NASÛH TEVBE İLE TEVBE EDENLER

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler, Allah’a kesin (Nasûh) bir tevbe ile tevbe edin. Olabilir ki Allah, sizin kötülüklerinizi örter ve al­tından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, pey­gamberi ve O’nunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeye­cektir. Nûrları önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar. Derler ki: ‘Rabbimiz, nûrumuzu tamamla, bizi bağışla. Şübhesiz Sen, her şeye güç yetirensin.”[1]

İmam Taberî (rh.a.), meşhur tefsirinde “Nasûh tevbe” ko­nusunda şu bilgileri vermektedir:

“Allah Teâlâ, bu ayet-i kerimede mü’minlere, günahlarını affetmesi ve ahirette cennetlerine koyması için kendisine sa­mimi bir şekilde tevbe etmelerini emretmektedir.

İmam Ömer (r.a.), Abdullah b. Mes’ud (r.a.), Abdullah b. Abbas (r.a.), Mücahid ve Dahhak’a göre, ayet-i kerimede zikre­dilen “Nasûh tevbe”den maksad, kulun işlediği günah için tevbe etmesi ve bir daha ona dönmemesidir.

Katâde ve İbn Zeyd’e göre ise, “Nasûh tevbe”den maksad, samimiyetle yapılan tevbedir.

Ayet-i kerimede, Allah’ın kıyamet gününde Peygamberini ve O’nunla birlikte iman edenleri rüsvay etmeyeceğini, onların nûrlarının ise önlerini ve sağ taraflarını aydınlattığını ve onların Rabblerinden, nûrlarının sonuna kadar devam etmesini isteye­ceklerini bildirmektedir.

Mücahid, Dahhak ve Hasan el-Basrî diyorlar ki:

-Kıyamet gününde mü’minler, münafıkların nûrlarının sön­düğünü görünce Rablerinden, kendi nûrlarının devam etmesini isteyeceklerdir. Ayet-i kerime bu hususu beyan etmektedir.

Mü’minlerin ahirette, abdest aldıkları organları parlayacak ve onları aydınlatacaktır.”[2]

İşledikleri günahlarından pişman olan, vaz geçen ve bir daha o günaha dönmemeye kesin karar veren kişi, üzerinde kul hakkı varsa, hak sahibisi ile helâlleştiği zaman “Nasûh tevbe” etmiş olur!.. Bu şartlarda tevbe eden ve ettiği tevbesinde sa­mimi olanı, Rabbimiz Allah affetmekte ve onları, tevbeden sonra katıksız iman ile salih amel işlediklerinden dolayı cennet ile mükâfatlandırmaktadır…

“Ancak tevbe edenler, iman edenler ve salih amellerde bulunanlar (onların dışındadır). İşte bunlar, cennete girecekler ve hiçbir şeyle zulme uğratılmayacaklar.

Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahmân (olan Allah, onu) kendi kullarına gayıbdan va’detmiştir. Şübhesiz O’nun va’dı yerine gelecektir.

Onda, boş bir söz işitmezler, sadece Selâm(ı işitirler). Sabah-akşam, onların rızıkları orda (bulunmakta)dır.”[3]

İhlâs ile tevbe eden imanlı kul, bütün günahlarından arın­mış ve tertemiz bir hâle gelmiş olur…

Abdullah ibn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Günahtan tevbe eden kimse, hiç günahı olmayan kimse gibidir.”[4]

Rabbimiz Allah, Nasûh tevbe edip de tevbelerinde samimi olan mü’min kullarını müjdelemektedir:

“Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslâm uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği em­redenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını (emir ve hükümlerini) koruyanlar, sen (bütün) mü’minleri müjdele.”[5]

İmam Kurtubî (rh.a.), bu ayetin tefsirinde şunları beyan eder:

“Tevbe edenler,” buyruğunda sözü edilen tevbe edenler, yüce Allah’a masiyet şeklindeki yerilmiş hâllerinden, övülmüş bulunan Allah’a itaat hâline dönenler demektir. Tâib (tevbe eden), dönen demektir. İtaate dönen ise, masiyetten dönenden daha faziletlidir. Çünkü itaate dönen kişi, böylelikle her iki özel­liği de bir arada gerçekleştirmiş olur.

“İbadet edenler,” itaatleriyle yüce Allah’ın rızasını gözeten itaatkârlar, “hamd edenler” her durumda Allah’a hamd eden, O’nun nimetlerini, O’na itaat uğrunda harcayan, O’nun hüküm ve kazasına razı olan kimselerdir.

“Seyahat edenler,” İbn Mes’ud, İbn Abbas ve başkalarından nakledildiğine göre, oruç tutanlar demektir.

Süfyan b. Uyeyne der ki:

-Oruç tutana, “seyahat eden” denilmesinin sebebi onun, yiyecek, içecek ve cinsel ilişki gibi bütün lezzet alınan şeyleri terk etmesinden dolayıdır.

Ez-Zeccac der ki:

-el-Hasen’in görüşüne göre “seyahat edenler” farz orucu tutanlar demektir. Oruçlarını devamlı sürdürenlerdir diye de açıklanmıştır.

Atâ ise der ki:

-Seyahat edenlerden kasıd, cihad edenlerdir.

Ebu Umâme’den rivayet olunduğuna göre, bir adam:

-Ya Rasulullah, bana, seyahat etmek için izin ver, demiş.

Rasulullah (s.a.s.):

“Ümmetimin seyahatı, yüce Allah’ın yolunda cihad etmek­tir!” buyurmuştur.[6]

Abdurrahman b. Zeyd: szeyahat edenlerin, hicret edenler olduğunu söylemiştir.

İkrime’nin görüşüne göre bunlar, hadis ve ilim talebi için yolculuk yapanlardır.

Bir diğer görüşe göre “seyayat edenler”den kasıd, Rabbleri­nin tevhidi, melekutu, O’nun yaratmış olduğu tevhid ve tazi­mi­ne delâlet eden ibret ve alâmetler üzerinde tefekkür edenler­dir.

“Rükû ve Sücûd edenler” yani, gerek farz namazlarında, ge­rek diğerlerinde rükû ve secdeye kapananlar.

“İyiliği emredenler” yani, Sünnet-i Seniyye’nin gereğini em­redenler, imanı emredenler diye de açıklanmıştır. “Kötülükten sakındıranlar.” Buradaki kötülükten kasdın, bid’at olduğu söy­lendiği gibi, küfür olduğu da söylenmiştir.

Buradaki iyilik ve kötülüğün (ma’ruf ve münkerin), her türlü iyilik ve kötülük hakkında umumî anlamı ile kullanıldığı da söy­lenmiştir.

“Allah’ın sınırlarını koruyanlar” yani, Allah’ın emirlerini ye­rine getiren ve O’nun yasaklarından uzak duran, kaçınanlardır.”[7]

Tevbe, bir iç inkılâbdır… Ayrıca iç inkılâbın dışa yansıması­dır… İçten ve dıştan gerçekleşen bir inkılâb olan tevbe, kişideki anlayış, inanç ve değerlerin değişmesidir… Kötü olanın, geriye gelmemek kaydıyla, iyi olanla yer değiştirmesidir tevbe… İyinin egemenliği, kötünün ömür boyunca mahkum kılınma­sıyla gerçekleşen tevbe, kesin kararlılık ve devamlı sabır ile ta­mam­lanır…

İyiliğin ne olduğunu, Rabbimiz Allah şöyle beyan buyurur:

“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Amma iyilik, Allah’a, ahiret gününe, Meleklere, Kitablara ve Peygamberlere iman eden, mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dile­nene ve kölelere (özgürlükleri için) veren, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ göste­renler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttakî olanlar da bunlardır.”[8]

Tevbe, bu iyiliğin kötülüğe egemen olmasıdır… İyiliğin, kötülüğe egemen olması, hem ferdî, hem ailevî ve hem de toplumsal olarak gerçekleşmesi gerekir… İyilik, bu üç cephede galib gelmeyecek ve bu üç cepheye egemen olmayacak olursa, tevbe sıhhatli bir şekilde yerine gelmez… Mü’min ferd, ferdî olarak iç âleminde tevbeye gerçekleştirebilir, fakat ailevî ve toplumsal olarak tevbenin şartlarına uygun iyiliğin kötülüğe egemen olması gündeme gelmezse, iç inkılâb dışa yansımamış olur… O zaman iç ve dış kavgası ortaya çıkar… İç inkılâbını gerçekleştiren ferd, dış inkılâbını gerçekleştiremezse, iç ve dış çatışmasında, ailenin ve toplumun ferde galib gelmesi kaçınıl­mazdır… Dışa karşı yenilen ferd, iç âleminde meydana getirdiği inkılâbdan vazgeçme durumuyla karşı karşıya gelir… Sabrı ölçüsünce direnir ve yalnız kalıştan dolayı bir an gelir ki, direnci biter, tükenir ve tekrar gerisin geri kötüye dönüş ortaya çıkar… O hâlde kötülüklerden Nasûh tevbe ile tevbe edenler, içlerini arındırdıkları gibi, dış dünyalarını, yani ailelerini ve toplumlarını da kötülükten arındırma mücadelesini vermeli ve aile toplumda da, iyiliğin kötülüğe egemen olması inkılâbını gerçekleştirmeli­dirler… Tevbelerinin sıhhatı için bu, kaçınılmaz bir şarttır…

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Günahın açıkta olanını da, gizlisini de terk edin. Çünkü günah kazananlar, yüklenegeldikleri nedeniyle karşılık göre­ceklerdir.”[9]

“İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların tâ kendileridir.”[10]

Muvahhid mü’minler, kendilerini günahın küçüğünden ve büyüğünden korumaya çalışırken, ailelerini de, içinde yaşadık­ları toplumu da bundan korumaya ve kurtarmaya var güçleriyle gayret edip çalışmalıdırlar…

“Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten ko­ruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Üzerinde oldukça sert, güçlü melekler vardır. Allah, kendilerine neyi emret­mişse ona isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirir­ler.”[11]

Mü’min müslümanlar, hem kendilerine, hem de yakın çev­relerinde bulunanları, kendilerini cehennem ateşine sokacak bütün batıl inanç, hâl ve hareketlerden alıkoymalıdırlar… Gü­nahların hem küçüğüne, hem de büyüğüne asla yaklaşmamalı ve bütün imkânlarını harcayarak onlardan uzaklaşmalıdırlar… Ayrıca onları ortadan kaldırmak için de olanca gayretleriyle ça­lışmalıdırlar… Günah işlememek için ne kadar çaba gösteri­yorlarsa, günaha sebeb olan şeylerin de ortadan kalkması için ondan daha fazla çaba sarfetmelidirler… Çünkü günahın se­beb­leri ortada iken, bugün olmazsa, yarın onlara meyletme du­rumu ortaya çıkabilir. Kendileri meyletmezler ise, yakınları mey­ledebilir ve günah işleyebilirler… O hâlde, günah ve haram olanları ile onlara sebeb olacak her ne var ise, ortadan kaldırıl­ması lazımdır… Bunun için mü’min müslümanların el birliği, gönül birliği, söz birliği ve hareket birliği yapmaları kaçınılmaz­dır… Akîde birliği, usûl birliği ve hedef birliği sağlanarak, birlikte davranmakla iyiliklerin, kötülüklere egemenliği sağlanır ve kö­tülükler bir daha geri gelmemek üzere mahkum edilebilinir!..

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Helâk edici yedi şeyden çekininiz!”

Sahabîler:

-Ya Rasulullah, bu yedi şey nedir! diye sordular.

Rasulullah:

“Allah’a şirk koşmak,

Sihir yapmak,

Allah’ın haram kıldığı bir canı öldürmek, haklı öldürülen müstesna,

Riba (faiz) yemek,

Yetim malı yemek,

Düşmana hücûm sırasında savaştan kaçmak,

Zinâdan kal’aya girmişcesine korunmuş olup hatırından bile geçirmeyen mü’min kadınlara zinâ iftirası atmak.” bu­yurdu.[12]

Sehl b. Sa’d (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Küçük görülen günahlardan sakının! Çünkü bu günahların durumu şuna benzer:

Bir topluluk, bir vadide konaklamışlar. Ekmeklerini pişir­mek için her biri birer çalı-çırpı getirmiş, böylece yeterli odunu toplamışlar. İşte küçük gibi görünen günahlar da böyledir. Bi­rike birike sahibini helâka götürür.”[13]

Enes b. Malik (r.a.) şöyle demiş:

-Sizler, muhakkak birçok ameller yapmaktasınız ki onlar, sizin gözlerinizde kıldan incedir. Şu muhakkak ki bizler, Rasulullah (s.a.s.) zamanında onları helâk edici günahlar sayar­dır![14]

Enes b. Malik (r.a.)’ın beyan ettiği özellikte olan en hayırlı nesil ve selefimiz Ashab-ı Kiram’ın hassasiyetiyle hareket edip, günahın küçüğünden de, büyüğünden de arınan ümmet, kur­tuluşu erer…

Rabbimiz Allah:

“Haber ver kullarıma, şübhesiz Ben, Ben bağışlayanım, esirgeyenim.”[15] diye buyurup kullarını tevbeye ve istiğfâra davet etmektedir…

Şeddad ibn Evs (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Seyyidu’l-İstiğfâr (yani istiğfar duâlarının ulusu), Allah’dan şöyle mağfiret dilemektir:

Allahım, benim Rabbim Sensin. Senden başka ilâh yoktur. Beni, Sen yarattın. Ben, Senin kulunum ve gücüm yettiği kadar ezelde Sana verdiğim ahd ve va’d üzere sabitim. İşlediğim gü­nahların şerrinden Sana sığınırım. Bana, ihsân eylediğin ni­metlerini i’tiraf ederim, günahımı da i’tiraf ederim. Benim gü­nahlarımı mağfiret eyle! Şu muhakkak ki, günahları Senden başkası mağfiret edemez!”

Rasulullah buyurdu ki:

“Bu Seyyidu’l-İstiğfar duâsını, her kim kalbiyle sevab ve fa­ziletine kesin inanarak gündüz okur da o gün akşama girmeden önce ölürse, o kimse cennet ehlindendir. Her kim de sevab ve faziletine kesin inanarak bunu, geceleyin okur da sabaha girme­den evvel ölürse, o kimse de cennet ehli zümresindendir.”[16]

Bu imanla ve bu samimiyetle Nasûh tevbe eden mü’min ve salih kulların bu güzel amelinden razı olan Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:

“Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulu­nup davranan başka. İşte onların günahlarını Allah, iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

Kim tevbe eder ve Salih amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a döner.

Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.

Onlar, kendilerine Rablerinden ayetler hatırlatıldığı za­man, onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalma­yanlardır.

Ve onlar: ‘Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi, takva sa­hib­lerine önder kıl’ diyenlerdir.

İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde ye­rinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve se­lâmla karşılanırlar.

Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. O, ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir konaklama yeridir.”[17]

 

 



[1]    Tahrim, 66/8.

[2]    Et-Taberî, A.g.e., C.8, Sh.359.

[3]    Meryem, 19/60-62.

[4]    Sünen-i İbn Mace, Kitabü’z-Zühd, B.30, Hds.4250.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.6, Sh.134, Hbr.19. Taberânî ve Beyhakî’den.

[5]    Tevbe, 9/112.

[6]    Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B.6, Hds.2486.

[7]    İmam Kurtubî, A.g.e., C.8, Sh.417-419.

[8]    Bakara, 2/177.

[9]    En’âm, 6/120.

[10]   Hucurat, 49/11.

[11]   Tahrim, 66/6.

[12]   Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Vesâyâ, B.24, Hds.29.

Kitabu’l-Muharribin, B.30, Hds.48.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.38, Hds.145.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Vesâyâ, B.10, Hds.2874.

Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Vesâyâ, B.12, Hds.3652.

[13]   Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir, C.2, Sh.321, Hds.622.

İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı, C.2, Sh.144-145, Hds.1586(2916). Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.1, Sh.402,-503. C.5, Sh.331′den.

Ayrıca bkz. Münâvî, Feyzu’l-Kadir, C.3, Sh.127, Hds.2916.

[14]   Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.32, Hbr.79.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.5, Sh.108, Hbr.8. Ahmed b.Hanbel, sahih isnad ile rivayet etmiştir.

[15]   Hicr, 15/49.

[16]   Sahih-i Buhârî, Kitabu’d-Daavat, B.1, Hds.2.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.110, Hds.5070.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Daavat, B.14, Hds.3615.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Duâ, B.14, Hds.3872.

Sünen-i Neseî, Kitabu’l-İstiaze, B.57, Hds.5487.

İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.277, Hds.620.

İmam Nesâî, Amelu’l-yevmi ve’l-Leyle, C.1, Sh.157, Hds.19-20.

[17]   Furkan, 25/70-76.