ÜMMET VE ULEMÂ

Ebu Musa (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasu-lullah (s.a.s.):

“Benim bu ümmetim, merhamet olunmuş bir ümmet­tir (Ümmet-i Merhume).”[1]

“Âlemlere rahmet olarak gönderilen”[2] muvahhid mü’min müslümanlar için hayatın yegâne önderi ve örneği olan[3]Rasulullah Muhammed (s.a.s.) böyle buyurmakta­dır!… O’nun ümmeti, Ümmeti Merhumedir… O’nun üm­meti, aşırılığı olmayan, gerek iman, gerekse amel bakımın­dan dengeli olan vasat bir ümmettir… Vasat Ümmet, her hâlinde dengeli, istenilen özelliklerde ve olması gereken kı­vamda olan orta yolda hedefe giden bir ümmettir!.. İnsan­lar için Şahid ve Örnek bir ümmet…

Yegâne Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Böylece Biz sizi, insanlara şahid (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık. Peygamber de üzerinizde bir şahid olsun.”[4]

Yegâne Rabbi Allah, yegâne hayat nizamı İslâm ve ye­gâne önderi Rasulullah (s.a.s.) olan ümmet!.. Her ferdi, bir diğer ferdi ile birlik ve beraberlik içinde olan tek yürek, tek bilek olan bir ümmet!..

Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse Bana ibadet ediniz.”[5]

İşte sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse Benden korkup sakının.”[6]

Rabbi, Meliki, İlâhı Allah olan, Allah’dan başka hiçbir rabb, melik ve ilâh kabul etmeyen, yalnız ve yalnız O’na ibadet edip, O’na hiçbir şeyi ortak kılmayan bir ümmet…

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle):

Ben cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.”[7] buyurarak insan kullarının yaratılış gaye­sini beyan etmektedir…

Muvahhid mü’min kulları, Rabb Allah’ın kendilerini yarattığı gayeye uygun ibadetlerine devam ederken, yalnız ve yalnız Rabb, Melik ve İlâh olarak kabul ettikleri Allah’a her gün bir çok kere şu sözü veriyor, Misak ahidlerini canlı tutuyorlar:

“(Rabbimiz) biz, yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz.”[8]

Rabbimiz Allah, şöyle buyurur:

Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir


amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.”[9]

Allah’ı yegâne Rabb olarak kabul edip iman eden ve O’na hiçbir şeyi ortak kılmayan muvahhid mü’minler, şöyle diyorlar:

Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şübhesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.”[10]

Ümmet-i Merhumenin birer imanlı ferdi olan Muvah-hid mü’minler, hayırlı bir ümmetin hayırlı mensubları olduklarının şuurunda olup, üzerlerine düşen vazifelerini yerine getirmeye gayret ederler…

Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Maruf (iyi ve İslâm’a uygun) olanı emreder, münker olan­dan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.”[11]

Sizden, hayra çağıran, iyiliği (Marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”[12]

İmtihan sahası olan dünya hayatında vazifeleri, iyi ve hayırlı olanı yaşamakla birlikte diğer insanların da iyilik ve hayır üzere yaşamalarına yardımcı olup vesile olmaya ça­lışmakta olan Ümmet-i Merhumenin Mensubları Muvah-hid mü’minler, aynı zamanda bütün kötülüklerin yok ol­ması için de mücadele etmelidirler… Kötülüklerin, zulüm ve sömürü sistemlerinin ortadan kaldırılması için mücadele eden yeryüzünün en hayırlı ümmeti, bunlara giden bütün yolları tıkamak ve gitmek isteyenleri de alıkoymaları ge­reklidir…

Rabbimiz Allah, bu ümmetin özelliklerini beyan bu­yururken, onun insanları hakka yönelttiğini ve adaletli davrandığını açıklamıştır:

Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.”[13]

Bu ümmete ve bundan önceki ümmetlere gönderilmiş olan Rasullerin vazifesini şu şekilde beyan buyurmaktadır Rabbimiz Allah:

Andolsun, Biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönder­dik.”[14]

İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarı­cılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, in­sanların anlaşmazlığa düşdükleri şeyler konusunda, arala­rında hüküm vermek üzere hak kitablar indirdi.”[15]

Rasuller, müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki, Rasullerden sonra insanların Allah’a karşı (savuna­cak) delilleri olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir.”[16]

Biz Rasulleri, müjde vericiler ve uyarıp korkutucular olmaktan başka (bir nedenle) göndermiyoruz. Şu hâlde kim iman ederse ve (davranışlarını) düzeltirse, artık onlar için korku yoktur. Onlar, mahzun da olmayacaklardır.”[17]

Rabbimiz Allah tarafından insan kullarını, Allah’a kulluk yaptıkları müddetçe dünyada izzetli bir hayat, ahirette cennet ile müjdelemek; Allah’a kul olmayı reddedip isyan edenleri de, dünya hayatlarında zillet ve ahirette ce­hennem azabı ile korkutup uyarmak için Rasuller gönde­rilmiştir… Bu vazifeli ve insanlara önder olan Rasuller (Al­lah’ın salat ve selâmı cümlesinin üzerine olsun), insanları, Allah’dan başka kanun koyucu egemen tağutlara kulluk yapmaktan sakındırmış ve yalnız Allah’a kul olmalarını sağlamak için gayret göstermişlerdir…

Bu mücahede ve mücadeleleri süresince muhatabları olan insanlara merhametli davranmış, onların cehaletten kaynaklanan anlayışlarından dolayı yaptıkları eziyetlere sabretmişlerdir… Tâki onları bilgilendirmiş ve şuurlandır-mışlardır… Onlar da, gerçekleri idrak edince, cahillik yap­maktan ve Allah’dan başka ilâhlara tapmaktan vaz geçmiş, küfür ve şirki terk ederek, iman eden muvahhid mü’minler olmuşlardır… Âdem (a.s.)’dan Rasulullah (s.a.s.)’e kadar gelen Rasuller tarihine bakıldığı zaman bu gerçek apaçık anlaşılır…

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle)’nin insan kullarına müjdeleyici ve korkutup uyarıcı olarak gönderdiği en son Nebîsi ve en son Rasulü Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’dir. O’ndan sonra herhangi bir nebî ve rasul gelmeyecektir… Nübüvvet ve Risalet binâsı, Rasulullah (s.a.s.) ile tamam­lanmış ve mükemmelliğe kavuşmuştur…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Ancak O, Allah’ın Rasulü ve peygamberlerin so­nuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.”[18]

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasu-lullah (s.a.s.):

“Şübhesiz, benim meselimle, benden önceki Peygam­berler zümresinin meseli, şu kimsenin meseli gibidir:

O kimse bir ev yaptırmış ve onu süsleyip güzelleştir­miş, yalnız bir köşede bir kerpiç yeri boş bırakmış.

Akabinde insanlar, evi dolaşmaya, evi takdirle beğen­meye ve:

- Keşke şu tek kerpiç de yerine konsaydı! demeye baş­larlar.”

Rasulullah:

“İşte ben, O (yeri boş bırakılan) kerpiçim. Ben, Hatemu’n-Nebiyyin’im (Peygamberlerin sonuncusuyum).” buyurdu.[19]

Enes b. Malik (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Risalet de, Nübüvvet de sona ermiştir. Benden sonra ne Rasul, ne de Nebî vardır.”[20]

Nübüvvet ve Risalet, Rasulullah (s.a.s.) ile beraber son bulmuştu… Son Nebî ve son Rasulün ümmeti olan son ümmet, bundan sonra Rasulullah (s.a.s.)’in yolundan gi­den, O’nu takib eden muvahhid mü’min ve muttaki müslüman ulemâ tarafından bilgilendirilecek, sevk ve idare edilecekti…

“Âlimler, ancak ilim mirası bırakan peygamberlere va­ris olanlardır. Bu ilim mirasından alan, bol ve kâmil bir nasib almıştır.”[21] diye buyuruyor yegâne önderimiz ve ha­yat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)…

Kesir b. Kays (r.a.) anlatıyor:

Ben, Dımışk (Şam)’ın camiînde Ebu’d-Derda (r.a.)’ın yanında oturuyordum. Bu esnada bir adam, O’nun yanına gelerek:

- Ya Ebu’d-Derda, Peygamber (s.a.s.)’den rivayet etti­ğini haber aldığım bir hadisi (senden dinlemek) için ben, Rasulullah (s.a.s.)’in şehri Medine (-i Münevvere)’den sana geldim, dedi.

Ebu’d-Derda, ona:

- Senin Şam’a gelişin, ticaret için değil mi? diye sordu.

Adam:

- Hayır, diye cevab verdi.

Ebu’d-Derda, ona:

- Senin gelişin, bu hadisten başka hiçbir iş için de değil mi? diye sordu.

Adam:

- Hayır (hadisi dinlemekten başka bir iş için değil), dedi.

Ebu’d-Derda:

- Ben, Rasulullah (s.a.s.)’den şübhesiz şöyle buyurur­ken işittim:

“Kim bir yola ilim aramak üzere girerse Allah, onun için cennete giden bir yolu kolaylaştırır ve şübhesiz melek­ler, ilim öğrencisinin rızasını istedikleri (veya) ondan razı oldukları için kanatlarını indirirler. Yine şübhesiz göktekiler ve yerdekiler, hatta sudaki balıklar bile ilim talibi için istiğ­far ederler. Keza gerçekte âlim adamın, abid kişiden üstün­lüğü, gök ayının diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir.

Muhakkak âlimler, peygamberlerin varisleridir. Şübhe-siz peygamberler, miras olarak ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim, peygamberlerin  mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.”[22]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Rasullerin ve Nebîlerin bıraktıkları mirasın ancak faydalı ve hayırlı ilim olduğunu beyan ederek, âlimlerin bu mirasın mirasçıları olup tam yetki sahibi bulunduklarını izah buyurmuşlardır… Âlimle­rin değerini beyan buyuran Rasulullah (s.a.s.), âlim olma­nın yalnızca bilgi sahibi olmadığını, âlim, Allah’dan gereği şekilde ittika eden, ilmiyle âmil olan izzet sahibi şahsiyetler olduğunu da açıklamıştır…

Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in bıraktığı miras, kendisiyle iman edilerek amel edilen ilimdir… Kim ki, bir muvahhid mü’min olarak bu ilmi elde eder, onunla amel ederek gereğini yerine getirirse o, Rasulullah (s.a.s.)’e varis olmuş ve Rasulullah (s.a.s.)’in izini takib eden izzet sahibi bir şahsiyettir…

Rivayet edildiğine göre bir gün Ebu Hüreyre (r.a.), Me­dine’nin çarşısına uğrayarak orada durup şöyle demiştir:

- Ey pazarcılar (alış-veriş yapanlar), nasibinizi almaya engel olan nedir?

- Nedir o nasib ya Ebu Hüreyre? dediler.

Ebu Hüreyre:

- Rasulullah (s.a.s.)’in mirası bölüşülüyor. Siz, hâlâ buradasınız. Gidip hissesini almak istemez misiniz? dedi.

Onlar:

- O miras, nerede? diye sordular.

Ebu Hüreyre:

- Mescidde! dedi.

Bunun üzerine pazarda bulunanlar, koşarak çıktılar (ve mescide girdiler). Oradan dönmekte olan bu kişiler, Ebu Hüreyre’yi durdurdular.

Ebu Hüreyre:

- Ne istiyorsunuz? dedi.

Onlar da:

- Biz, mescide gelip girdik, fakat orada bölüşülen hiçbir şey görmedik, dediler.

Ebu Hüreyre, onlara:

- Mescidde hiç kimseyi görmediniz mi? dedi.

(Onlar):

- Evet, gördük. Bir grup namaz kılıyor, bir grup Kur’ân okuyor, diğer bir grup da helâl ve haram konuları üzerinde konuşuyorlardı, dediler.

Bunun üzerine Ebu Hüreyre:

- Yazıklar olsun size! İşte bu, Muhammed (s.a.s.)’in mirasıdır, dedi.[23]

Eşi ve benzeri olmayan yegâne ilâh Allah tarafından vazifelendirilen, dinleri aynı olan Rasullerin kendilerinden sonra bıraktıkları miras, ilimdir… Akîde ve amel ile ilgili insanları ihya eden, onları hidayete ulaştıran ilmin varis­leri, ilimleriyle amel eden ulemâdır… Ulemâ yani katıksız iman ve takva sahibi olan İslâm âlimleri, Rasulullah (s.a.s.)’in bıraktığı ilim mirasına sahib çıkmış, Rasulullah (s.a.s.)’den sonra ümmetin imamları olmuşlardır… Rasu-lullah (s.a.s.)’den miras olarak devr aldıkları ilmin gereği olan adaleti sağlamış ve toplumun önderleri olarak vazife­lerini yerli yerinde yapmışlardır.

Rasullerin vazifesi:

Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının” diye insanları uyarmak, onları bilgilendirmek, kendilerini bir araya geti­rip bir ümmet yapmak ve onlara hayat önderi olmak…

Şübhesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan beşerim. Yalnızca bana, sizin ilâhınız tek bir ilâh olduğu vahy-olu­nuyor.”[24] hakikatını, Allah’ın insan kullarına tebliğ edip onların bunu idrak etmelerini sağlamak, Rasullerin vazife­sidir…

Bu vazife için  şöyle buyuruyordu, Rasulleri vazifeli kılan Âlemlerin Rabbi Allah (Azze ve Celle):

Andolsun, Biz Rasullerimizi apaçık belgelerle gönder­dik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla bir­likte Kitabı ve Mizanı indirdik. Ve kendisinde çetin bir sert­lik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de in­dirdik. Öyle ki Allah, kendisine ve Rasullerine gaybda (gör­medikleri hâlde) kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın. Muhakkak Allah, güçlüdür, hükmüne karşı konulama­yandır.”[25]

Rasule düşen ise, yalnız açık bir tebliğdir.”[26]

Onlar, Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler, O’ndan korkarlar, Allah’dan başka hiç kimseden korkmazlar. Hesab gören olarak Allah yeter.”[27]

İmam İbn Kesir (rh.a.), bu ayetin tefsirinde şunları be­yan eder:

“Allah Teâlâ, Allah’ın risaletini tebliğ edenleri övüyor.  Yani Allah’ın emrini mahlukatına ulaştırıp emanetini ye­rine getirenleri, “O’ndan korkarlar” Onlar, Allah’dan kor­karlar, O’ndan başka hiçbir kimseden korkmazlar. Hiçbir kimsenin gücü, onların Allah’ın risaletini tebliğ etmelerine engel olamaz. “Hesab görücü olarak Allah yeter.” Yardımcı ve destekleyici olarak Allah kâfidir.

Burada ve her yerde insanların efendisi Muhammed Mustafa (s.a.s.) söz konusudur. Çünkü O, doğuların batı­ların halkına, bütün Âdemoğulları cinsine Allah’ın risaletini tebliğ etme görevini yerine getirmiştir. Allah, O’nun sö­zünü, dinini ve şeriatını, diğer bütün şeriatlara ve dinlere üstün  kılmıştır. Çünkü daha önce bir peygamber, yalnızca kavmine peygamber olarak gönderilirken O (s.a.s.), Arab ve Arab olmayan bütün mahlukata peygamber olarak gönde­rilmiştir.

Nitekim Allah Teâlâ, A’râf  Sûresi’nde şöyle buyurur:

Ey insanlar, ben, Allah’ın hepiniz için gönderdiği pey­gamberiyim.”[28]

Bu görevi, en iyi yerine getirenler de O’nun arkasından gelen Ashabı olmuştur (Allah, onlardan razı osun). Pey­gamberin kendilerine emrettiği gibi O’nun bütün sözlerini, fiillerini ve hâlleri, gecesini ve gündüzünü, seferini ve ika­metini, gizlisini ve açığını olduğu gibi tebliğ etmişlerdir. Allah, onlardan razı olsun ve onları hoşnud etsin.

Bilâhere her sonra gelen ümmet, öncekine varis olmuş ve bu durum, günümüze kadar gelmiştir. Doğru yolu bu­lanlar, onların aydınlık izlerine tâbi olurlar ve onların git­tikleri yolu takib ederler. Lütuf ve kerem sahibi olan Al­lah’dan bizi de onların peşinden gidenlerden kılmasını dile­riz.”[29]

Rasuller, yalnız ve yalnız Allah’dan korkarlar… Yal­nızca Allah korkusu onların kalblerini ve ruhlarını tama­mıyla doldurduğu için, başka birilerinden korkmaya zerre kadar yer kalmamıştır… Onların varisleri olan katıksız iman sahibi ve muttaki ulemâ, onların izinden giderek, bıraktıkları ilim mirasına layık olmaya gayret etmişler ve gayret etmeye devam etmektedirler… Her yönüyle emro-lunduğu gibi davranan ve istenilen kıvamda izzzet sahibi şahsiyetler olan İslâm ulemâsı, Allah’dan gereği gibi kork­muş, Allah korkusu onların ruhlarını ve kalblerini doldur­muştur… Bundan dolayı Allah’dan başka hiç kimse­den korkmamış ve korkmamaktadırlar… Kalbleri Allah’ın kor­kusuyla dopdolu olduğu için başkalarından korkmaya hiç yer kalmamıştır… İslâm âlimleri, bu değişmez ve onlara has olan özelliklerinden dolayı varisleri oldukları Rasul ve Nebîlere layık birer izzetli şahsiyet olmaya hak kazanmış­lardır… Kendisinden korkulacak ve kadrinin diğer bütün kadirlerden üstün tutulacak yalnız ve yalnız Âlemlerin Rabbi Allah’dır…

Ebu Said el-HudrÎ (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Allah kıyamet günü kulu şübhesiz sorguya çeker. Hatta:

- Dine aykırı durumu gördüğünde karşı çıkıp gider­mekten seni alıkoyan şey nedir? diye soracaktır.

Sonra Allah, bir kula (savunma) delilini telkin (ve lü­tuf) buyurduğu zaman kul (kendini savunmak üzere), şöyle der:

- Ya Rabbi, ben, Senin merhametini (müsamahanı) umdum ve insanlardan korktum (yani, dine aykırı durum karşısında susmayı bu nedenle tercih ettim).”[30]

Katıksız iman sahibi ve muttaki olan âlimler, en son Rasul ve en son Nebî olan Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in varisleri olmağa hak kazanmışlardır… Onlar, Rasulullah (s.a.s.)’in bıraktığı ilme, usûle ve tavra sahib çıkmış ve hakkıyla layık olmağa çalışmışlardır… Böylece toplumun önderleri ve komutanları olmuşlardır… İslâm toplumu, onların sevk ve idaresine göre yönlenmiş, onların ictihad-larına göre hayatı tanzim etmeye başlamışlardır…

Rasulullah (s.a.s.)’in Ashabından Abdullah b. Busr el- Mazinî (r.a.) şöyle demiştir:

- Muttakiler toplumun önderleri, ulemâ da komutan­larıdır. Onlarla oturmak ibadettir, hatta daha faziletlidir. Gece-gündüz geçip giderken, her dem ömrünüz azalmakta ve amelleriniz kaybolmaktadır. Bu sebeple ahiretteymişcesi-ne azık hazırlayın.[31]

İster İslâm hükümleriyle idare edilen “Daru’l-İslâm”da olsun, ister İslâm’ın, idarenin her kurumundan ve hayata egemen oluşundan sökülüp çıkarılan, mü’min müslüman-ların esaret altına alınıp mahkum edildiği “Daru’l-Harb’” de olsun, her zaman ve her mekânda gerekli şartlara sahib İslâm âlimlerinin bulunması gerekir… İslâm cemiyeti ve İslâm cemaatı, fakih âlimleri olmadıkça yaşayamaz… İslâm âlimleri, toplumun ve cemaatın rehberleri olan peygam­berlerin varisleridirler… Rehbersiz yolculuk, insanı menzi­line ulaştırmadığı gibi, yolda kaybolmak ve binlerce belâ ile karşı karşıya kalmak da var!..

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasu-lullah (s.a.s.):

“Yeryüzünde âlimlerin durumu, karanlık gecelerde karada ve denizde kendisine bakılarak yol bulunan gökteki yıldızlara benzer. Yıldızlar kararınca, yol arayan yolcuların kaybolması an mes’elesidir.”[32]

Muvahhid mü’min ve muttaki müslüman olan İslâm âlimleri, gerek şahsiyet, gerekse vazife değeri bakımından gökteki parlayan yıldızlar gibidirler… Yıldızlar, nasıl ki, gökyüzünün emniyeti ise, muvahhid ve muttaki âlimler de öylece rahmet olunmuş ümmetin emniyetidirler… Gökyü­zündeki yıldızların dengesi bozulduğu zaman kıyamet ko­par ve Allah’ın vaadettiği gelir… Ümmetin kıyametinin kopması da, gerçek âlimlerin yok olması veya zulümlerle baskılarla susturulmalarıdır…. Böyle bir durumda Ümmet-i Merhumenin dengesi bozulur ve korkunç düzensizlik or­taya çıkar… Felaketler ardardına gelir…

Ebu Bürde’nin babası (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte akşam namazını kıldık. Sonra:

- Otursak da O’nunla beraber yatsıyı da kılsak dedik ve oturduk.

Derken, yanımıza çıkageldi ve:

“Siz, hâlâ burada mısınız? dedi.

(Biz) şu cevabı verdik:

- Ya Rasulullah, seninle birlikte akşam namazını kıldık. Sonra oturalım da seninle birlikte yatsıyı da kılalım, dedik.

“İyi ettiniz!” yahud “İsabet ettiniz!” buyurdu.

Müteakiben başını semaya kaldırdı. Çok defa başını semaya kaldırırdı ve:

“Yıldızlar, semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, se­maya vaadolunan gelir. Ben, Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, Ashabıma vaadolunan gelir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi, ümmetime vaadolunan şeyler gelir.” buyurdular.[33]

Her biri önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in iman ve cihad mektebinde yetişmiş birer âlim ve aralarındaki fakîh olan­ları birer mutlak müctehid olan[34] Ashab-ı Kiram (Allah cüm­lesinden razı olsun), gökteki yıldızların göğün emniyeti olduğu gibi, rahmet olunmuş ümmetin emniyetleri idiler… En hayırlı nesil olan Ashab nesli,[35] ilim bakımından Rasullerin varisleri idiler… Ümmetin muvahhid ve muttaki âlimleri, Ashab-ı Kiramın izinde yürümekte, Rasullerin va­risleri olmaya devam etmektedirler… İlim yolunda olmak, Allah yolunda olmaktır… Allah yolunda olan, cihad üzere­dir… Cihad üzere olup ölen kişi, Allah’a gerçek kul oldu­ğunu isbat etmiş ve hakikatın şahidi, Allah yolunun şehidi olarak vefat etmiştir…

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Ra-sulullah (s.a.s.):

“Her kim ilim tahsili için çıkarsa o, dönünceye kadar Allah yolunda (cihadda)dır.”[36]

Ebu Zerr (r.a.) ve Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İlim öğrenirken ölen kimse, şehid olur.”[37]

Mü’minlerin topluca savaşa gitmemesi, bir kısmının düşmanlarla savaşa giderken, bir kısmının dinde fakîh ol­ması için ilim öğrenmesi, yegâne Rabbimiz Allah’ın emridir. Müşrik ve kâfir düşmanla savaşmak, ya gazi veya şehid olmak üzere cepheye giden mü’minler, Allah yolunda olup Allah’ın emirlerine itaat eden sadık kullardır… Geride kalıp ilimle meşgul olan mü’minler de Allah yolunda olup Al­lah’ın emirlerine itaat eden sadık kullardır. Herr iki grup da, yegâne Rabbimiz Allah’a iman eden ve itaatını gerçek­leştiren muvahhid mü’minlerdir… Her iki gruptaki itaatkâr muvahhid mü’minler için öldükleri takdirde şehidlik dere­cesi vardır…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Mü’minlerin (savaşa) topluca çıkmaları gerekmez. Onların her bir topluluğundan bir kesim de dinde fakîh olmak ve kendilerine döndükleri zaman kavimlerini uyar­mak üzere (geri) kalmalı değil miydi? Olur ki, sakınırlar diye.”[38]

İmam Kurtubî (rh.a.) bu ayetin tefsirinde şunları beyan eder:

“Bu ayet-i kerime, ilim talebinin vücubu hususunda aslî bir delildir.Çünkü buyruğun anlamı şudur: Peygamber (s.a.s.) cihada çıkmayıp ikamet ediyorken, mü’minlerin topluca cihada çıkmaları ve O’nu, yalnız başına bırakma­ları olacak şey değildir.

Onların her bir topluluğundan bir kesim de… kalmalı değil miydi?” Hepsinin savaşa çıkmasının gerekmediğini öğrenmelerinden sonra, bir kesim savaşa çıkıp, bir diğer kesim de Peygamber (s.a.s.) ile birlikte dini O’ndan öğrenip gerekli bilgileri elde etmek üzere geri kalmalı değil miydi? Savaşa çıkanlar da kendilerine geri dönecek olurlarsa, Pey­gamber’den işitip öğrenmiş oldukları şeyleri onlara bildir­melidir.

İşte bu buyrukla, Kitab ve Sünnet bilgisini elde etmenin vücubuna delil vardır. Yine bu bilginin farz-ı ayn değil de, farz-ı kifaye olduğu da anlaşılmaktadır. Ayrıca yüce Al­lah’ın:

Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (bilenlere) sorun.” (En­biya, 21/7) buyruğu da buna delildir. Bu buyruğun kapsa­mında Kitab’ı ve Sünnet’i bilmeyenler girmektedir.”[39]

Muvahhid mü’min, kendisiyle kulluk vazifelerini ya­pacak ilmi elde etmesinin kendisine farz-ı ayn olduğunu bilen izzet sahibi bir şahsiyettir… Bilemediği takdirde, işin ehli olan âlimlere soracak veya kaynağından okuyacak, böylece kendisine lazım olan farz-ı ayn ilmi elde edecektir… Bu konuda mü’min müslümanların apaçık ve baş düşmanı şeytanın vesveseleri mü’min müslümanları engellememeli­dir… Çünkü şeytan, haya duygusundan dolayı müslüma-nın ilim elde etmesini engelleyebilir… Şeytan, ayrıca kibir­lenme duygusunu kullanarak da müslümanı ilimden alı­koyabilir…

Mü’min müslüman şahsiyet şeytanın vesveselerine kanmamalı, onu mağlub edip her hâlinde ihtiyacı olan ilmi almaya çalışmalıdır…

Mücahid b. Cabir (rh.a.) şöyle diyor:

- Haya eden de, büyüklük taslayan da ilim öğrene­mez.[40]

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle der:

- Ensar kadınları, ne iyi kadınlardır. Hayaları kendile­rini dinde fakîhler (derin âlimler) olmalarından men et­medi.[41]

İslâm Dini’nde ilme ve âlime verilen yüce değer, İs­lâm’ın dışında hiçbir sistemde yoktur… Gayr-ı İslâmî ve tağutî düzenlerde bilim adamları, ya bazı kişilerin veya toplumun hizmetinde çalıştırılan, kendilerinin beyinlerin­den veya el becerilerinden faydanılan hizmetkârlar olarak görülür… Yani toplumun belli kesimleri, bu bilim adamla­rını sömürerek onlardan menfaatlanırlar… Belli bir maaş karşılığı kendilerini satın alırlar… “Bilim adamının saygın­lığı” söz konusu değildir…

Yegâne hayat nizamı İslâm’da âlimin, gerek maddî, gerekse manevî bir makamı var ve bu makama hürmet edilir… Âlim, bir sömürü aracı değil!.. Âlim, maaş karşılığı satılık bir kişi değil!.. İlmiyle âmil olan âlim, İslâm toplu­munda, kendisine hürmet edilen, ilminden ve takvasından dolayı başlara taç edilen izzetli şahsiyetlerdir…

Cabir (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“İlim iki kısımdır:

Kalbde olan ilim ki, faydalı olan budur. Bir de dilde olan ilimdir. (Bu, dilde kalıp fiilen yapılmadığı için) Allah Âdemoğlunu bununla sorumlu tutacaktır.”[42]

Sad b. Ebi Vakkas (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ben ilmi, ibadetten daha faziletli tutarım. Dininizin en hayırlı durumu, verâlı olmaktır.”[43]

Ebu Zerr (r.a.) ve Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle demişlerdir:

- Kişinin öğrendiği faydalı bir konu, bana bin rekât na­file namazdan daha sevimlidir.[44]

İbn Abbas (r.anhuma) şöyle der:

- Gece bir saat ilim çalışması, onu (nafile ibadetlerle) ihya etmekten daha hayırlıdır.[45]

Emirü’l-mü’minin İmam Ali (r.a.), ilmin değeri konu­sunda şunları beyan eder:

- Her kaba bir şey konulunca daralır, ancak bilgi kabı müstesna. Ona bilgi kondukça genişler.[46]

Malik b. Dinar (rh.a.) şöyle demiş:

- Hikmetli sözler arasında şuna rasladım:

“(Başkalarına) öğretmedikçe ve bildiğinle amel etme­dikçe, o bilginde senin için bir hayır yoktur.

Bu, bir adamın, odun topladıktan sonra yığın yapıp güzelce bağlayarak taşımaya başlamasına, taşıyamayınca da, tutup üzerine daha fazla odun ilave etmesine benzer.”[47]

Muvahhid mü’minlerin vazifeleri, kendilerine farz olan ilmi öğrenmeleri, böylece âlim olmalarıdır… Âlim olanların vazifesi, elde edip sahib oldukları ilimle gereği gibi amel etmektir… Âlim, âmil olmadıkça ilmi, kendisine büyük bir yük olur… İlmiyle âmil olan muvahhid âlimler, Âlemlerin Rabbi Allah’ın dostlarıdır… Muvahhid mü’minlerin ara­sında Allah’a dost olma şartlarına en çok riâyet edenler, âmil âlimlerdir…

Şehid İmam Ebu Hanife (rh.a.) ve İmam Şafiî (rh.a.) şöyle demişlerdir:

- Âlimler de Allah’ın dostu olmazsa, Allah Teâlâ’nın hiç dostu yok demektir.[48]

Rahmet olunmuş ümmetin mutlak müctehid olan imamlarından İmam Malik b. Enes (rh.a.) anlatıyor:

Harun Reşid’in huzuruna çıktım. Harun Reşid:

- Ya Eba Abdullah, buraya gelip çocuklarımıza “Muvatta” okutsa n iyi olurdu, dedi.

Ben de:

- Allah Teâlâ, Emirimizi yüceltsin. Bu ilim (hadis) siz­den, yani Kureyş’den çıktı. Eğer siz bunu, yüceltirseniz o, yücelir. Eğer kıymet vermezseniz o da düşer. İlim, kimse­nin ayağına gitmez, ilmin olduğu yere gidilir, dedim.

Bunun Üzerine Harun Reşid:

- Doğru diyorsun, dedikten sonra çocuklarına:

- Siz de camiye gidin ve diğer kimselerle birarada dinle­yin, diye emretmişti.[49]

Serî es-Sakatî (rh.a.) şöyle der:

- Beş şey hariç dünyanın tamamı fuzulîdir:

İnsanın karnını doyurduğu ekmek.

Kandığı su.

Giydiği elbise.

Sığındığı ev.

Faydalandığı ilim.[50]

Faydalı ilim ve ilmiyle âmil olan âlimlerin değeri böy­lece beyan olunduktan sonra, ilmiyle amel etmeyen kişinin düştüğü kötü durum şu şekilde misallendirilmiştir..

Süleymanü’l-Ameş (rh.a.), Şakik İbn Seleme (rh.a.)’ın şöyle söylediğini rivayet eder:

- Bu zamanın Kur’ân okuyanları, yünlü koyunlara benzer. Yünü bol, kendisi zayıf, ekşi bir ot yeyip su içmiş, nihayet böğürleri şişmiş. Bu hayvanlar, bir adamın yanın­dan geçtiğinde onun hoşuna gitmiş. Kalkmış onlardan bi­rini kesmiş. Bakmış ki içi boş. Başka birini daha kesmiş. Bakmış ki, o da öyle.

Bunun üzerine:

- Yuh olsun! diyerek (vaz geçmiş).[51]

Ashab-ı Kiram’dan Ebu’d-Derda (r.a.) şöyle der:

- Öğrenci olmadıkça, âlim olmazsın. Kendisiyle amel etmedikçe, ilimden dolayı âlim olmazsın. Hep münakaşacı olman, günahkâr olarak sana yeter. Hep Allah’ın rızasının dışında konuşman, yalancı olarak sana yeter.[52]

Ebu Hazim (rh.a.) şöyle demiş:

- Sende şu üç haslet olmadıkça âlim olamazsın:

(Mertebece) senden üstte olana karşı haddi aşmazsın.

Senden altta olanı küçümsemezsin.

Ve ilmine karşılık dünyalık almazsın.[53]

İlmiyle âmil olan ulemânın, rahmet olunmuş ümmet arasındaki değeri, yeri ve vazifesi böylece ortaya konulmuş oldu… Rasullerin varisleri ve ümmetin emniyeti olan ulemâ, muvahhid mü’minler için yol gösteren rehberler­dir… Hem kurtulmuş, hem de insanları kurtaran şahsiyet­lerdir… Tek güvendikleri, yalnızca kendisine kulluk yap­tıkları ve yalnızca kendisinden yardım bekledikleri Al­lah’dır… Âlemlerin Rabbi Allah’ın yardımı ve izniyle, Üm­met-i Merhume’nin rehberleri olan muvahhid ulemâ, her çağda hakkın yanında ve batılın karşısında, adaletin temsil­cileri, zulmü ortadan kaldırıcılar olmuşlardır… Rahmet olunmuş ümmetin mensubu olmanın gereği, Tevhid’i yü­celtmek şirki aşağılayıp yok etmektir… Allah’dan başka hiç kimseye kulluk yapmamak ve tağutu reddedip yalnızca Allah’a inanıp ibadet etmektir… Böylelerine müjdeler olsun ve ne mutlu onlara!..

Muhammed İbn Kays (rh.a.) anlatıyor:

Biri, Ebu’d-Derda’ya ölüm hâlinde iken geldi ve:

- Ya Ebu’d-Derda, bana bir şeyle va’z et! Olur ki Allah, onunla beni faydalandırır ve seni hatırlarım, dedi.

Ebu’d-Derda (r.a.), şöyle dedi:

- Sen Allah’ın rahmet ettiği bir ümmet içindesin! Beş vakit namaz kıl! Farz olan zekatı ver! Ramazan orucunu tut! Büyük günahlardan veya isyandan sakın! Sana müj­deler olsun![54]

 

 

 

 

 



[1]    Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Fiten, B.7, Hds.4278.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, B.34, Hds.4292.

Kuzâî, Şihâbü’l-Ahbâr Tercümesi, çev. Prof. Dr. Ali Yardım, İst. 1999, Sh.

189, Hds.623.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.4, Sh.410. Hakim, el-Müstedrek,

C.4, Sh.254 ve 444.

[2]    Bkz. Enbiya, 21/107.

[3]    Bkz. Ahzab, 33/21.

[4]    Bakara, 2/143. Hacc, 22/78.

[5]    Enbiya, 21/92.

[6]    Mü’minun, 23/52.

[7]    Zariyat, 51/56.

[8]    Fatiha, 1/5.

[9]    Kehf, 18/110.

[10] Âl-i İmrân, 3/8.

[11] Âl-i İmrân, 3/110.

[12] Âl-i İmrân, 3/104.

[13] A’raf, 7/181.

[14] Nahl, 16/36.

[15] Bakara, 2/213.

[16] Nisa, 4/165.

[17] En’âm, 6/48. Kehf, 18/56.

[18] Ahzab, 33/40.

[19] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Menakıb, B.18, Hds.42.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedail, B.7, Hds.20-23.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Menakıb, B.3, Hds.3854.

[20] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’r-Ru’ya, B.2, Hds.2374.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu Tabiru’r-Ru’ya, B.1, Hds.3896.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Ru’ya, B.3, Hds. 2144.

[21] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B.11 (Bab başlığında).

[22] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.17, Hds.223.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B.19, Hds.2822.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-İlm, B.1, Hds.3641.

Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.32, Hds.349.

Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.5, Sh.196.

Kuzâî, A.g.e., Sh.190, Hds.626.

İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail

Mutlu Vdğ. İst.1996, C.3, Sh.15, Hds.2753 (5705). İbnu’n-Neccar’dan.

İmam Hafız el-Munzirî, Hadislerle İslam -Terğib ve Terhib, çev. A. Muhtar Büyükçınar, Vdğ. İst. T.Y. C.1, Sh.126, Hds.7. İbn Hıbban ve Beyhakî-den.

[23] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.142, Hbr.39. Taberânî, Mu’cemu’l-

Evsat’ta “Hasen” isnad ile rivayet etmiştir.

İmam Muhammed b. Muhammed b. Süleyman er-Rudânî, Cem’u’l-Fevaid

-Büyük Hadis Külliyatı, çev. Naim Erdoğan, İst. T.Y. C.1, Sh.53, Hbr.198.

[24] Kehf, 18/110.

[25] Hadid, 57/25.

[26] Ankebut, 29/18.

[27] Ahzab, 33/39.

[28] A’raf, 7/158.

[29] İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir Karlığa – Dr.

Bedrettin Çetiner, İst.1986, C.12, Sh.6547-6548.

[30] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.21, Hds.4017. İbn Kesir, A.g.e., C.12, Sh.6548. İmam Ahmed İbn Harbel’den.

Not: Bu rivayette şu ziyade vardır:

“Allah Teâla:

- En çok korkulması gereken benim, der.”

[31] Beyhâkî, Kitabu’z-Zühd, çev. Enbiya Yıldırım, İst. 2000, Sh.69, Hbr.60.

Kuzâî, A.g.e., Sh.82, No 222.

[32] İmam Suyutî, A.g.e., C.2, Sh.38, Hds.1356(2441). Ahmed b. Hanbel,

Müsned, C.3, Sh.157’den.

İmam er-Rûdânî, A.g.e., C.1, Sh.53-54, Hds.203.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.138, Hds.29.

[33] Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailü’s-Sahabe, B.51, Hds.207. Taberânî,

Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail Mutlu, İst. 1997, C.2,

Sh.372, Hds.668.

[34] Bkz. Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İslam Hukuku Metodolojisi -Fıkıh

Usûlü-, çev. Prof. Dr. Abdülkadir Şener, Ank. 1986, Sh.334.

[35] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’ş-Şehadet, B.9, Hds.17.

Sünen-i Müslim, Kitabu Fedailu’s. Sahabe, B.52, Hds.211-216.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.38, Hds.2320.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Ahkam, B.27, Hds. 2362.

[36] Sünen-i  Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B.2, Hds.2785.

Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.17, Hds.227.

Taberanî, Mu’cemu’s-Sağir, C.1, Sh.352, Hds.262.

İmam Suyutî, A.g.e., C.3, Sh.370, Hds.3692(8839).Ebu Nuaym, Hilye’den.

[37] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.131-132, Hds.16. Bezzar ve

Taberânî, “Mu’cemu’l-Evsat”ta rivayet etmişlerdir.

İmam Suyutî, A.g.e., C.1, Sh.172-173, Hds.311 (545). Bezzar’dan.

 

[38] Tevbe, 9/122.

[39] İmam Kurtubî, el-Camiu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst.

1999, C.8, Sh.451.

[40] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B.51 (Bab başlığında).

[41] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B.51 (Bab başlığında).

[42] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.143, Hds.40. Hafız Ebu Bekir el-

Hatib, “Tarih”inde hasen isnad ile rivayet etmiştir. Ayrıca İbn Abdi’l-Berr

en-Nemirî, İlim bölümünde Hasan’dan sahih isnad ile mürsel olarak rivayet etmiştir. Yine el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.143-144, Hds.41’de Enes

(r.a.)’dan aynı hadis, Ebu Mansur ed-Deylemî, “Müsnedü’l-Firdevs”inde,

Esbahanî de kitabında rivayet etmişlerdir. Ayrıca Beyhakî, Fudayl b.

Iyaz’dan rivayet etmiş ve merfu olduğunu söylemiştir.

[43] Beyhakî, Kitabüz-Zühd, Sh.66, Hds.53. İmam Suyutî, A.g.e., C.3, Sh.46,

Hds.2820(5864). Taberânî’nin Mu’cemu’l-Evsat’ından ve Hakim’in

Müstedrek (C.1, Sh.92)’den.

[44] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.131, Hbr.16.

[45] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.27, Hbr.270.

[46] Hazret-i Emir Ali İbn Ebi Talib, Nehcü’l-Belaga, çev. Abdülbaki Gölpınarlı,

Kum-İran, 1989, Sh.418.

[47] Ahmed İbn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, çev. Mehmed Emin İhsanoğlu, İst.

1993, C.1, Sh.85, Hbr.276.

[48] Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu,

İst. 1986, Sh.49.

 

[49] İmam Gazalî, İhyâu Ulumi’d-Din, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. T.Y., C.1,

Sh.74.

[50] Beyhakî, Kitabu’z-Zühd, Sh.68, No 56.

[51] Abdullah İbnü’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekaik, çev. M. Adil

Teymur, İst. 1992, Sh.54, Hbr.198.

[52] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.29, Hbr.299.

[53] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.29, Hbr.298.

[54] Abdullah İbnü’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd, Sh.339, Hbr.1590.