İMAM, ÜMMETİN KORUYUCU KALKANIDIR

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiştir. Bana isyan eden Allah’a isyan etmiştir. (Benim tayin ettiğim) emire itaat eden, bana itaat etmiştir. Emire isyan eden, bana isyan etmiştir.

(İslam Devlet Başkanı olan) İmam, (millet için) bir kalkandır. Onun ardında, onun emrinde harb yapılır. Onunla (düşmandan) korunulur. Eğer o, millete Allah’a takva ile emrederse ve adaletle hareket ederse, bu emri ve adaleti sebebiyle onun için sevab vardır. Eğer takva ve adaletten başkasıyla emir ve hükmederse, bundan meydana gelen günah, onun üzerine döner.” (1)

Böyle buyurdu muvahhidlerin ve müttakilerin dünyada da, ahirette de önderi Rasulullah (s.a.s.)!..

Rasulullah (s.a.s.)’e yapılan itaat, Allah’a ve O’na yapılan isyan, Allah’a yapılmıştır… Aynen bunun gibi Rasulullah (s.a.s.)’in varisi olan ve O’ndan almış olduğu ilkeler ile Ümmeti yöneten Emir, kendisine itaat edilecek bir mercidir… Çünkü Emir veya İmam, Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti ile yöneten izzet sahibi muvahhid bir mü’mindir… Bundan dolayı böyle mü’min müslüman ve Kur’ân ile, Sünnet ile yöneten Emir veya İmama itaat, Rasulullah (s.a.s.)’e itaat demektir… Emire yapılacak isyan, yine Rasulullah (s.a.s.)’e yapılan isyan demektir… Dolayısıyla bu itaat veya isyan, Allah’a yapılmış olur… Çünkü Emir veya İmam, Kur’ân ve Sünnet ile emretmektedir… Onun bu emrine itaat, Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaattır… Onun bu emrine isyan, yine Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e yapılan isyandır… Bu durum, Emir veya İmam’ın meşru’, yani İslâm’a uygun emirleri için geçerlidir… İmam, müttaki ve adil olup Kur’ân ve Sünnet ile amel ederek emretmesi durumunda kendisine itaat, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’e itaattır… O’na yapılacak isyan da, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e yapılan isyandır… Yoksa meşru olmayan, yani İslâm’a aykırı olan emirlere itaat, Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e isyan, imamın İslâm’a uymayan, yani gayr-ı meşru’ emirlerine isyan, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat demektir… İtaat ancak meşru olan işlerde olur… Allah’a isyan yapılan yerde ve işlerde, o isyanı emreden hiç bir kula itaat edilmez…

Yegâne Rabbimiz Allah, yalnız O’na ibadet etmemezi ve yalnız O’ndan yardım dilememizi emrederken,(2) hakimiyetin yalnızca O’na aid olduğunu ve O’ndan başkasına kulluk etmememizi emir buyurmuştur. (3) O’na ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat etmeyi emreden Allah (4),  şöyle buyurur:

“Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse Bana ibadet edin.” (5)

Yaratılışın gayesi, Allah’a gereği gibi ibadet etmektir…(6)  Allah’ı hakkıyla tanımak ve O’na itaat etmek, O’na gereği gibi ibadet etmenin tâ kendisidir…

Rabbimiz Allah, kendisine ve Rasulü (s.a.s.)’e isyan edenleri, apaçık bir sapıklık içinde olduklarını beyan buyurur:

“Kim, Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (7)

Ve yine:

“Ey iman edenler, Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin. Siz de istiyorken ondan yüz çevirmeyin.” (8) diye mü’min müslümanara emir buyuran Rabbimiz Allah, kendisine ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat etmeyen, emirlerini red ederek, yüz çevirip isyan edenleri, kâfir olmakla vasıflandırmaktadır:

“De ki: ‘Allah’a ve Rasulü”ne itaat edin.’ Eğer yüz çevirirlerse, şübhesiz Allah, kâfirleri sevmez.” (9)

Muvahhid mü’minlerin itaatı, ancak Allah’adır, Allah’ın Rasulü (s.a.s.)’edir ve Allah ile Rasulü (s.a.s.)’e itaat eden, Kur’ân ve Sünnet ile hükmedip yöneten yöneticilere, yani “Ulu’l-Emr”edir… Ulu’l-emr, Allah ve Rasulü’ne itaat ettikçe, ona itaat etmek, Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmektir… Eğer ulu’l-emr, Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmez, isyan hâlinde olup, yönettiklerine de Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e isyan etmeyi emrediyorsa, ona itaat etmeyip emirlerine isyan etmek, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in emrettiği bir davranıştır… Böyle bir davranış, takdir edilmiş, övülmüş ve en büyük cihad sayılmıştır… Zalim, yani Allah ve Rasulü (s.a.s.)e karşı isyan eden bir yöneticinin yüzüne karşı hakkı haykırmak, en büyük ve faziletli cihad, bu izzetli davranışından dolayı, zalim yönetici tarafından öldürelen mü’min müslüman, şehidlerin efendisi Hz. Hamza (r.a.)’dan sonraki en kıymetli şehiddir…

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Cihadın en efdali, zalim sultanın veya zalim emirin yanında söylenecek adaletli hak sözdür.” (10)

Cabir (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyrur:

“Kıyamet günü Allah katında şehidlerin efendisi Abdulmuttalib oğlu Hamza ile zalim bir idareciye, ayağa kalkarak ona iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve bu yüzden o idarecinin öldürdüğü kimsedir.” (11)

İşte İslâm’ın ruhu, yani gayesi budur!…

Zalime, zulme, isyankâra ve sömürüye karşı kesin tavrı budur İslâm’ın!.. İslâm’a teslim olmuş muvahhid mü’min müslümanların baş vazifesi, Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat etmeyene itaat etmemek, isyan edene, isyan etmektir!.. Mü’min müslümanlar, kendilerini yönetenlerin Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’e karşı takındıkları tavra göre tavır alırlar… Yöneticiler, Allah’a ve Rasulü’ne karşı itaat ederlerse, mü’min müslümanlar da onlara itaat ederler… Eğer yönetenler, Allah’a ve Rasulü’ne karşı isyan eder, Allah ve Rasulü’nün emirlerini dinlemezlerse, mü’min müslümanlar da, onlara itaat etmez ve onları dinlemezler…

İslâm Devlet Başkanı olan İmam, İslâm Milleti için sapasağlam bir kalkandır… Ona sığınılarak, onun koruyuculuğunda mü’min müslümanlar hayatlarını emniyet içinde devam ettirirler… Barış ve huzur, onun sayesinde olurken, barışın ve huzurun sağlanması için yapılacak savaş da, onun emri altında gerçekleştirilir… Yegâne hayat nizamı İslâm’da esas olan barıştır… Savaş, İslâm ülkesinin korunması ve dolayısıyla dünya barışını sağlamak için yapılır…

İslâm Devlet Başkanı olan İmam, İslâm Milleti’ne adaletle hareket ederek takva ile emredecek olursa, emirlerine itaat edilir… Bu adalet ve takva, kendisi için sevab olur… Eğer adalet ve takva dışında zulm ve fısk ile emrederse, elbette kendisi için günah olur ve onun bu emrine itaat edilmez… Çünkü zulm ve fıskı emretmede, yani isyanda hiç bir kula itaat edilmez…

Devlet, İslâm Devleti olduktan sonra İmam, adil de olabilir, fasık ve zalim de olabilir… İslâm Devleti’nin başında bulunan İmam kalkan vazifesini görür… Adil ve müttaki ise, sapasağlam bir kalkandır… Zalim ve fasık ise, yine kalkandır amma İslâm Milleti için tam koruyucu, kendisine sığınılan emin bir kalkan değildir… İmam, yaptığı zulümden ve işlediği fısktan vazgeçmesi için uyarılır, nasihat edilir ve adalet ile takva tavsiyesinde bulunulur… Tüm imkânlar harcanarak iyilik ile onun adaletle yönetmesine yardımcı olunur… İslâm Milleti’ne zarar verilmeden, bir iç kargaşa meydana getirilmeden onun zulmü ve fıskı giderilmeye çalışılır… Meşru, yani İslâm’a uygun devlet otoritesine karşı kıyam edilmez, başkaldırış, yani isyan gündeme getirilmez… İmamdaki adalete ve takvaya aykırı olan hâller düzeltilmeye çalışılır… Ümmet arasında herhangi bir fitne meydana getirilmeden, tüm çabalara rağmen zulüm ve fısktan vazgeçmeyen imamın azlinin gerekli olduğunu beyan eden âlimler, İslâm Milleti’nin huzur, saadet ve emniyetini dile getirmişlerdir… (12)

Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e itaat eden, tabi olan ve katıksız imanından kaynaklanan bu durumu ölümüne kadar devam eden mü’min müslüman, dosdoğru yolda olup kurtuluşa erenlerden olmuştur…

İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.), hutbe irad ettiği zaman şunları söylemiştir:

“Hamd, sadece Allah’adır. Allah’a hamd eder, O’ndan yardım ister ve O’nun bağışlamasını dileriz. Nefislerimizin şerrinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayete erdirdiği kimseyi, sapıtacak kimse yoktur. Allah, kimi şaşırtmışsa, onu da kimse hidayete erdiremez. Allah’dan başka ilâh olmadığına Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şahidlik ederim. Allah O’nu, kıyametin önünde korkutucu ve müjdeleyici olarak hak (din) ile göndermiştir.

Kim, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, doğru yolu bulmuştur. Kim de onlara isyan ederse, (bilsin ki,) O, nefsinden başka hiç kimseye zarar vermeyecektir.” (13)

İslâm Devlet Başkanı olan İmama itaatin şartı, onun Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaatidir… O, Allah’a v Rasulullah (s.a.s.)’e itaat ederse, ona itaat olunur… Doğru yolu bulmak, ancak Allah’a ve O’nun Rasulü (s.a.s.)’e itaat ile gerçekleşir…

Kim olursa olsun, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’e isyan eden muhakkak ki, sapmış gitmiştir…

Adiyy İbn Hatim (r.a.) anlatıyor.

Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)’in ya da hutbe okuyarak:

— Her kim, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, muhakkak doğru yolu bulmuştur. Onlara isyan eden ise, muhakkak sapmıştır, demiş.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Sen, ne fenâ hatibsin! (‘Onlara, diyeceğine) Allah’a ve Rasulü’ne isyan eden ise, muhakkak sapmıştır, de.” buyurmuşlar. (14)

Allah’a itaat, O’nun emrettiği gibi davranmak, Rasulullah (s.a.s.)’e itaat ise, O’nun gibi yaşamak ile gerçekleşir… Rasulullah (s.a.s.) gibi davranmak demek, O’nun Sünneti’ne tabi olmak demektir…

Bunun için Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları Ümmî haber getirici (Nebî) olan Rasule uyarlar. O, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helâl, Murdar şeyleri haram kılıyor ve oların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. O’na inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve O’nunla birlikte indirilen nuru izleyenler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (15)

Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e çağrıldıkları zaman “işittik ve itaat ettik” (16) deyip hemen çağrıya uyan muvahhid mü’minler, Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e gereği gibi itaat eden ulu’l-emre de itaat ederler…(17) İslâm Devleti’nin başında bulunan İmam’a veya İslâm Cemaatinin Emiri’ne itaat etmeyenler, kendi aleyhlerinde suç işleyenler olarak Allah’a kavuşmuş olurlar…

Abdullah İbn Ömer (r.a.)’ın rivayetiyle muvahhidlerin ve müttakilerin önderi Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her kim, bir eli itaatten çıkarırsa, kıyamet gününde Allah’a hiç bir hücceti olmadığı hâlde kavuşur. Ve her kim boynunda bir bey’at olmadığı hâlde ölürse, cahiliyyet ölümü gibi (bir ölümle) ölür.” (18)

İslâm Milleti için koruyucu bir sapsağlam kalkan olan İmam ve İmamet, mü’min müslümanlar açısından o kadar önemli bir konudur ki, âlimler tarafından bir akide konusu olarak ele alınmış ve beyan edilmiştir… Kitab ve Sünnet’te sabit olduğu üzere kendisine itaat edilecek İmam için “Akaid” kitablarında şöyle denilmektedir:

“Üzerimizde İslâm Devlet Başkanı olan İmamı görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. İmam, devlet başkanı olan Halifedir. İmametin hak olduğunu kabul etmeyen kimse, kâfir olur. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının caiz olması, imamın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazları ve yetimleri evlendirmek gibi… İmamı inkâr eden kimse, farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de, kâfir olur.” (19)

İmamet konusu çok önemli ve akidevî boyutta olduğu için İslâm âlimleri:

“Zalim İmamla kırk yıl, sultansız bir geceden daha iyidir.” demişlerdir. (20)

Akaid ulemasından İmam Ömer Nesefî (rh.a.) şöyle demiştir:

“Müslümanlar için bir imama (siyasî lidere) mutlak surette ihtiyaç vardır.” (21) Metni şerheden Allame Taftazânî (rh.a.) de şunları beyan eder:

“Ehl-i Sünnet mezhebine göre, Halife tayin etmek, halk üzerine ve naklî delillerin gereği olarak vacibtir.”(22)

Egemenliğin kayıtsız-şartsız Allah’a aid olduğu, İslâm’ın yürürlükte ve mü’min müslümanların iktidarda bulunduğu Daru’l-İslâm, yani gerçek İslâm ülkesinde, İmam ve imametle ilgili İslâm’ın hükmü böyle… Ya işgalcı tağutların egemen olduğu, gayr-i İslâmî düzenlerin yürürlükte bulunduğu, gerek kitablı, gerekse kitabsız gayr-ı müslimlerin hakim, mü’min müslümanların mahkum durumdaki işgal altında bulunan İslâm topraklarında yaşayan muvahhid mü’minlerin durumuna gelince:

“Bu durumda ne yapmalıdır?

Gerekli olan, müslümanların kendi aralarında birine bu görevi vermeleridir. Onda ittifak etmeleri vacibtir. Onu, kendilerine idareci olarak seçerler. o da, kadı tayin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan hadiselerin yargı organlarına aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cuma namazı kıldıracak bir imam da nasbederler.”

“Fetih’”de bu konuda böyle beyan edildiğini ifade eden Allame İbn Abidin (rh.a.):

“İnsanın mutmain olduğu, kabul edeceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir.” demektedir. (23)

İslâm Fakihlerinin görüşlerini bu şekilde açıklayan Allame İbn Abidin (rh.a.), tercih edilen görüşün bu olduğunu vurgulamaktadır!..

Ayetlerden, hadislerden ve İslâm âlimlerinin beyanlarından apaçık anlaşıldığı gibi, gerek İslâm’ın Devlet olup yürürlükte bulunduğu Daru’l-İslâm’da, gerekse İslâm’ın yürürlükten kaldırıldığı, Onun yerine tağutî yasaların geçerli kılındığı ve tağutların egemen olduğu işgal altındaki İslâm topraklarında Müslümanlar, imamsız ve emirsiz yaşayamazlar… Daru’l-İslâm’da adil ve müttaki imama bey’at ederek yaşayan mü’min müslümanlar, gerek Daru’l-Harb’de, gerekse Daru’l-Harbe dönüşmüş olan işgal altındaki İslâm topraklarında “Daru’l-Harb Emiri”‘ni seçer, ona ahid eder ve onun emri doğrultusunda harekete başlarlar… Mü’min müslümanlar, imam ve emir şuurunu her zamanda ve her mekânda canlı bir şekilde ayakta tutarlar… Muvahhid mü’minlerin izzet ve şeref ile yaşamaları, bu şuurun canlı tutulmasına bağlıdır… Bu şuur, mü’min müslümanlarda öyle bir yer edinmiştir ki, üç kişi yolculuğa çıktıklarında muhakkak aralarından birisini kendilerine emir seçerler… (24)

Dünyanın en ücra bir köşesinde bile olsa yaşayan üç mü’min müslüman, aralarında birisini kendilerine emir seçmeden yaşamalarının helâl olmadığı inancını taşırlar…(25) Böyle inanmak ve böyle davranmanın Rasulullah (s.a.s.)’in emri olduğunun şuurunda olan mü’min müslümanlar, sorumluluklarının farkındadırlar… Mü’minler, kime, ne zaman ve nasıl itaat edeceklerini bilen, bu bilgileriyle gereği gibi amel eden izzet sahibi şahsiyetlerdir…

Abdullah İbn Abbas (r.a.):

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasulü’ne itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de (itaat edin). Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu (n hükmünü) Allah’a ve Rasulü’ne döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 4/59) ayeti, o zaman Rasulullah’ın kendisini bir seriyyede (askeri birlikte) kumandan yaparak gönderdiği Abdullah İbn Huzafe İbn Kays İbn Adiyy hakkında indi, demiştir. (26)

Olayı, Emiru’l-Mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) anlatmaktadır:

Rasulullah (s.a.s.), bir seriyye gönderdi de başlarına Ensar’dan bir adam (Abdullah b. Huzafe, r.a.) kumandan tayin etti. Ve askerlere kumandanlarına itaat etmeyi emretti.

Yolda, kumandan maiyyetine öfkelendi de:

— Rasulullah (s.a.s.), bana itaat etmenizi emretmiş değil mi? dedi.

Askerler:

— Evet, emretti, dediler.

Kumandan:

— Kat’î olarak size emrettim ki, muhakkak odun toplayacaksınız ve bir ateş yakacaksınız, sonra da ateşin içine gireceksiniz! dedi.

Sahabîler, odun topladılar, bir ateş yaktılar. (Bazısı) ateşin içine girmeye kasdettikleri zaman bir kısmı, diğer bir kısmına:

— Bizler, Rasulullah (s.a.s.)’e ancak ateşten kaçmak için tabi olmuşuzdur. Böyle iken şimdi biz, bu ateşe girer miyiz? dedi.

Onlar, böyle konuşma yaptığı sırada ateşin alevi söndü ve kumandanın da öfkesi sakinleşti. Sonra bu vak’a, Rasulullah (s.a.s.)’e zikrolununca Rasulullah (s.a.s.):

“Eğer mücahidler, bu ateşe girselerdi, ebediyen ondan dışarı çıkmazlardı. Çünkü âmire itaat, ancak ma’kul ve meşru’ olan emirler hakkındadır.” buyurdu. (27)

Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e inanmayan, itaat etmeyen ve müslümanlardan olmayan kişilerin, mü’min müslümanlarla hiç bir ilişkisi olmadığı için onlardan değiller ve onların üzerinde hiç bir velayet hakları yoktur… Bundan dolayı onlara hiç bir şekilde itaat edilmez…

Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, Yahudî ve Hristiyanları kendinize veliler (dostlar) edinmeyin, onlar, birbirilerinin velileridirler. Sizden onları kim veli edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şübhesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (28)

“Allah, iman edenlerin velisi (dostu, destekleyicisi)dir. Onları, karanlıklardan nura çıkarır, inkâr edenlerin velileri ise tağuttur. Onları, nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.”(29)

Mü’minler ancak kardeş olup (30) birbirlerinin velileridirler… (31) mü’min müslümanlar, bu velayet haklarını meşru’, yani İslâm’a uygun bir şekilde kullanma hakkına sahiptirler… Bu haklarını, meşru’ çerçevede kalmak şartıyla kullanacak olurlarsa itaat olunurlar… Yoksa meşru’, yani İslâm’a uygun olan sınırları çiğneyecek ve Allah’a itaatsizliği meydana getirip isyan edecek olurlarsa, onlara kesinlikle itaat edilmez…

İbn Ömer (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

“Masiyetle (Allah’a isyan etmekle) emrolunmadıkça (emirin emrini) dinlemek ve itaat etmek haktır. (vacibdir). Masiyetle emrolunduğu zaman da (onları) dinlemek ve itaat etmek yoktur.” (32)

İslâm topraklarını işgal eden tağutî iktidarlar, şirk ve küfür üzerine binâ edildikleri için hepsinin masiyetten, yani Allah’a karşı isyan etmekten kaynaklandığına ve isyanı sürdürdüklerinden hiç bir şübhe yoktur… Bu müstevli müstekbir tağutlar, İslâm topraklarını işgal etmiş ve egemen olmuşlardır… Heva ve heveslerini ilâh edinmiş oldukları hâlde, (33) iktidarı ele geçirmiş ve mustaz’af mü’min müslümanları esaret altına almışlardır… İktidarların temel ilkeleri ve tüm yasaları, Allah’a isyan etmek duygu ve düşüncesinden doğmuş olan bu şirk iktidarlarının emirleri ne dinlenilir ve ne de itaat olunur!..

Heva ve heveslerinin İslâm’a tamamiyle teslim oldukları, katıksız iman ve salih amel sahibi mü’min müslümanların iktidar oldukları, yegâne dünya ve hayat nizamı İslâm ile yönettikleri Daru’l-İslâm’da, yönetici kim olursa olsun, hangi bölge ve hangi ırktan olursa olsun, emirleri dinlenilir ve kendisine itaat olunur… Çünkü o, Kur’an ve Sünnet’e tabi olmuş, onlarla yönetiyor, onlarla emrediyor… Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat ediyor ve itaata çağırıyor… İster Daru’l-İslâm’ın İmamı ister Daru’l-Harbin Emiri olsun, bu sıfatta ve bu makamda olan her şahsiyet, dinleyip itaat olunur… İslâm’ın gereği budur!..

Ümmü’l-Husayn (r.anha) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Veda Haccı sırasında Akabe’de bir çok sözler söyledi. Sonra şöyle buyururken işittim:

“Eğer size azası kesilmiş bir köle emir tayin edilir de, sizi Allah’ın Kitabı ile idare ederse, hemen kendisini dinleyip itaat edin.” (34)

En önemli olan, Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim ile idare etmek ve idare edilmektir… Allah’ın Kitabı ile idare edildikten sonra ve idare edenler mü’min müslümanlardan olup Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e itaat ettikten sonra, ister hürolsun, isterse azad edilmiş bir köle olsun, isterse siyah olsun, ister beyaz, ister kızıl, isterse sarı renkten olsun ve hangi kavime, hangi ırka aid olursa olsun hiç bir fark söz konusu olmadan mü’minlere Emir olur ve kendisine itaat edilir… Çünkü o, Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat ediyordur… Ona yapılan itaat, Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’edir…

İşgal edilmiş İslâm topraklarındaki egemen tağutî düzenlerin varlık sebebleri, Allah’a karşı isyan ve İslâm Milleti’ne zulüm etmek olduğu için onlar süreli masiyet emrederler… İsyan ve zulümlerinde onlara yardımcı olmak asla mümkün olmadığı gibi, onları engellemek, bu zulümlerini durdurmak ve mazlum mustaz’af mü’min müslümaları onların sömürüsünden, işkencesinden kurtarmak, vazgeçilmez, ertelenmez bir vazifedir!..

Rabbimiz Allah’ın şu emirleri, bu vazife içindir:

“Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’dan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (35)

“İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’dan korkup sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” (36)

Evs b. Şurahbil Ehedi Beni Esca (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Her kim, bir zalime yardım etmek maksadıyla onun zalim olduğunu bildiği hâlde onunla birlikte yürürse, İslâm’dan çıkmış demektir.” (37)

Daru’l-İslâm’da Ümmetin İmamı, Daru’l-Harb’de veya Daru’l-Harbe dönüşmüş İslâm topraklarında mü’min müslümanların Harb Emiri, kendisine tüm meşru, yani İslâm’a uygun emirlerinde itaat edilmek için vardır… Kendisine itaat olunmayan İmam veya Emirin varlığı ile yokluğu arasında herhangi bir fark yoktur…

Şunu da vurgulayarak söylemek ve anlamak gerek ki, mü’min müslümanın yaşadığı ülkedeki her yönetim meşru ve her yönetenler “Ulu’l-Emr” olamazlar… Ulu’l-emr olabilmeleri, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in beyan buyurduğu şartlara tabi olması gerekir… Kendisine itaat edilecek yönetim, Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’nden kaynaklanmalıdır, yani gerçek İslâm olmalıdır… Kendisine itaat edilecek Ulu’l-emr, muvahhid mü’minlerden olmalı,  yani katıksız bir imana, şirksiz bir Tevhide sahib olup Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e itaat etmeli, yönetimi altında olan ülkeyi ve ülke halkını Kur’ân ve Sünnet ile yönetmeli, yönetiminde de adil olmalıdır… Yoksa muvahhid mü’minler hangi ülkede yaşıyorlarsa ve yönetim ne olursa olsun, yöneten kim olursa olsun, ona düşen itaat etmektir, denilemez… Diğer bir anlatımla ülke, Daru’ş-Şirk ve Daru’l-Harb ise, yönetim şekli, şirk ve küfür de olsa, yönetenler, Fir’avn, Nemrud ve Ebu Cehil de olsa, ya da mürtedlerden oluşan bir yönetici kadro da olsa, muvahhid mü’minlerin vazifesi, onlara itaat etmektir denilebilinir mi? Bu ülke, bu yönetim şekli ve bu yöneticiler, mü’min müslümanların ulu’l-emri olabilirler mi?..

Bu konuyu tekrar tekrar düşünmek ve İslâm ölçüsü ile değerlendirmek gerekir!.. Kendilerini müslüman kabul edenlerin en çok yanıldıkları yer ve konu budur!… Muvahhid mü’minler iyi bilmeli ve idrak etmelidirler ki, İslâm’ı veya manevî değerleri şeytanî politikalarına alet ederek müslümanları aldatanlar, onlardan değildirler.(38) mü’min müslümanları, işgal ettikleri ülkelerinde esir edip mahkum kılarak ve İslâm’ı devre dışı bırakarak kendi tağutî düzenlerini egemen yapanlar da, müslümanlardan değildirler!..(39)

İslâm ve mü’min müslümanlarla harb hâlinde olan, Allah’ı yegâne kanun koyucu ve kanunlarına itaat edilen merci kabul etmeyen, İslâm’ı yegâne hayat nizamı, Rasulullah (s.a.s.)’i kendisine uyulacak tek önder ve örnek görmeyenler, nasıl mü’min müslümanların ulu’l-emri olabilirler?..

Evet, bu konunun tekrar tekrar gündeme getirilip üzerinde enine-boyuna uzun uzun düşünülmesi ve istişare edilmesi gerekir!.. Kurtuluşun püf noktası burasıdır!..

İmam ve emir, muvahhid mü’minler için sapasağlam bir kalkan olduğu beyan edildi… Bu kalkanı olmayan mü’min müslümanlar, hayat mücadelesinin her safhasında yenilmeye mahkumdurlar… Mücadelede başarılı olmak için koruyucu kalkana mutlaka ihtiyaç vardır… Kur’ân ve Sünnet’te böyle olduğu gibi, İslâm âlimlerinin görüşlerinde de bu, böyledir… İslâmî bir hayat yaşamanın gereğince ümmet olmanın en önemli şartı budur…

Allah yolunda olmak, imama veya emire itaat etmekle gerçekleşir… Çünkü Allah’ın emrettiği ve razı olduğu bir çok kulluk vazifesi, imamın veya emirin varlığı ile gerçekleşir… İmamsız ve emirsiz bir müslüman topluluğunda bir çok kulluk vazifeleri yapılamaz hâle gelir…

Muaz b. Cebel (r.a.)’in rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Savaşanlar, iki türlüdür:

Allah’ın rızasını taleb eder, imamına itaat eder, sevdiği malı lüzumlu yerlere harcar, fesaddan kaçınırsa, uykusu da, uyanıklığı da (ibadet sayılır) ona sevab kazandırır.

Fakat riyâ (gösteriş) için savaşır, imamına itaatsizlik eder, yeryüzünde fesad çıkarırsa o kimse, savaştan boş döner (sevab kazanmaz).” (40)

Muvahhid ve müttakilerin önderi Rasulullah (s.a.s.), Ümmetinden olan mü’min müslümanların tüm dikkatini onlar için bir kalkan olan İmam veya Emire çekmektedir!.. Şu hadisler, bu konunun önemini bir kez daha gündeme getirmektedir…

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“İsrailoğulları zamanında onları Peygamberler idare ederdi. Her ne zaman bir Peygamber ölürse, onun yerine bir başka Peygamber geçerdi.

Şübhesiz ki, benden sonra Peygamber yoktur. Artık halifeler olacaktır. Halifeler, çok da olabilirler.”

Sahabiler:

— Halifeler, birden fazla olursa, bize ne emredersiniz? dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

“Birinciye yaptığınız bey’ate bağlı kalırsınız, birinciye. Onlara haklarını verirsiniz (emirlerini dinleyip itaat ediniz). Şübhesiz ki, Allah da, olara idare ettikleri milletlerin haklarından soracaktır.” buyurdu. (41)

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Her reis (emir)in iki türlü müşaviri vardır:

Biri, şeriatın emrettiği iyi şeyleri gösterir, yasak ettiği kötü şeyleri nehyeder.

Diğeri ise, yanlış yollar göstererek işini bozmaktan çekinmez. Bunlara aldanmayıp şerlerinden korunan reis (emir), tehlikeden korunmuş ve haksızlığı yenmiş olur.”(42)

Kasım b. Muhammed (rh.a.) şöyle diyor:

Halam, şöyle derken işittim:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz iş başına geçer ve Allah, onun hayrını dilerse ona,salih kimseyi vezir yapar (yardımcı kılar). Kendisine, unuttuğu şeyi hatırlatır ve işlerinde yardımcı olur.”(43)

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in bu beyanlarından apaçık anlaşıldığı gibi, mü’min müslümanların başında yönetici olan İmam veya Emir, tek başına hüküm sahibi değildir… O, bir diktatör değil, aksine danışma meclisi olan ve işlerini, yetkili mü’min müslümanlardan oluşan şura ile yürüten bir şahıstır… “Ehl-i Hâl ve’l-Akd” olan, yani işleri çözümleyip iyi sonuçlara bağlayabilen şûra heyeti, Ümmetin İmamı olan şahsiyetin vazgeçilmez en önemli yardımcılarıdır… Allah (Azze ve Celle), mü’min müslümanları diktatörce hareketlerde ve Ümmetin işlerinde tek başına yetkili olup karar vermekten alıkoymuştur… Onlar, bütün işlerini aralarında istişâre ederek yaparlar…

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“(Mü’minler,) büyük günahlardan ve çirkin utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlar,

Rabblerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şûra ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler,

Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.” (44)

Daru’l-İslâm’da olsun, işgal edilip Daru’l-Harbe dönüşmüş İslâm topraklarında olsun, İmam veya Emir, tüm işlerini yetkili mü’minlerden oluşan “Ehl-i Hâl ve’l-Akd” şûrası ile istişâre ederek yapmaya gayret eder… İstişâre heyeti, istişâre edilecek konular için her yönüyle yetkili ve güvenilir mü’min müslümanlardan oluşmalıdır…

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Kendisi ile istişâre olunan kimse (sırrı ifşâ etmeyen ve) kendisine güvenilen kimsedir.” (45)

Cabir b. Abdillah (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Biriniz (din) kardeşine danıştığınız zaman, danışılan adam ona, (faydalı gördüğü) görüşünü bildirsin.” (46)

İmam veya Emir, yetkili izzet sahibi şûra heyetiyle, mü’min müslümanlardan oluşan İslâm Milleti’nin huzurunu, mutluluğunu ve emniyetini sağlamaya gayret ederken, zaman zaman onlarla da istişâre etmekten çekinmemelidir..

Ebu Meryem El-Ezdî dedi ki:

Ben, (bir gün) Muaviye’nin yanına girmiştim.

(Bana:)

— Ey filanın babası, seni (buraya) getiren nedir? dedi.

Bu kelimeyi Arablar (bir kimsenin gelmesiyle çok sevindikleri zaman) söylerler.

Ben de (Rasulullah, s.a.s.’den):

— Bir hadis duymuştum da, sana onu haber vereceğim, dedim.

Rasulullah (s.a.s.)’i (şöyle) buyururken işit(miş) tim:

“Aziz ve Celîl olan Allah, müslümanların idaresini bir kimsenin eline verir de, o kimse, müslümanların ihtiyaçlarını, sıkıntılarını ve zaruretlerini dinlemekten geri durursa, Allah da onun ihtiyacını, sıkıntısını ve zaruretini dinlemekten geri durur.”

(Muaviye bundan, bu hadisi duyduktan sonra) halkın ihtiyaçları (nı dinleyip tesbit etmek) üzere bir adam görevlendirdi. (47)

Rasulullah (s.a.s.), Ümmeti için çok önemli olan Allah’ın hükümleriyle hükmeden imamet ve emirlik konusu üzerinde çok durmuş, bu konuda İslâm Milleti’nin hassas olmasını, bu şuuru ve bu müesseseyi her zamanda, her mekânda canlı tutmayı emir buyurmuşlardır… Egemenlik hakkı, Allah’dan başka mercilere devredildiği takdirde ve tekrar Allah’a döndürülmediği zaman Ümmetin kıyameti kopmuş olduğu beyan edilmiştir… Allah’ın hükümleriyle yönetmek bir emanettir ki, muvahhid mü’minlere verilmiştir… Bu emanete sahib çıkılmayıp ehil olmayanların eline geçmesi gündeme gelirse, bu durum, ümmetin kıyametinin kopmasından başka bir şey değildir… (48) Miladî 20. Asır, bu kıyametin meydana gelme asrıdır… Asrın sonlarına doğru mü’min müslümanların tekrar kendilerine gelmesi, uyanması ve şurlanmasıyla yer yer, egemenliğin kayıtsız-şartsız Allah’a döndürülmesi, yönetimin İslâm olması ve iktidar, İslâm ile yöneten mü’min müslümanlaın eline geçmesi, emanetin yerine konulmasını sağlamıştır… İnşaallah, tüm yeryüzünde fitne kalmayınca ve din, yani hakimiyet Allah’ın oluncaya kadar bu mücadele devam edecektir…(49)

Bu konuyu, bir hadis-i şerifi de hatirlatarak bağlamak isteriz…

Müslim b. Karaza (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Hükümdarlarınızın en hayırlısı, birbirinizi sevdikleriniz ve birbirlerinize dua ettiklerinizdir. Hükümdarlarınızın en kötüleri de, birbirinize buğz-u lânet ettiklerinizdir.”

Ashab, dediler ki:

— Ya Raselullah (s.a.s.), biz, o anda onlarla atışmayalım mı? dedik.

“Hayır, aranızda namazı ikame ettikleri müddetçe! Hayır, aranızda namazı ikame ettikleri müddetçe!..

Dikkat! Bir kimseye biri vali olur da onu, Allah’a masiyet olan bir şey yaparken görürse, yaptığı masiyetten ikrah etsin, amma bir eli itaatten çıkarmasın!” buyurdular.(50)

Kur’ân ve Sünnet ile, yani İslâm ile yöneten mü’min müslüman İmam veya Emir, kendi nefsini ilgilendiren bir masiyeti yaparsa, mü’min müslümanların o masiyeti hoş görmemekle beraber yönetime, yani İslâm yönetimine itaate devam etmeleri gerekir…

Bu, böyledir!..