İNCE ANLAYIŞ SAHİBLERİ

Âlimlerin Rabbi Allah’a, Allah’dan inzâl olunanlara ve Allah’ın Rasulü Muhammed (s.a.s.)’e katıksız bir imanla inanan her mü’min müslüman âlimdir… Âlimdir diyoruz!.. Çünkü her mü’min müslüman, katıksız akîde ile ilgili en sahih bilgileri bilmek zorundadır. Tahkikî iman sahibi ol­malıdır… Bununla beraber Allah’a gereği üzere kulluk yapmak için amelî konularla ilgili bilgileri de elde etmeli­dir… Bu, onun olmazsa olmaz kulluk vazifesidir… İmanî ve amelî konularla ilgili sahih bilgi sahibi olan mü’min müslüman ferd, bildikleriyle amel edince, bütün cahiliyye örf ve adetlerinden uzaklaşır, cahiliyyeye aid olanların bü­tününü ayakları altına alır… İlim sahibi ve firaset ehlidir muvahhid mü’min şahsiyet… Aynı zamanda farz-ı ayn olan ilmi elde ettiği ve gerekli olan ameli işledi­ğinden dolayı ince anlayış sahibidir… Bu durumda olan her muvahhid mü’min yegâne hayat nizamı olan İslâm’ın mensubudur… Yani her muvahhid mü’min “Din Adamı”dır… İslâm niza­mında, “Din Adamı” diye bir sınıf yoktur!.. Kadın olsun, erkek olsun hep mü’min müslüman, “Din Adamı”dır…

“Din Adamı” tabirini, İslâm topraklarını işgal eden müstevli müstekbirler ortaya atıp sahib çıktılar… İşgal et­tikleri İslâm topraklarında, İslâm’ı bir hayat nizamı olarak gündemden kaldırıp yasakladıktan sonra, zalim ve sömü­rücü egemenliklerine zarar vermeyecek, aksine onların zulmüne yardımcı olacak şekilde dinî kurumlar kurdular… Bu kurumlarda görevlendirdikleri kendilerine itaatkâr, egemenliklerine yardımcı memurlarından bir “din adamı sınıfı” oluşturdular… Bu sınıfta yer alan müstekbir egemen güçlerin memurları, İslâmî ilimlerin bir çoğuna vakıf ola­cak şekilde yetiştirilmişlerdir… Maalesef bu kişiler, memuru oldukları egemen müstekbir tagutî güçlere gerekli bağlılık­larını göstermiş, bunca bilgileriyle hakkın hakim olması için değil, batılın egemenliği için çalışmışlar ve çalışmaya devam etmektedirler… Bunlar, bilgi sahibi kişilerdir, fakat fakîh değildirler… Bildikleri hakikatlarla amel etmeyince ve okudukları Kur’ân-ı Kerîm’in emrettiği gibi yaşamayınca, İslâm’ı fıkhetme konusunda çok yavan kalıyorlar… Bu yavanlık ve bu yabanlık onları, haktan uzaklaştırmıştır!..

Muvahhid mü’minler, bütün bu olumsuzluklara rağ­men İslâm’ı öğreniyor ve gereğini imkânların el verdiği ölçülerde yerine getirmeye çalışıyorlar… Erdemli ve izzetli olmanın gereği budur…

Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) şöyle di­yor:

- Fazilet, ancak ehl-i ilme mahsustur. Çünkü onlar, doğru yoldadır. Hidayet arayanlara yol gösterirler. Herke­sin kadir ve kıymeti başarısına göredir. Cahiller, ehl-i ilme düşmandırlar. İmdi sen, ilim elde etmeye bak! İlmin ebediyyen cahili olma!

İnsanlar ölü, ehl-i ilim diridirler.[1]

İmam Ali (r.a.), bir başka hikmetli beyanlarında şöyle der:


- Âlim, ölü olsa bile diridir. Cahil, diri olsa bile ölü­dür.[2]

Fıkhetme, yani dindeki ince anlayış ancak Âlemlerin Rabbi Allah’dan gereği gibi korkan ve O’na karşı kulluk vazifesini yerine getiren âlimlerde olur… Allah’ın rızasını kazanmak ve yaratılış gayesi olan ibadeti yapmak için ilim sahibi olmak gerektiği gibi fıkhetmek de gerekir… İlim ile fıkıh bir araya gelince ve ikisi bir bütün hâlinde amele dö­nünce, kişideki noksanlık tamamlanır!.. İlmi olup da fıkıh­tan mahrum olanlar, mes’elelerin inceliğini kavrayama­dıklarından dolayı gerek imanî ve gerekse amelî konularda isabetli davranamazlar… Takvayı ön planda tutmadıkları için görüşlerinde hedeften sapar, bunca bilgilerine rağmen doğrudan uzaklaşırlar…

Hedefe tam isabet edebilmek ve dosdoğru yol üzere ola­bilmek için, ilim ile fıkıh beraber olup bir bütünlük içinde muvahhid mü’minlerin kalbinde yer etmelidir… Al­lah’ın razı olduğu ve kabul buyurduğu ibadetin işlenmesi için böyle davranmak, kulluğun vazgeçilmez bir şartıdır…

İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Dindeki ince anlayış ve bilgiden daha faziletli bir şeyle Allah’a kulluk edilmemiştir.”[3]

Ebu Zerr (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ya Ebu Zerr, sabahleyin evinden çıkıp Kur’ân’dan bir ayet öğrenmen, senin  için yüz rekat nafile namaz kılman­dan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden çıkıp mükelle­fin ameliyle ilgili olan, veya olmayan ilimden bir babı öğ­renmen, (senin için) bin rekat nafile namazdan daha hayır­lıdır.”[4]

Musa b. Yesâr, amcasından şunu nakleder:

- Bana, Selman’ın Ebu’d-Derda’ya şöyle bir mektub yazdığı (haberi) ulaştı:

“Şübhe yok ki ilim, insanların başlarına üşüştükleri su kaynakları gibidir. Onu, bu-şu alır. Bu sûretle Allah, onunla bir çok kimseyi menfaatlandırır. Söylenmeyen hik­metli (söz) de içinde ruh olmayan cesed gibidir. (Ortaya) çıkarılmayan bir ilim ise, kendisinden (Allah rızası için) harcama yapılmayan bir hazine gibidir. Âlimin misali de ancak, karanlık bir yolda kendisine rastlayanların aydın­landığı ve herkesin de ona hayır duada bulunduğu lamba taşıyan bir adam gibidir.”[5]

Rasulullah (s.a.s.) ve yeryüzünün en hayırlı nesli olan Ashab-ı Kiram (Allah cümlesinden razı olsun), ilme ve ilim adamına böyle değer veriyorlardı… Bu beyanlarından da apaçık anlaşıldığı gibi, ibadetten önce ilim ve ince anlayış gelmektedir… İlimsiz ve idraksız yapılan herhangi bir iba­det, ruhsuz cesed gibidir… İlim ve idrak, cesed içinde ruha ben­zer… Cesedin ruha ihtiyacı olduğu gibi ibadetin ilme ve fıkha ihtiyacı vardır… Önce ilim, sonra bu ilim ile amel etmek… Amel hâline gelmeyen ilim, sahibi için büyük bir yük ve ağır bir sorumluluktur…

Emirü’l-mü’minin İmam Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.) Abdullah b. Selâm (r.a.)’a:

- İlim adamları kimlerdir? diye sordu.

O da:

- Bildikleriyle amel edenler, cevabını verdi.

(İmam Ömer:)

- Peki ilmi, ilim adamlarının gögüslerinden ne yok eder? dedi.

(O da:)

- Tam’a (aç gözlülük), diye cevablandırdı.[6]

Ashab-ı Kiram’ın değerlendirmesi böyle!.. İlim adamı, yani âlim, bildiğiyle amel eden kişidir… Okudukları, öğren­dikleri ve bildikleri şeyler, onun hayatına hakim olmuyor, onu değiştirmiyor ve daha güzel bir yere yükseltmiyorsa, onun bilmesinin kendisine hiçbir faydası yoktur… Bildiği­nin âmili olmayan kişi, raflardaki bilgi dolu kitablara ben­zer… Her kitab bir ilim hazinesidir, fakat rafta tozlanmaya terk edilmiştir… Rafta tozlanmaya, eskimeye ve çürümeye terk edilen kitab, kitab olarak kıymetli, amma okunma­dıkça, ordaki bilgilerle amel edilmedikçe hiçbir faydası ol­maz… En iyi uzman doktorun yazdığı reçete gibi!.. O reçe­tedeki ilaç­lar, eczahâneden alınmadıkça ve tarif edildiği şe­kilde kulla­nılmadıkça herhangi bir fayda vermez… Elbette şifayı ya­ratan yegâne Rabbimiz Allah’dır… Yalnız reçete ve ilaçlar, bu şifa için bir araç, bir sebebtir… Gerekli araçların te’mini ve yeterli derecede sebeplere sarılmak, Allah’ın iz­niyle insanı faydalı bir sonuca ulaştırır!..

Emirü’l-mü’minin İmam Ali (r.a.) şöyle der:

- Seni ıslah etmeyen bilgi, sapıklıktır. Sana faydası ol­mayan mal, vebâldır.[7]

Bilgi, kendisine sahib olan kişileri hayra ve iyiliğe sevk eder… Hayra ve iyiliğe doğru yol almayan bilgi sahibi olan­lar, bildikleriyle amel etmeyenlerdir… Eğer ilimden fayda­lanmak istiyor, böylece kâmil bir insan olmak istiyorlarsa, onunla amel edecek, bununla beraber onu, insanlığın hiz­metine  sunmak için ehli olanlara taşıyacaklardır…

Ebu Bekre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), (Vedâ Haccı’nda) devesi üzerinde oturdu. Devenin dizginini bir adam tutuyordu.

“Bugün, hangi gündür?” buyurdu.

Biz, sükût ettik, o derece ki, başka bir isimle isimlendi­recek zannettik.

“Kurban günü değil mi?” buyurdu.

- Evet, dedik.

Sonra:

“Bu ay, hangi aydır?” diye sordu.

Yine sükût ettik, o derece ki, isminden başka bir isim ile isimlendirecek zannettik.

“Zu’l-hicce değil mi?” buyurdu.

- Evet, dedik.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız, bu belde içinde, bu ayda, bugünün haramlığı kadar birbirinize haramdır.

Burada hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yani gelecek nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu, daha iyi anlar bir kimseye tebliğ etmiş olur.”[8]

Zeyd b. Sabit (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Benim sözümü işitip de (başkasına) tebliğ eden ada­mın yüzünü Allah ağartsın. Çünkü fıkıh (kaynağı olan hadisleri) ezberleyen nice adamlar fakîh değillerdir. Ve fakîh (fıkıhçı) olan nice (hadis) hafızları, kendilerinden daha kuv­vetli fakîhlere (hadisleri) iletebilirler.”[9]

Bildiği ilimle amel ederken onu, daha iyi anlayacak ince anlayış sahibi fakîhlere taşımak da, mü’min müslüman-ların vazifesidir… İlmi taşırken, kime ne kadar verileceğinin çok iyi hesab edilmesi gerekli… Bu konuda muhatabın iyi tanınması şarttır… Eğer muhatab iyi tanınmaz ve ilmin ehli olmazsa, ona ulaşan ilim kendisini ifsad eder… Ona, ıslah olması için ulaştıran ilim kendisinin sapmasına da vesile olabilir…

Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir:

- İnsanlara, anlayabilecekleri şeyleri söyleyiniz. Siz, Al­lah ve Rasulü’nün tekzib olunmasını arzu eder misiniz?[10]

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) da şöyle der:

- Eğer bir kavme, akıllarının eremeyeceği bir hadis riva­yet edersen o hadis, onların bazısı için ancak bir fitne olur.[11]

Merhamet olunmuş ümmetin içinde, mü’min müslü-manlar arasında, ilmiyle ve takvasıyla tanınan, İslâm dini’ni çok iyi anlayıp idrak eden öncüler şu beyanlarda bulunmuşlardır…

Kesir b. Murre (r.a.) şöyle demiş:

- Batılı (boş şeyi) hâkim âlimlere anlatma! Sonra sana çok kızarlar. Faydalı derin bilgiyi (hikmeti) cahillere an­latma! Sonra (onu anlamayıp) seni yalanlarlar. İlmi, ehlin­den men etme! Sonra günaha girersin. Onu, ehli olmayana da verme! Sonra sana cahil denir. Şübhe yok ki, malında sana düşen bir vazife olduğu gibi, ilminden de sana terettüb eden bir vazife vardır.[12]

Mutarrif (rh.a.) şöyle der:

- Yemeğini, onu arzu etmeyene yedirme (yani ilmini, ona istekli olmayana verme, öğretmeye kalkma)![13]

Rebî’ b. Hüseyn (rh.a.) der ki:

- Önce fıkıh bilgisi öğren, ondan sonra uzlete çekil![14]

Muhammed b. Ali el-Kettanî (rh.a.) de şunları beyan etmiştir:

- Tehlikelerle dolu bu yola giren insanın dört şeye ihti­yacı vardır:

Onu koruyacak kemâlata,

Yönlendirecek ilme,

Haramlardan elini çektirecek verâya,

Ünsiyet edeceği zikre.[15]

Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) ise, “Ümmet-i Merhume”nin mü’min müslüman ferdlerine bildikleriyle amel etmelerinin gereğine dair şu nasihatlarda bulunmaktadır:

- Bilginin en aşağılığı dilde olanıdır. En yücesi de insa­nın uzuvlarında ve işlerinde görünenidir.

- Bir haberi duydunuz mu onun hükmüne uymak sû­retiyle duyun, belleyin ve rivayet edin. Onu, yalnız nak­letmek için değil. Çünkü bilgiyi rivayet edenler çoktur, fa­kat ona riâyet edenler azdır.[16]

- Az ilmi olup da onunla amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.[17]

Âmil ve muhlis olan ilim sahibleri, hem örnek, hem de önder insanlar olmalıdırlar… Onlar, diğer insanlar için iyi­likte ve takvada örnek şahsiyetlerdir… Onlar, muttakilerin imamı olacak şekilde hareket etmelidirler… Bundan dolayı hayatı boyunca firasetli ve basiretli davranmalıdır… Her hâlinde Kur’ân ve Sünnet ölçüsüne titizlikle uymalı, her­hangi bir kusuru olduğunda hemen düzeltmelidir… Diğer insanlar, onların sözlerini, hâl ve hareketlerini kendilerine örnek edinirler… Doğru olanları, onlardan öğrenmeye çalı­şırlar… Onlar, insanlar için birer ölçüdürler… Hayırda ve iyilikte ölçü oldukları gibi, eğer saparlarsa, şerrde ve kötü­lükte de birer ölçü olarak kabul edilirler!.. Bundan dolayı, ilim sahibleri çok ince düşünmeli ve çok dikkatli bir şekilde hareket etmelidirler…

Emirü’l-mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.)’ın kö­lesi Eslem (r.a.) anlatıyor:

Ömer (r.a.), Talha (r.a.)’ın ihramda olduğu hâlde, üze­rinde kırmızı toprakla boyanmış iki parçalı bir elbise gördü.

Derhal:

- Bu üzerindeki elbiseler ne? diye sordu.

Talha (r.a.) da:

- Onlarda bir mahzur yoktur. Çünkü o, kil ile boyan­mıştır, dedi.

Bunun üzerine Ömer, şöyle buyurdu:

- Elbette siz, insanların örnek edindiği önderlersiniz. Cahil bir kimse, senin üzerinde haram bölgede boyanmış bir elbise görse:

- Ben Talha’yı ihramdayken boyanmış elbise giymiş olarak gördüm, der.

Ey kavim, sizden hiçbiriniz ihramdayken bu elbiseden giymeyin![18]

Bu ağır sorumluluğun farkında olup vazifesini gereği gibi yerine getiren muttaki âlimler, öldükten sonra da amel defterlerinin açık olduğu ve bıraktıkları faydalı ilimden fay-danıldıkça kendilerine sevab yazıldığı müstesna şahsi­yetler­dir… Onlar hayatta iken ilimleri, hilimleri, hâl ve tavırla­rıyla insanlığa faydalı oldukları gibi, vefat ettikten sonra geriye bıraktıkları ilmî eserleriyle bu faydayı devam ettirir­ler… Onlar, bedenleriyle ölüler arasında oldukları hâlde, faydalı ilimleriyle diriler arasında yaşarlar…

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Ra-sulullah (s.a.s.):

“İnsan öldüğü vakit, bütün amelleri ondan kesilir. Yal­nız üç şeyden:

Sadaka-i cariyeden,

Faydalı ilimden ve

Kendisine dua eden salih evladdan kesilmez.”[19]

Ebu Umame (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Dört kimse vardır ki, öldükten sonra bile sevabları de­vam eder:

Allah yolunda murabıt olarak ölen,

Öğrettiği ilimle amel edilen âlim,

Verdiği para ile yapılan faydalı eseri ayakta duran ha­yır sahibi,

Kendisine dua eden hayırlı bir evlad bırakan kimse.”[20]

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Sadakanın en faziletlisi, müslüman adamın bir ilim öğrenmesi, sonra da o ilmi müslüman kardeşine öğretme­sidir.”[21]

Samure b. Cündeb (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Hiç kimse, insanlar arasında yayılan ilim değerinde sadaka veremez.”[22]

İlmiyle amel eden ve hayatı boyunca yaratılış gayesi doğrultusunda yaşayan muttaki âlimlerin ahiretteki mü­kâfatları, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in beyanıyla şöyle anlatılmaktadır…

Emirü’l-mü’minin İmam Osman b. Affan (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

“Kıyamet günü üç (zümre) şefaat eder:

Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehidler.”[23]

Cabir b. Abdullah (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Âlim ve abid diriltilir.

Abide:

- Cennete gir, denilir.

Âlime de:

- Sen, onların ahlâkını güzelleştirdiğinden dolayı insan­lara şefaat etmen için bekle, denilir.”[24]

Sa’lebe b. el-Hakem (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kıyamet gününde Allah Teâlâ, kullarını ayırmak için hükmetmeye başladığı zaman, âlim kişileri şöyle buyurur:

- Ben size ilmimi ve hilmimi sadece sizi bağışlamayı is­tediğim için verdim. Hatanız ne olursa olsun bence önem­sizdir.”[25]

Ebu Musa el-Eş’arî (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah, kıyamet günü âlimleri diriltir. Sonra onlara şöyle der:

- Ey âlimler topluluğu, ben, ilmimi size azab etmek için vermedim. Gidiniz, sizi bağışladım.”[26]

Âlemlerin Rabbi Allah’ın katında bu kadar değerli olan âlimler, Allah’a gereği üzere kul olan ve Rasulullah (s.a.s.)’in izinden gidip O’nun Sünnetini işleyerek sadık varisleri olmaya hak kazanan izzet sahibi şahsiyetlerdir… Onlar, yaşadıkları her asırda, bulundukları her çağda ve mekânda hak üzere olmuş ve batılın karşısına dikilmişler­dir… Onlar, Tevhid akîdesini tam benimsemiş, katıksız iman etmiş, adaleti ayakta tutan, küfrü, şirki, zulmü ve istikbarı ayakları altına alan şerefli kişilerdir… Onlar, cahiliyyeye aid olan tüm değerleri ortadan kaldırıp, onların yerine İslâmî değerleri yerleştiren ve sağlamlaşma­sına çalı­şan gerçek mücahidlerdir… Onlar, iman ve takva ehlidir­ler… Onlar, üzerlerine düşen kulluk vazifelerini ye­rine ge­tiren ve yegâne Rabbimiz Allah’a gereği üzere tevek­kül eden kâmil insanlardır…

İmam Hasan el-Basrî (r.a.) şöyle diyor:


- İlmin en faziletlisi, takva ve tevekküldür.[27]

Muttaki İslâm âlimleri, ilmin gereği olan takva ve te­vekkülü her zaman canlı tutmuş, bu hâlleriyle içinde bulun­dukları toplumlarda hidayet rehberleri olmuşlardır… Her biri birer mürşîd-i kâmil olan İslâm âlimleri, rehberiyet ma­kamının hakkını vermişlerdir…

 



[1]    İbn Abidin, Reddu’l-muhtar Ale’d-Dürrü’l-Muhtar, çev. Ahmed

Davudoğlu, İst.1982, C.1, Sh.39.

[2]    Nehcü’l-Belaga, Sh.418.

[3]    İmam Suyutî A.g.e., C.3., Sh.275, Hds.3405 (7940).

Beyhakî, Şuabu’l-İman’dan.

İbn Hacer el-Askalanî, Metalibu Âliye, çev. Mehmet Ali Kara, İst.1998,

C.3, Sh.74, Hds.3068-3069.

İbn Abidin, A.g.e., C.1, Sh.38.

[4]    Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.16, Hds.219.

[5]    Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.46, Hbr.563.

[6]    Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.48, Hbr.581 ve 590.

[7]    Nehcü’l-Belaga, Sh.419.

[8]    Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B.10, Hds.9, B.38, Hds.45-46.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Kaseme, B.9, Hds.29.

Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.18, Hds.233-234.

Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.24, Hds.233-236.

[9]    Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.18, Hds.230-232.

Kitabu’l-Menasık, B.76, Hds.3056.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B.7, Hds.2794-2795.

Sünen-i Ebu Davud Kitabu’l-İlm, B.10, Hds.3660.

Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.24, Hds.233-234.

Ahmed İbn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, C.1, Sh.58, Hds.181.

[10] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B.50 (Bab başlığında).

[11] Sahih-i Müslim, Mukaddime, B.3.

[12] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.34, Hbr.384.

[13] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.34, Hbr.386.

[14] Beyhakî, Kitabu’z-Zühd, Sh.68, Hbr.57.

[15] Beyhakî, Kitabu’z-Zühd, Sh.68, Hbr.58.

[16] Nehcü’l-Belaga, Sh.413.

[17] Nehcü’l-Belaga, Sh.419.

[18]    Abdullah İbnü’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd, Sh.324, Hbr.1467.

[19]    Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Vasaya, B.3, Hds.14.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Ahkam, B.36, Hds.1393.

Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.20, Hds.241.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Vasaya, B.14, Hds.2880.

Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Vasaya, B.8, Hds.3632.

Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.46, Hds.565.

İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.19, Hds.38.

Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir Tercümesi, C.1, Sh.364, Hds.274.

[20]    İmam Suyutî, A.g.e., C.1, Sh.270, Hds.533(933). Ahmed b. Hanbel,

Müsned, C.1, Sh.261 ve 269’dan.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.169, Hds.7. Ahmed, Bezzar’dan,

Taberânî, Kebir ve Evsat’ta rivayet etmiştir.

[21]    Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.20, Hds.243.

[22]    İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.168, Hds.3. Taberânî, Kebir’de ve

diğerleri rivayet etmişlerdir.

[23]    Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, B.37, Hds.4313.

[24]    İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.140, Hds.35. Beyhakî ve diğerleri

rivayet etmişlerdir.

İmam Suyutî, A.g.e, C.1, Sh.124, Hds.200(352). Deylemî’nin Müsnedü’l-

Firdevs’inden.

[25]    İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.139, Hds.32-33. Taberânî,

Mu’cemu’l-Kebir’de rivayet etmiş, ravîleri sikadır.

İmam er-Rudânî, A.g.e, C.1, Sh.56, Hd.223.

[26]    Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir Tercümesi, C.2, Sh.79, Hds.414.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.140, Hds.33. Taberânî’nin

Mu’cemu’l-Kebir’inden.

[27]    Ahmed İbn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, C.2, Sh.376, Hbr.1505.