’dan yardım dilemektedir… Çünkü Allah’ın yardımı olmadan hiçbir başarı elde edilemez…
Muvahhid mü’minin kesin inancı şudur:
“Benim başarım, ancak Allah iledir. O’na tevekkül ettim ve O’na içten yönelip dönerim.” (10)
Hükmün yalnız ve ortaksız kendisine aid olan Allah’ın(11) hidayete ulaştırdığını hiç kimse sapıtamaz ve isyankârlıklarından dolayı sapıtmış olduklarına da hiç kimse hidayet veremez…
Abdullah İbn Mes’ud(r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah(s.a.s.), hâcet bahsinde şöyle buyurur:
“Şübhesiz hertürlü hamd Allah’a mahsustur. Ondan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden de O’na sığınırız. Allah’ın hidayete erdirdiği kişiyi, saptıracak yoktur. Saptırdığını da hidayete erdirecek yoktur. Ben, Allah’dan başka bir ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulu olduğuna şehâdet ederim.,, (12)
Rabb olarak yalnızca Allah’ı tanıyan ve O’nun hükmünden başkasına kabul etmeyip, Allah’ın indirdikleriyle hükmeden mü’min müslüman kul, Allah’dan dosdoğru yolu üzere hidayet dilemededir… Dosdoğru yol, yani “Sırât’ı Mustakîm”, Rabbimiz Allah’ın, mü’min müslüman kullarını üzerinde hidayet ehli kıldığı yol…
Abdullah (r. a.) der ki:
Sırât-ı Mustakîm, Allah’ın kitabı’dır!
Denildi ki:
O, İslâm’dır.
Cabir (r.a.):
Sırât-ı Mustakîm, İslâm’ın kendisidir ve gökle yeryüzü arasından daha geniştir!
İbn el-Hanefiye de, bu ayetin tefsirinde “Sırât-ı Mustakîm”:
Allah’ın kullarından, ondan başkasını kabul etmediği İslâm Dini’dir, demiştir.
Abdurrahman ibn Zeyd ibn Elsem:
Sırât-ı Mustakîm, İslâm’ın kendisidir, der.(13)
“Sırât-ı Mustakîm”, yani dosdoğru yol, “İslâm,,’dır. Allah katında yalnız ve tek din… Allah tarafından kabul edilen ve O’ndan başkasının reddedildiği hayat nizamı İslâm!.. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Hiç şübhesiz din, Allah katında İslâmdır.” (14)
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa benimserse, asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.” (15)
Muvahhid Mü’minler, bütün olarak kabul ettikleri ve kendisinden asla taviz vermedikleri dosdoğru yol, İslâm’dır… Sırâtı Mustakîm olan İslam üzere hidayet dileyen Muvahhid mü’min kullar, bu yolun, Allah’ın kendilerine nimet verdiklerinin yolu olduğunu bilerek duâlarını sürdürmekte ve duâda ısrarlı olmaya devam etmektedirler…
“Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna.”
Kendilerine nimet verilenlerin kim olduğunu Rabbimiz Allah, beyan buyurmaktadır:
“Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler, sıdıklar, şahidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar.” (16)
“Kendilerine nimet verilenlerin yoluna” iletilmek ve dosdoğru yol üzerinde hidayet olunup, sapmadan hedefe doğru gitmenin şartı:
“Allah’a ve Rasulüne itaat etmektir!”
Kim iman ve ihlâs ile Allah ve Rasulü(s.a.s.)’e itaat eder, gerekli ve emrolunduğu kulluk vazifelerini yaparsa O, kendilerine nimet verilenlerle beraberdir… Dosdoğru yola gelen ve hidayetin şartlarına uyarak hidayet dileyene Allah, hidayet verip onu, dosdoğru yola iletir… Hidayete geliş ve dosdoğru yol üzere hayatı devam ettirmiş, sabırlı mü’min müslümanın işi olup onun lehinedir… Kim de saparsa, kendi aleyhinedir…
“Artık kim hidayete gelmişse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir. Kim sapacak olursa, de ki: ‘Ben, yalnızca uyarıcılardanım.”(17)
“Şüphesiz, sana Biz kitabı insanlar için hak olmak üzere indirdik. Artık kim hidayete ererse, bu, kendi lehinedir. Kim saparsa, o da kendi aleyhine sapmış olur, sen, onların üzerinde vekil değilsin.”(18)
Katıksız imanları ve salih amelleriyle “Sırât-ı Mustakîm,, üzerinde olan muvahhid mü’minler, Allah’a ve Rasulü(s.a.s.)’e şübhesiz itaat etmiş ve kendilerin nimet verilmiş salih kullarla beraber olmuşlardır…
Abdullah ibn Abbas (r. anhuma) ve Mücahid (rh.a.), kendilerine nimet verilenlerin “Mü’minler” olduğunu söylerken, Vekî’(rh.a.) ise, bunların “Müslümanlar” olduğunu söylemiştir…(19)
Kendilerine nimet verilmiş olan bütün Peygamberler, sıdıklar, şehidler ve salihler, mü’min müslümanlardır!… Katıksız iman etmiş ve Âlemlerin Rabbine teslim olmuşlardır… Onlar, Tevhid üzere, İman üzere ve İslâm üzere idiler…
Dosdoğru yol, yani Sırâtı Mustakîm budur!.. Bundan başka yollar, ne olursa olsun şeytanın ve tağutun yollarıdır… Dosdoğru yol, Allah’ın yoludur ve nûrdur… Nûr, tektir… Şeytanın ve tağutun yolları karanlık, yani zulumâttır ve çoktur…(20) Yolların çokluğu, şeytana ve tağuta itaat edenler için sapıklığın çokluğundan başka bir şey ifade etmez…
Rabbimiz Allah kullarını, şeytana karşı uyarmak ve ondan sakınılmasını emretmektedir!.. Daha önce hatırlattığımız bu emri, tekrar hatırlayalım:
“Ey Âdemoğulları, Ben size and vermedim mi ki: ‘Şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Bana kulluk edin, doğru yol budur.”
Andolsun o, sizden birçok insa neslini saptırmıştır. Yine de aklınızı kullanmıyor musunuz?”(21)
Allah’ın dosdoğru yolunu bırakıp, şeytanın, tağutun, heva ve hevesin peşine düşenler, gadaba uğramış ve sapıklığa, yani dalâlete düşmüş olanlardır…
Rabbimiz Allah, “Fatiha Sûresi,,’nde muvahhid kullarına öğrettiği ve kullarının da kendisine bununla duâ ettiği duâda:
“Bizi, dosdoğru yola ilet.
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil” denilmektedir… Muvahhid mü’minlerin takib ettiği yol, Peygamberlerin, sıdıkların, şehidlerin ve salihlerin yoludur… Mü’min müslümanlar, gerek İmanî, gerekse amelî bütün meselelerde bu yol üzerinde olup, hayatlarını her yönüyle bunun gereği gibi tanzim ederler… Onlar, gazaba uğramış ve dalâlete düşmüşlere asla uymaz, onlardan tamamen uzak dururlar…
Gazaba uğrayan ve dalâlete düşenlerin kimler olduğunu, Rasulullah (s.a.s.) ümmetine beyan buyurmuştur…
Adiyy b. Hatim (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Yahudîler, gazaba uğrayanlar ve Hiristiyanlar, dalâlete düşenlerdir.”(22)
Yahudîler ve Hristiyanlar, “Ehl-i Kitab” olan gayr-ı Müslimlerdir… Bunlar, Kitablı gayrı Müslimlerdir… Allah’dan gelen kitablarını bozan, Allah’ın hükümlerini gizleyen veya bir yana bırakarak geçersiz kılan ve Allah’ın hükümlerinin yerine hevalarından kaynaklanan hükümleri koyanlardır… Bundan dolayı gazaba uğradılar, bunun için dalâlete düştüler…
Kendilerine nimet verilen Peygamber, sıdıklar, şehidler ve salihlerle beraber olup onların yolu üzerine hayat devam eden muvahhid mü’minler, gazaba uğramış Yahudîlerin ve dalâlete, yani sapıklığa düşmüş Hristiyanların yoluna asla sapmamalıdırlar… Onlara uymamalı, özenmemeli, onlar gibi olmamalı ve olmamak için de bütün gayretlerini sarfedip uzak durmalıdırlar… Kitablı gayr-ı Müslimlere karşı böyle ciddi ve kesin tavırlı olan mü’min müs lümanlar, kitapsız gayr-ı Müslimlere, yani tağutî ideolojilere tabi olan müşrik ve kafirlere karşı da kesin ve sert tavırlı olmalı, adı ve özelliği ne olursa olsun hiçbir tagutî ideolojiye ve düzene meyletmemeli, tabi olmamalıdır… Bunların hepsi gazaba uğramış ve dalâlete düşmüş, gayr-ı İslâmî ve insan fıtratına aykırı yollardır…
Tek ve yalnız dosdoğru yol olan İslâm’a uymak, imanî ve amelî olarak İslâm’a itaat etmek, hayatın bütününü İslâm’a göre düzenlemek her mü’min müslümanın kulluk vazifesi olduğu gibi, Yahudîlerin, Hristiyanların ve diğer tagutî ideolojilerin hepsinden uzaklaşmak, onlara kısmen dahi olsun uymamak her muvahhid mü’min kulun kulluk vazifesidir!..
Ehl-i kitab olan, gazaba ugramış ve dalâlete düşmüş Yahudî ve Hristiyanların yollarına sapmamak için Allah’dan yardım dileyen mü’min müslümanlar, her tagutî ideolojiden uzak kalmak ve onların karanlık olan yollarına sapmamak için Allah’dan yardım dilemelidirler…
Zalim egemen tağutlar tarafından işgal edilip küfür ve şirk ile yönetilen İslâm topraklarında yaşayıp yönetici tağutlar tarafından aldatılıp uyutulan ve kendilerini müslüman sayan yüz milyonlarca halk, Yahudî ve Hristiyan olmama, ya da Yahudîleşmeme ve Hristiyanlaşmama konusunda çok hassas davranmaktadır… Fakat tağutî ideolojilere ve düzenlere tabi olup itaat etme konusunda şuur ve idrak sahibi değildirler…
Eğemen zalim tağutlarca işgal edilip şirk ve küfürle yönetilen İslâm topraklarında yönetime talib olanlar, seçilmeden önce halka hitaplarında:
Ey insanlar, eğer bizleri seçer ve iktidarı bize verirseniz sizleri Yahudîlik ve Hristiyanlıkla yöneteceğiz!.. diyecek olurlarsa, halk ayaklanır, itiraz eder ve onları seçmeme konusunda söz birliği yapar…
Yönetime talip olanlar, o bölgede yaşayan insanları, gayrı İslâmî, şirk ve küfür olan tağutî bir ideoloji ve düzen ile yöneteceklerini beyan edince alkışlanıyor, başgöz üstüne kabul görüp mallarıyla, canlarıyla desteklenmektedirler…
Rabbimiz Allah, katıksız iman eden muvahhid mü’min kullarına kitablı gayr-ı Müslim olan Yahudî ve Hristiyanlara uymamalarını, onlara boyun eğmemelerini ve onlara katılmamalarını emretmektedir:
“Ey iman edenler, eğer kendilerine kitab verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler.”(23)
Ehl-i Kitab olan gayr-i Müslim Yahudî ve Hristiyanlar böyle yaparlar, ya kitapsız gayr-i Müslim olan tağut ve taraftarları ne yapar?..
Rabbimiz Allah beyan buyuruyor:
“Allah, iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları, karanlıktan nûra çıkarır. Kâfirlerin velîleri ise, tağuttur. Onlar, nûrdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” (24)
Tağutu ve taraftarını, İslâm Milleti’ne tanıtan ve onların delâlet ehli olup, süresiz ateşte kalacak ateş halkı olduğunu beyan buyuran Allah Teâlâ:
“Ey iman edenler, Yahudî ve Hristiyanları dostlar(velîler) edinmeyin. Onlar, birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost (velî) edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şübhesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.”(25) buyurmakta, Yahudî ve Hristiyanlara dost olmayı emretmekte, onların velayetini reddetmeyi mü’min müslüman kullarının vazifesi olduğunu beyan etmektedir…
Rabbimiz Allah Teâlâ, bütün Rasul ve Nebîlerini şu vazife ile göndergiğini beyan buyurur:
“Andolsun, Biz, her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının,(diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönderdik.” (26)
“Ben de müslümanım ve müslümanlardanım” diyen kadın olsun, erkek olsun her ferd, Yahudîleşme ve Hristiyanlaşma konusundaki redd tavrını, tağutîleşme ve tağutî ideolojilerine, tağutî düzenlere, tağutî eğemenliklerine karşıda sergilemekle mükelleftir… Bu, onun kulluk vazifesidir…

1) Nur,24/51. Bakara, 2/285. 2) Nahl,16/36. 3) Bakara, 2/256. 4) Bakara, 2/186. 5) Bkz. Kaf, 50/16. 6) Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Daavat, B.111, Hds. 3778. 7) İman Nesefî, Nesefî Tefsiri, çev. Harun Ünal, İst. 2003, C.1, sh. 533. 8) Sihhi Tirmizî,  Kitab’u-Tef siru’l-Kur’ân, B.3, Hds. 3173/1. Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rîkak, B.9, Hds. 2720. ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2, sh. 328. 9)Fatiha,1/67. 10) Hud,11/ 88. 11) Bkz. Yufus, 12/ 40. Kehf, 18/26. 12) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh,B.31/32, Hds. 2118. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’n-Nikâh, B.16, Hsd. 1404. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Cuma, B. 24, Hds. 1404. Süneni İbn Mace, Kitabu’n-Nikâh, B.19. Hds. 1892. sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.20, Hds. 2208. 13) İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Çev. Dr. Bekir Karlığa Dr. Bedrettin Çetiner, İst. 1984, C. 2, sh.109. 14) Âl-i İmrân, 3/19. 15) Âl-i İmrân, 3/85. 16) Nisa, 27/92. Bu ayeti kerimenin nüzûl sebebi için şu olay anlatılır: Ümmü’l-Mü’minin Aişe (r.anha) anlatıyor:
Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)’e geldi ve şöyle dedi:
Ya Rasulullah, Allah’a yemin ederim ki, seni canımdan, ailemden, malımdan ve çocuklarımdan daha çok seviyorum. Evde seni ansam, gelip seni görünceye kadar ayrılığına sabredemiyorum. Benim de, senin de öleceğimizi hatırlıyorum. Biliyorum ki sen, cennete gideceksin, peygamberlerle beraber yüksek derecelerde olacaksın. Ben, şayet cennete girsem de seni görememekten korkuyorum!
Onun bu sözünün karşısında Rasulullah (s.a.s.) bir şey söylemedi. Biraz sonra Cebrail (a.s.), şu ayeti indirdi:
“Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, işte onlar…..” (Nisa, 4/69)
Taberânî, Mu’cemü’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail Mutlu, ist. 1996, C.1, sh.93, Hds.34. İmam Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâbı Nüzûl, çev. Dr. Necati Tetik, Necdet Çağıl, Erzurum, T.y. sh. 172-173. Abdulfettah el-Kadî, Esbâbı Nüzûl, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir.
17) Neml, 27/92. 18) Zümer, 39/41. 19) İbn Kesir, A.g.e. C.2, sh.114. 20) Bkz. Bakara, 2/257. 21) Yasin, 36/6062. 22) Sünen-i Tirmizî, Kitabı, Tefsiru’l-Kur’ân, B.2, Hds. 3128-3129. İbn Kesir, A.g.e. C.2, sh.116-117. 23) Âl-i İmrân, 3/100. 24)Bakara, 2/257. 25) Mâide, 5/51. 26) Nahl, 16/36.