Hak Dâvâda Tek Başına

“Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (1)
Böyle buyuruyor Âlemlerin Rabbi Allah!.. Kendisinden başka hüküm koyucu ve hükmüne tabi olucu ilâh bulunmayan Allah, üstünlüğün, izzet ve şerefin, şirksiz iman etmekle gerçekleşeceğini beyan buyuruyor… Üstün olmak, katıksız iman etmektedir… Katıksız iman edenler üstündürler… Katıksız iman edenler, Allah’ı yegâne Rabb, Melik ve İlâh edinmişlerdir… Bu şirksiz iman sahibi olan muvahhid mü’minler, yalnızca Allah’ın kulu olmuş, yalnız O’na ibadet eden ve yalnızca O’ndan yardım bekleyen şahsiyetlerdir…
Allah, üstünlüğü şirksiz imana bağlamıştır… Katıksız iman, üstünlüğün ve zaferin olmazsa olmaz şartıdır… Katıksız iman şartına bağlanan üstünlük, herhangi bir zaman ile sınırlandırılmamıştır… Hangi çağda, hangi asırda ve dünyanın neresinde olursa olsun, emr olunduğu gibi iman edip iman üzere sabırlı olan muvahhid mü’minler, düşmanları kim olursa olsun Allah’ın izni ve yardımıyla onlardan üstündürler… Bundan dolayı bir anlık düşmanın galib oluşu, onları gevşetmemeli, dağıtmamalı ve üzüntüye sürüklememelidir… Çünkü mü’min müslümanların yegâne velîsi Allah, (2) “Eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz” buyurmuştur… Bu, Allah’ın değişmez sünnetidir…
Rabbimiz Allah, kendisine ve indirmiş olduğu hükümlerine katıksız iman edip, imanın gereği olan salih amelleri işleyen mü’min müslüman kullarının üstün ve galib olduğunu beyan buyurmuştur… Düşmanlarına karşı galib gelip muzaffer olanlar, Allah’ın taraftarları olan muvahhid mü’minlerdir…
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
“Sizin dostunuz (velîniz) ancak Allah, O’nun Rasulü, rükû ediciler olarak namaz kılan ve zekat veren mü’minlerdir.
Kim Allah’ı, Rasulü’nü ve iman edenleri dost (velî) edinirse, hiç şüphe yok, galib gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.” (3)
“Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır, orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin, şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felâh (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların tâ kendileridir.” (4)
Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat edenler, gerçekten iman ettikleri için üstün ve galib olanlardır… Ferd olarak tek başına bırakılacak veya cemaat olarak yalnız kalacak olsalar da, onlar için fark etmez… Çünkü onların yardımcısı Allah’dır ve Allah, onları karanlıklardan nûra çıkarır…
“Eğer (gerçekten) iman emişseniz en üstün olan sizlersiniz” ayetinin tefsirinde İman Kurtubî (rh.a.) şunları beyan eder:
“Bu ayet-i kerimede, bu ümmetin fazilet ve üstünlüğü de açıklanmaktadır. Çünkü yüce Allah onlara, peygamberlerine hitab ettiği şekilde hitab etmiştir. Zira yüce Allah, Hz. Musa’ya: ‘Şübhesiz ki, en üstün olan sensin, sen!’ (Taha, 20/68) diye buyururken, bu ümmete de: ‘Siz, en üstünsünüz’ diye hitab etmiştir. ‘Buradaki en üstün’ anlamındaki lafız ise şanı yüce Allah’ın, ‘el-Âlâ: En yüce, en üstün’ isminden müştaktır. Ve yüce Allah, mü’minlere: ‘En üstün olanlar sizlersiniz, diye hitab etmektedir.’(5)
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) ise, şu açıklamayı yapar:
“Cenâb-ı Hakk’ın: ‘Siz, eğer mü’min iseniz” sözü hakkında da şu izahlar yapılmıştır:
a) ‘Siz, imanınızda devam ettiğiniz müddetçe, en üstünsünüz.’ Bu ifadenin maksadı ise, Allah Teâlâ’nın, onların İslâm’a sımsıkı sarılmalarından dolayı derecelerini yükseltmeyi tekeffül ettiğini beyan etmektir.
b) ‘Siz üstünsünüz. O hâlde Allah’ın size va’dettiği ve sizi kendisiyle müjdelediği galibiyeti tasdik ediyor iseniz, bu müjdeyi bihakkın tasdik ediniz.’
c) Takdirin, ‘gevşemeyin, mahzun olmayın siz eğer mü’min iseniz, en üstün olanlarsınız. Çünkü Allah Teâlâ, bu dine yardım edeceğini, onu muzaffer kılacağını va’detmiştir. Eğer siz, gerçekten mü’min iseniz, bu hâlin olduğu gibi devam etmeyeceğini, devlet ve üstünlüğün müslümanların eline geçeceğini ve müslümanların düşmanlara hükümran olacaklarını bilirsiniz’ şeklinde olmasıdır.” (6)
İşte Rabbimiz Allah’ın va’di:
“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz, onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır.
Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Rasul’e itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz.” (7)
Gerçekten iman edip, emrolundukları gibi salih amellerde bulunarak, Allah Teâlâ’nın bu va’dine ulaşan muvahhid mü’minler, her asırda ve her çağda varolagelmiş oldukları gibi, kıyamete kadar da onların varlığı devam edecektir…
Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:
“Yarattıklarımızdan hakka yöneltip ileten ve onunla adâleti kılan (uygulayan) bir ümmet var.” (8)
Muğire b. Şu’be (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Ümmetimden bir taife, kendilerine Allah’ın emri gelinceye (yani kıyamet kopuncaya) kadar hak üzerinde birbirine yardım edici olmakla devam edecek ve bunlar (muhalefet edenlere) dâima galib olacaklardır.” (9)
Merhamet olunmuş vasat ümmet, Allah’ın ve Rasulullah (s.a.s.)’ın va’dettiklerine, katıksız iman ve salih amelleriyle kavuşmuşlardır… İslâm tarihindeki galibiyet ve zaferler bunun apaçık delilleridir… Bunca fetihler ve asırlarca süren iktidarlar bunun doğruluğuna şahid etmektedirler…
Hakk’a gerçekten iman eden, itaat ederek kul olan, bundan dolayı hak üzere olmaya gayret eden muvahhid mü’min veya mü’minler, hak dâvâdan asla sapmamalı, taviz vermemelidirler… Hak üzere ve Hakk’a kul olmaya devam ettikleri müddetçe, imanlarından taviz vermeyip salih amellerde sabırlı davrandıkça, Allah’ın va’dettiklerine kavuşmayı hakkederler… Onların, hak dâvâda yalnız bırakılmalarının kendilerine zararı yoktur… Çünkü onların yardımcısı, güç ve kuvvetin yalnızca kendisine aid ve her şeye kadir olan Allah’ındır…
Tarih boyu bu şekilde devam eden bu gerçek, gerek Rasullerin hayatında, gerekse ümmetlerin hayatında gündeme gelmiştir… Allah Teâlâ’nın şirk toplumlarında vazifeli kıldıkları Nebîler ve Rasuller, şirk içinde olan insanları hakka, Tevhid’e, İmana ve İslâm’a davet etmiş, onları batıldan, şirkten, küfürden ve tağutî düzenlerden alıkoymaya çalışmışlardı… O seçilmiş zirve şahsiyetlerin vazifesi: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” diye insanlara hakkı tebliğ edip kendilerini uyarmaktı…(10)  Her biri vazifesini hakkıyla yaptı ve hak dâvâda sabrın en güzelini ortaya koydu… Kimine birçok insanlar iman ederek tabi olurken, kimi de yapayalnız bırakıldı… İçinde bulunduğu şirk toplumunun tağutları tarafından birçok eziyetlere ve işkencelere uğratıldı ve O’na inanıp tabi olan bir kişi bile çıkmadı… Allah’ın o seçkin salih kulunun bütün gayretine rağmen insanlar inanmadılar ve O Rasul kul, risalet veya rübüvvet vazifesini hakkıyla yaptıktan sonra tek başına Rabbi Allah’a kavuştu… Hak Dâvâda tek başına kalan bu seçkin zirve kul, en üstün ve en başarılı bir şahsiyet idi… Çünkü O, katıksız iman etmiş ve şirk içindeki insanları Tevhid’e ve imana davet etmişti, fakat insanlar bu davete icabet etmemiş, imanı reddetmişlerdi…
Abdullah ibn Abbas (r.anhuma)’nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Bütün ümmetler bana arzolunup gösterildi. Bir peygamber, yanına bir ümmet alıp geçiyordu. Bir peygamber, beraberinde bir toplulukta geçiyordu. Bir peygamber, beraberinde on kişiyle geçiyordu. Bir peygamber, beraberinde beş kişiyle. Bir peygamber de yalnız başına geçiyordu.” (11)
Hak dâvâda tek başına!..
Gevşemeden, üzülmeden, Rabbi Allah’ın kendisine emrettiği gibi tebliğ ve davet vazifesini yerine getiren zirve şahsiyet, en üstün olan şahsiyetti…
O, katıksız iman etmiş ve salih ameller işlemeye hiçbir taviz vermeden devam eylemişti.
Dâvâsı hak olan dâvâ adamının imanı ve sabrı bu idi!.. Hak dâvâda tek başına da kalsa veya bırakılsa, dâvâsından asla taviz vermeden, emrolunduğu gibi dosdoğru olmalıdır… Peygamberlerin varisleri olan muvahhid mü’minler, hayırlı ilimlerini miras aldıkları peygamberler gibi davranmalıdırlar… Peygamberlerin bütün ilimleri hayırlıdır… Kendileri hayırlı şahsiyetler olup her hâlleri hayır üzeredir… Yeryüzün varisleri olan mü’min Müslümanlar, peygamberlerin yolu ile yollanmış ve hâlleri ile hâllenmişlerdir…
Bundan dolayı hak dâvâda tek başlarına bile kalsalar, asla hak yoldan sapmaz, taviz vermez ve geri dönmezler… Özellikle ümmeti olmakla şeref ve izzet buldukları, yegâne hayat önderi Rasulullah (s.a.s)’in izinden ayrılmaz, O’nun Sünneti üzere olmaya bütün gayretlerini sarfederler…
Hayat önderi Rasulullah (s.a.s.), hayat kitabı Kur’ân-ı Kerim’de ne emredilmiş ise, öyle davrandı… Çünkü O’nun ahlâkı, yani yaşantısı Kur’ân idi…(12)
İşte o zirve şahsiyetin hayatından bir kesit!..
Ukayl b. Ebi Talib (r.a) anlatıyor:
Kureyş, Ebu Talib’e gelerek şöyle dediler:
Kardeşinin oğlu, bizim avlularımıza ve toplantılarımıza geliyor ve bize rahatsızlık veren şeyler söylüyor. O’nu, bundan alıkorsan memnun oluruz.
Ebu Talib, onların bu sözünü Muhammed (s.a.s.)’e iletince, Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu:
“Gönderildiğim görevimi bırakamam. Bu, benim için birinizin kalkıp güneşten bir şûle koparmasından daha zordur. (Ona nasıl imkân yoksa, buna da imkân yoktur.)”
Bunun üzerine Ebu Talib şöyle dedi:
Kardeşimin oğlu, asla yalan söylemez. Haydi dönün, gidin!(13)
Muhammed ibn İshak (rh.a) anlatıyor:
Bir başka zaman Kureyşliler, Ebu Talib’e gelip O’nunla konuştular:
Ey Ebu Talib, senin, aramızda yaşın, şerefin ve mevkiin itibariyle bir yerin varsa da, yeğenini bu hâlde bırakmayacağız, yok edeceğiz. Ya da ilâhlarımıza küfretmekten, atalarımıza saldırmaktan ve dinimizi eleştirmekten vaz geçsin. Dilersen bizimle savaş, dilersen O’nu terk et. Biz, sana durumu arzettik. Seninle savaşmak, seninle düşman olmak istemedik. İnancımız, tek çıkar yol budur. Durumunu düşün, taşın. Sonra kararını bize bildir, dediler.
Kureyş, Ebu Talib’e bu sözleri söylediği zaman Ebu Talib, Rasulullah (s.a.s.)’e bir adam gönderip çağırdı:
O’na:
-Ey kardeşimin oğlu, kavmimiz bana gelip bunları söyledi. Savaşa girişmeden önce bana mühlet tanıdılar. Bana ve kendine acı. Benim ve senin kaldıramayacağın yükü, bana yükleme. Kavminle bizim aramızı açan şu beğenmedikleri sözlerden vazgeçerek, onları, bu davranışlarından döndür, dedi.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), amcasının fikir değiştirdiğini, kendisini terk edeciğini ve düşmanlarına teslim edeceğini, yardımını ve himayesini azaltacağını zannetti.
Rasulullah (s.a.s.), Ebu Talib’e:
“Ey amca, sağıma güneşi, soluma da ay’ı versen, dâvâmdan yine de vazgeçmem. Ya Allah, onun kadrini yükseltir, ya da o yolda ölürüm.” cevabını verdi.
Sonra Resulullah (s.a.s.), gözyaşlarını tutamadı, ağladı.
Ebu Talib, Rasulullah (s.a.s.)’in durumunu görünce, O’na yaklaşıp:
Gel, kardeşimin oğlu! dedi.
Rasulullah (s.a.s.), O’nun yanına gitti.
Ebu Talib:
İşine git, istediğini yap! Vallahi, seni asla teslim etmeyiz!.. diyerek himayesinin süreceğini belirtti.(14)
Hak Dâvâsını kesin ve katıksız iman eden Rasulullah (s.a.s.)’in tavizsiz tavrı!.. İmanın gereği olan tavır!.. O’nun ümmeti olan, O’nu ve Allah’dan getirdiklerine katıksız iman eden muvahhid mü’minlerin tavrı da, O’nun tavrı gibi olmalıdır… Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“Rasul, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü’minler de.” (15)
Mü’min müslümanlar da, Rasulullah (s.a.s.)’in iman ettiği gibi iman ettiler… Rasulullah (s.a.s.)’in katıksız imanından kaynaklanan tavizsiz ve kesin tavrı, muvahhid mü’minlerin tavrı olmalı… Onlar da, yegâne hayat önderi ve örnekleri olan Rasulullah (s.a.s) gibi, tavizsiz ve kesin tavırlı olmalıdırlar… Hak dâvâ olan “İslâm Dâvâsı’”nda tek başlarında da kalsalar, asla vazgeçmemeli, düşmanların isteklerine boyun eğmemelidirler…
Önderleri Rasulullah (s.a.s) gibi olmalı ve demelidirler ki:
Güneşi sağ elime, ay’ı da sol elime verseniz dahi, iman ve İslâm dâvâsından asla vazgeçmem!.. Ya Allah beni muzaffer eder, ya da bu hak yolda ölürüm!..
Zamane rüzgarı hangi yönden eserse essin, muvahhid mü’min şahsiyeti eğmemeli ve kesin Tevhidî tavrından vazgeçirmemelidir… Ve kesin olarak bilip idrak etmelidir ki, “her esen rüzgara eğilecek olursa, dağ kadar da olsa saman çöpü kadar kıymeti yoktur!..”
Egemen zalim tağutların işgal edip küfür ve şirk hükümlerini hakim kıldığı İslâm topraklarında esaret altında yaşayan mü’min müslümanlar, Rabbleri Allah’ın kendilerine emrettiği gibi dosdoğru olmalıdırlar… Egemen tağutların bütün zulmüne, sömürüsüne, işkencesine ve dayatmasına rağmen sabredip direnmelidirler… Şeytanların ve tağutların yaldızlı sözlerine ve va’dlarına aldanmamalı, hak dâvâsından vazgeçmemeli, dosdoğru yoldan, batıl yollara sapmamalıdırlar… Batıl yollar ve hareket metodları, her ne kadar kolay ve menfaata uygun gibi görünüyorsa da, muvahhid mü’minleri hak yoldan ve Rabbânî metoddan uzaklaştırıp saptırdığı için asla kabul edilmemelidir…
Allah’a ve Rasulü (s.a.s)’e katıksız iman edip itaat eden muvahhid mü’minler, yalnız kalmaktan veya yalnız bırakılmaktan asla korkmamalıdırlar… Onlar, hayatlarının her merhalesinde ve her anında Allah’a ve Rasulü (s.a.s)’e itaat edecek olurlarsa, Allah, onları yalnız bırakmaz, ummadıkları yerlerden onları rızıklandırır ve bir kurtuluş kapısı açar…(16)  İmanını gereği gibi koruyan, emrolunduğu ibadetlerini örneği ve önderi Rasulullah (s.a.s)’i örnek edinerek yerine getirmeye çalışan, egemen zalim tağutlardan tamamıyla ilişkilerini kesen, böylece Allah’dan korkup sakınan muvahhid mü’minlerin işleri, Allah tarafından kolaylaştırılır, her anlarında hidayet olunurlar… Allah’ın, kusurlarını örttüğü, affedip ecirlerini bol eylediği kullar, muttakî mü’min kullardır…
Dünya hayatlarında hak dâvâ üzere olan hayırlı kullar, hayatlarının bütününü Allah için kılarlar ve böylece kendilerini ebedî ahiret yurduna hazırlarlar…
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
“İşte ahiret yurdu. Biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel)sonuç, takva sahiblerinindir.” (17)
Tağutu bütün yönleriyle reddedip, Allah’a gereği gibi iman etmiş olan şahsiyetler, imanlarında ve dosdoğru gittikleri yollarında hiçbir zaman şübheye düşmezler… Delillerle tahkikli olarak iman ettikleri ve hareket metodlarını Kitab ve Sünnet’ten hareketle gündeme getirdikleri için, doğruluğundan dolayı asla tereddüd etmezler…
Dünya hayatının bir imtihan olduğu idrakıyla hareket eden muvahhid mü’minler, imtihanı kaybedenlerin çoğunluğundan dolayı yılmaz, ve gevşemezler… Muhakkak Allah’a kavuşmayı uman selefleri gibi:
“Nice az bir topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelip yenmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (18) derler.
Nerede ve hangi durumda olursa olsun, Allah’a ve Rasulü (s.a.s)’e itaat eden şirksiz iman eden şahsiyetler, hak dâvâsı üzerinde yollarına devam ederken, yolda dökülenlerden dolayı, hedeflerinden ve Rabbânî metodlarından asla şübhede düşmez, tağutların içi zehir dolu altın kase misali, menfaate çok uygun olan tekliflerini reddeder, hak yoldan sapmazlar… Kalblerinde hastalık olan, imanlarını az bir dünya menfaatı karşılığı değişen, reddetmeleri gerekli olan tağutu ve hükümlerini hangi niyetle olursa olsun kabul edip, o doğrultuda çalışan bundan dolayı imtihanı kaybeden tiplerin oluşturduğu cephenin kalabalıklığı, muvahhid mü’min şahsiyeti sarsmamalı ve gevşetmemelidir… O, bütün bu olumsuz şartlara rağmen hak dâvâsına daha çok sarılmalıdır… Sabırla, namazla Allah’dan yardım dilemeli ve Rabbi Allah’ın şu emirlerini can kulağıyla dinleyip itaat etmelidir:
“Sana indirildikten sonra, sakın seni Allah’ın ayetlerinden alıkoymasınlar. Sen, Rabbine çağır ve sakın müşriklerinden olma.
Ve Allah ile beraber başka bir ilâha tapma. O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun yüzünden (Zâtından) başka her şey helâk olucudur. Hüküm O’nundur ve siz, O’na döndürüleceksiniz.” (19)

1) Âli İmrân, 3/139. 2) Bkz. Bakara, 2/257. 3) Mâide, 5/55-56.  4) Mücadele, 58/22. 5) İmam Kurtubî, el-Câmiu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Çev. M. Beşer Eryarsoy, İst. 1997, C.4, Sh.393. 6) Fahruddin er-Râzî, Tefsiri Kebir Mefatihu’l-Gayb, Çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ. Ank. 1990, C.7, Sh.81. 7) Nur, 24/55-56. 8) A’râf, 7/181. 9) Sahihi Buhârî, Kitabu’l İ’tisam, B. 10, Hds.42. Sahihi Müslim, Kitabu’l-İmare, B. 53, Hds.170-177.  Süneni Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.25, Hds.2287. Süneni İbn Mace, Mukaddime, B.1, Hds.10. 10) Bkz. Nahl, 16/36. 11) Sahihi Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.50, Hds.128. Sahihi Müslim, Kitabu’l-İman, B.94, Hds.374. Süneni Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyame, B.14, Hds.2563. İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.409, Hds.911. 12) Bkz. Sahihi Müslim, Kitabu Salati’lMüsafirin, B.18, Hds.139. Süneni Neseî, Kitabu Kıyamu’l-Leyl, B.2, Hbr.1601. Süneni Ebu Davud, Kitabu Salati’Tatavvu, B.26, Hds.1342. 13) İmam Muhammed b. Muhammed b. Süleyman er-Rûdânî, Cemu’l-Fevâid Büyük Hadis Külliyatı, Çev. Naim Erdoğan, İst. 2003, C.3, Sh.256, Hds. 6388. Ebu Ya’lâ ile Taberanî’nin el-Mücemu’l-Kebir ve el-Mu’cemu’l-Evsat’tan. Muhammed İbn İshak, Siyer, Çev. Sazai Özel, İst. 1991, Sh.211, md.201. 14) Muhammed İbn İshak, Siyer, Sh.210-211, md.199-200. İbn Hişam, İslâm Tarihi  Sireti İbn Hişam Tercemesi, Çev. Hasan Ege, İst.1985, C.1, Sh.352. İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye  Büyük İslâm Tarihi, Çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, C.3, Sh.63. Beyhakî’den. 15) Bakara, 2/285. 16) Bkz. Talak, 65/23. 17) Kasas, 28/83. 18) Bakara, 2/249. 19) Kasas, 28/8788