FİRDEVS CENNETİ’NİN VARİSLERİ

 

 

 

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetle­rine) varis olacak olanlar.

Ki onlar, Firdevs (cennetlerin)e de varis olacaklardır. İçinde de ebedî olarak kalacaklardır[139]

Yeryüzünün varisleri... Peygamberlerin varisleri.... Ve Firdevs cennetinin varisleri... Muvahhid mü’minler... Mut­laka kurtulmuş olan mü’minler.... Yalnız ve yalnız Allah Teâlâ’ya kul olmuş ve bunun dışında bütün kulluklardan, her türlü köleliklerden kurtulmuş mü’min müslümanlar... Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e iman etmiş, imanlarında hiçbir şübheye düşmemiş, yalnızca Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat etmiş, kendilerinden olan Ulu’l-emre de Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat ettiğinden dolayı tâbi olup itaat etmiş muttaki mü’minler...

Bu katıksız imanlarıyla... Bu salih amelleriyle... Bu itaat ve ibadetleriyle peygamberlere varis oldukları için yeryüzünün varisleri olmuş salih kullar... Bunlar, yeryü­zünde yegâne Rabbimizin lütufta bulunup önderler ve mi­rasçılar yaptığı izzet sahibi şahsiyetlerdir... Bunlar, aynı Tevhid akîdesini, aynı hedefi ve aynı usûlu paylaşan iman cemaatıdırlar... Bunlar, yeryüzünün neresinde olursa ol­sun, hangi ırk, dil ve rengin mensubu olursa olsun, gerçek muvahhidler ve saf mü’minler oldukları için kardeş olmuş bir milletin ferdleridirler... İslâm Milleti, onların mensub olduğu en şerefli, en izzetli millettir... Bunlar, aynı ümme­tin ferdleridirler... Merhamet olunmuş ve kurtuluşa ermiş olan ümmetin... Bir yürek ve bir bilektirler...

Yegâne Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere (mustazaf-lara) lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve miras­çılar kılmak istiyoruz.

Ve (istiyoruz ki,) onları, yeryüzünde iktidar sahibleri olarak yerleşik kılalım. Fir’avn’a, Haman’a ve askerlerine onlardan sakındıkları şeyi gösterelim[140]

“Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp zayıf bırakılanları (mustaz’afları) mirasçılar kıldık. Rabbi’nin İsrailoğullarına olan o güzel sözü (va’dı), sabretmeleri dolayısıyla (yerine geldi). Fir’avn ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttiklerini (köşk­lerini-saraylarını) da yerle bir ettik[141]

“Böylelikle biz, onları (Fir’avn ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık.

Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da.

İşte böyle, bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık[142]

Fir’avn’a ve onun tağutî düzenine köle olan İsrailoğul-ları, Allah’ın aralarında vazifeli kıldığı Rasulullah Musa (a.s.)’a iman edip itaat ettikleri için, yegâne Rabb Allah ta­rafından kurtuluşa erdirilerek yeryüzüne varis kılındılar... Onların, Fir’avn’ın tağutî zulüm düzeninin köleliğinden kurtulmaları, Allah’a ve O’nun Rasulü olan Musa (a.s.)’a inanıp itaat etmeleri sonucu gerçekleşmişti... Hangi çağda, hangi bölgede ve hangi kavim olursa olsun kimler ki, Al­lah’a ve Allah’ın o çağ için vazifeli kıldığı peygamberine katıksız iman ederek itaat ederlerse, Allah onları yeryüzü­nün mirasçıları kılar, onlara üstünlük ve iktidar verir... Bu va’dından asla dönmeyen ve va’dını mutlaka yerine getiren Rabbimiz Allah’ın muvahhid mü’min kullarına bir va’dı-dır...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah Teâlâ:

“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulu­nanlara va’detmiştir: Hiç şübhesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçip beğendiğ dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları, kor­kularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnız Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak kılmazlar. Kim bun­dan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıklardır[143]

Berâ ibn Âzib (r.a.) anlatıyor:

- Biz, şiddetli bir korku içindeyken bu ayet-i kerime nâzil oldu. Bu ayet-i kerime, Allah Teâlâ’nın şu kavli gibi­dir:

“Hatırlayın! Hani sizler, sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız. İnsanların sizi kapıp yakalamasından korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırdı. Sizi, yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızık verdi. Ki şükredesiniz.” (Enfal,8/26)[144]

Rebî b. Enes (r.a.), Ebu’l-Âli’ye (r.a.)’dan bu ayet hak­kında şu rivayette bulundu:

Rasulullah (s.a.s.)'e vahiy geldikten sonra on yıl daha Mekke’de durdu. O ve Ashabı korkuyorlardı. Gizli ve aşikâr olarak Allah’a ibadet ediyorlardı. Sonra Medine’ye hicretle emrolundu. Onlar, Medine’de de korkuyorlardı. Silahla sabahlıyor, silahla akşamlıyorlardı.

Ashabından bir kişi, Rasulullah (s.a.s.)’e dedi ki:

- Ya Rasulullah, kendisinde emniyette olduğumuz ve silahı bıraktığımız bir gün bize hiç gelmeyecek mi?

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Sabredin! Sizden bir kimse, büyük bir toplulukta bağ­daş kurup oturacağı ve kendisine en ufak bir tehdidin bile gelmeyeceği az bir zaman daha bekleyeceksiniz.”

Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu ayeti sonuna kadar in­dirdi.

Ve Allah, Nebîsini, Arap yarımadası’nda muzaffer kıldı. Silahları bıraktılar ve emniyet içinde oldular. Sonra Allah, Nebîsinin ruhunu aldı ve onlar, böylece Ebu Bekr, Ömer ve Osman’ın (r.anhum) hilafetleri zamanında emni­yet içinde oldular. Tâ ki, içine düştükleri şey vukû bulun­caya kadar. Allah da onlara korkuyu musallat etti. Onlar, kendilerini değiştirdiler, Allah da onları değiştirdi.”[145]

Ubeyy b. Ka’b (r.a.) şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.) ve Ashabı, Medine’ye geldiklerinde Ensar, onları bağrına basmıştı. Bunun üzerine bütün müş­rik Arap kabileleri, onları yok etmek için onlara karşı bir­leşmişlerdi. Bu yüzden müslümanlar, gece-gündüz silahla­rını yanlarından ayırmıyorlardı.

Bu durum karşısında Ashab:

- Acaba, silahlarımız yanımızda olmadan, geceleri kor­kusuzca ve güven içinde geçireceğimiz, yüce Allah’dan başka hiç kimseden korkmayacağımız günleri görecek mi­yiz? dediler.

Bunun üzerine bu ayet-i kerime nâzil oldu.[146]

Sevban (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Gerçekten Allah, bana yeri topladı da onun doğusunu, batısını gördüm. Hiç şübhe yok ki, Ümmetim bana topla­nan yerlerin mülküne ulaşacaktır. Bana, kırmızı ve beyaz iki define de verildi.”[147]

Bu hadisin şerhinde şöyle denilmiştir:

“Kırmızı ve beyaz definelerden murad, Acem Şahı Kisra ile Roma İmparatoru Kayser’in altın ve gümüş hazineleri­dir.”[148]

Ubeyy b. Ka’b (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Bu Ümmete yüce mevkiler, yükseklik, din, zafer ve yeryüzüne sahib olma müjdelenmiştir. Onlardan kim ahiret amelini dünya için işlerse, onun ahirette payı olma­yacaktır.”[149]

Rabbimiz Allah, muvahhid mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığı satın almıştır... O’na gerçek kul olup gerekli itaat ve ibadette bulunan muvahhid mü’min-ler, mallarını ve canlarını Rabbleri Allah’ın yolunda seve se-ve fedâ etmiş, bundan dolayı Allah Teâlâ’nın rızasını ve sevgisini kazanmışlardır... Böylece, hem yeryüzünün va­risleri olmuş, hem de Firdevs cennetinin varisleri olmuşlar­dır... Dünya hayatlarında her türlü zilletten ve kölelikten kurtulup izzet üzere yaşamış olan muvahhid mü’minler, ahirette Firdevs cennetine girip Rabbleri Allah’ın bağışladığı, lütfettiği cennet nimetlerine kavuşmuşlardır... Cennet ha­yatı, ebedî bir hayattır... Sonu gelmeyecek huzur, sıhhat ve mutluluk, cennet hayatıdır...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Hiç şübhesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da O’nun üzerine gerçek olan bir va’ddır. Allah’dan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir? Şu hâlde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip müjdeleşiniz. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur[150]

“O cennet! Biz, kullarımızdan takva sahibi olanları (ona) varis kılacağız[151]

“İşte yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cen­net budur[152]

“İman edip salih amellerde bulunanlar... Firdevs cen­netleri onlar için bir konaklama yeridir.

Onda ebedî olarak kalıcıdırlar, ondan ayrılmak iste­mezler[153]

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

Harise b. Sureka, Bedir savaşında vurulup şehid oldu. O, genç bir delikanlıydı. Annesi er-Rubeyy’ bintu’n-Nasr, Rasulullah (s.a.s.)’e geldi de:

- Ya Rasulullah, Harise’nin benim yanımdaki menzile­sini bilmektesindir. Eğer o, cennette ise, onun acısına sabre­deyim ve sabrımın sevabını Allah’dan umarım. Eğer (cen­nette değilse de) diğer bir yerde ise, yapacağım ağlamayı görürsün (yahud ne yapmamı re’y edersin)? dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Yazık sana! Sen, aklını mı kaçırdın? Cennet, bir tane midir? Cennet, şübhesiz bir çok cennetlerdir. Şu muhakkak ki, senin oğlun elbette Firdevs cennetindedir!” buyurdu.[154]

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Her kim Allah’a ve O’nun Rasulü’ne iman eder de namaz kılar ve Ramazan’da oruç tutarsa, onu cennete koymak, (sadık olan va’dı gereğince) Allah üzerine bir hak olur. O kimse, ister Allah yolunda muhacir olsun, isterse içinde doğduğu toprağında otursun.”

Bunun üzerine Sahabîler:

- Ya Rasulullah, bu müjdeyi insanlara haber vermeye­lim mi? dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

“Şübhesiz cennette yüz derece vardır. Allah onları, kendi yolunda cihad eden mücahidler için hazırladı. Her iki derecenin arasındaki mesafe, gökle yer arasındaki mesafe gibidir. Sizler, Allah’dan (cennet) istediğiniz zaman, O’ndan Firdevs’i isteyin. Çünkü o, cennetin en üstün ve yüksek olanıdır. Firdevs’in üstünde Rahman’ın Arşı vardır. Cenne­tin ırmakları, Firdevs’ten fışkırıp akarkar[155]

Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ’nın rızasına ve Firdevs cennetine kavuşan izzet  sahibi muvahhid mü’minler, Al­lah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e katıksız iman edip emrolundukları gibi dosdoğru davranıp gereği üzere ibadet edenlerdir... Mü’minûn Sûresi’nin ilk on bir ayeti vesilesiyle bu muvah-hid mü’minlerin vasıflarını anlatmaya gayret ettik... Rabbimiz Allah’ın izni ve yardımı olmasaydı bunu gerçek-leştiremezdik...

Dâvâmızın başı ve sonu Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd etmektir...

 

 

 



[139] Mü’minun, 23/10-11.

[140] Kasas, 28/5-6.

[141] A’râf, 7/137.

[142] Şuara, 26/57-59.

[143] Nur, 24/55.

[144] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5959.

[145] İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh.364. (Mürsel hadistir. Ed-Dürr, 5/55.)

      İbn Kesir. A.g.e., C.11, Sh.5959.

[146] Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh.279.

      İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh. 368. (Hakim, Müstedrek, 2/401. Heysemî,

      Mecmau’z-Zevaid, 7/83. Suyutî, ed-Dürr, 5/55.)

[147] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fiten, B.5, Hds.19.

[148] Ahmed Davudoğlu, A.g.e., C.11, Sh.313.

[149] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5960. İmam Ahmed b. Hanbel’den.

[150] Tevbe, 9/111.

[151] Meryem, 19/63.

[152] Zuhruf, 43/72.

[153] Kehf, 18/107-108.

[154] Sahih-i Buhârî, Kitabu'r-Rikak, B.51, Hds.137.

                               Kitabu’l-Mağazî, B.9, Hds.31.

                               Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.14, Hds.24.

      Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B.24, Hds.3386.

                İmam Tirmizî (rh.a.)’ın rivayetinde şu ziyade var:

                “Firdevs, Cennetin yaylası, en elverişli ve en üstün yeridir.”

[155] Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tevhid, B.22, Hds.51.

                               Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.4, Hds.8.

      Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Cenne, B.4, Hds.2650.

      İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı, C.3, Sh.52, Hds.2834 (5919).

      Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2, Sh.335’den.