“DAĞILIP AYRILMAYIN!”

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılma­yın!([1])

Allah’a ve Rasulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabre­din! Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.([2])

Zeyd b. Erkam (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Dikkat edin! Ben, sizin aranızda iki ağır yük bırakı­yorum. Bunların biri, Allah (Azze ve Celle)’nin Kitabı’dır. O, Allah’ın ipidir. Her kim ona tabi olursa, doğru yolda ve kim terk ederse, dalâlette olur.”([3])

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle der:

- “Topluca Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” buyruğu, cemaat olun demektir.([4])

Hangi kavimden, hangi renkten, hangi dilden ve hangi bölgeden olursa olsunlar, İslâm Milleti’nin mensubu ol­muş, iman kardeşleri muvahhid mü’minlere verilen ilâhî bir emirdir bu!.. Bütün ümmet, Allah’ın ipi olan Kur’ân-ı Kerim’e hep beraber sımsıkı sarılacak, dağılmayacak ve bir-birlerin kıymetini bilecekler… Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat edecek, aralarındaki bütün problemlerini İslâm’a göre çözecekler… Kavimlerini, aşiretlerini, kabilelerini, ırklarını, renklerini ve dillerini, ön plana çıkarıp birbirlerine üstünlük sağlamaya kalkışmayacak, ırkçı-milliyetçi duygularla ha­reket etmeyecekler!..

Eğer böyle bir hataya düşecek olurlarsa, onlar için kor­kunç bir felâket vardır… Cemaat oluştaki rahmet, ayrılık azabına döner!.. Böyle olursa, büyük bir yılgınlığa düşer ve ümmetin gücü-kuvveti tükenir, birliği dağılır… Böylece güçsüzleşir ve düşmanlarına yenilip yem olurlar… Param­parça parçalanır ve birbirine düşerler…

Bu felâketin baş sebebi de, ırkçı-milliyetçiliktir… İslâm olmuş kavimler, iman kardeşi oldukları diğer kavimlerden, sadece kavmiyet, yani ırkçı-milliyetçi duygularla ayrılacak olurlarsa, ümmet parçalanmış olur!.. Dünya hakimiyetini elinde tutan İslâm Milleti, ırkçı-milliyetçi hareketler tara­fından paramparça oldu, her parçası birbirine düşman ke­sildi…

İslâm düşmanları, dün aynı şeytanî tuzakla ümmeti parçaladılar, bugünde aynı şeytanî tuzağı kullanmakta­dırlar… Onların şeytanî tuzağı, birbirlerinin iman kardeşleri olan müslüman kavimleri, ırkçı-milliyetçi anlayışlarla, ya-ni ulusalcılık hareketiyle birbirinden koparmak, din ba­ğının yerine kan bağını esas kabul etmektir… Maalesef İs­lâm düşmanlarının bu şeytanî tuzaklarına, cehalet, gaflet ve ihanet sonucu bir çok kavimler korkunç bir şekilde düştü-ler… Öyle bir düştüler ki, Allah’ın kendilerini kardeş ilân ettiği müslüman kardeşine silah çekip katliâm girişimle­rinde bulundular!..

İslâm Milleti’nin mensubları olan muvahhid mü’min-ler, İslâm düşmanlarının bu şeytanî tuzağının far­kına var-malı ve bu tuzağa düşmemelidirler… Ayrıca bu tuzağa dü-şen diğer insanları, kavimleri ve kabileleri uyar­malı, onlara dosdoğru yolu gösterip yanlıştan vazgeçmele­rini sağlama-lıdırlar!.. Bu, her muvahhid mü’minin vazife­sidir… Bu va-zife hakkıyla yapılacak ve iyi bir sonuç alına­cak olursa, düşmanlar tarafından dağıtılan ve parçalanan İslâm Milleti, yeniden bir araya gelip birliğini kurmaya çalışır…

“Su uyur, düşman uyumaz!” gerçeğini iyice idrak eden ve hiç unutmayan muvahhid mü’minler, ümmet birliğini istemeyen ve İslâm Milleti’ni parçalamaya çalışan çağın süper müstekbir tağutî güçlerine karşı çok uyanık, sabırlı ve dirençli olmalıdırlar…

En hayırlı neslin yaşadığı ”Asr-ı Saadet”te, çağın İslâm düşmanları olan süper tağutların selefleri olanlar, muvah-hid mü’minlerden oluşa ümmeti parçalamak için aynı şey-tanî tuzağı kullanmışlardı… Müslüman olmuş kavimleri ve kabileleri birbirine düşürmek, böylece İslâm Milleti’ni bölüp yok etmek, onların en büyük emeli olmuş­tur…

İbn İshak (r.a.) anlatıyor:

Şe’s b. Kays, yaşı ilerlemiş ihtiyâr bir yahudî kişi idi, Küfrü büyük, müslümanlara şiddetli kindar olan bir kimse idi.

Rasulullah (s.a.s.)’in Evs ve Hazrec’den olan ashabın­dan bir topluluğun yanına, onların toplanmış olduğu bir  mecliste konuşurken geldi ve cahiliyyette aralarında düş­manlığın olmasından sonra ülfet ve cemaatlarına, İslâm üzere aralarının iyi olmasına kızdı. Sonra gelip şöyle dedi:

- Beni Kayle’nin cemaatı bu memlekette toplanmıştır. Hayır, vallahi, onların cemaatı ve eşrafı oralarda toplan­dıkları zaman biz, onlarla hiçbir zaman karar kılamayız.

Sonra o, yahudîlerden yanında olan genç bir kişiye emretti ve şöyle dedi:

- Onlara git ve onlarla birlikte otur. Sonra “Buâs Günü”nü ve ondan önce geçen şeyleri anlat. Onun hak­kın-da söylemiş oldukları şiirlerden bazılarını onlara oku!

Buâs Günü, bir gündür ki, onda Evs ve Hazrec (sava­şıp) birbirini katletmişler ve o gün zafer, Hazrec’e ve karşı Evs’te idi.

O genç de, bu emrini yerine getirdi. Bu esnada millet konuştu, münazaa ettiler ve birbirine karşı tefahür ettiler. Nihayet iki kabileden binekler üzerinde olan iki adam ka­pıştı. Bunlar, Evs’den Beni Harise b. Harsi’den biri olan Evs b. Kayzî,dir. Biri de, Hazrec’den Beni Seleme’den biri olan Cabbâr b. Sahr’dır.

Bu ikisi, birbirine karşı söz düellosuna giriştiler. Sonra o ikisinden biri, diğerine şöyle dedi:

- Eğer dilerseniz, başa dönelim!

Bunun üzerine iki fırka birden gazablandı ve:

- Yapalım! Buluşma yerimiz, Zahire olsun. Silaha sarı­lınız! Silaha sarılınız! dediler ve o Harre’ye çıktılar.

Bu haber, Rasulullah (s.a.s.)’e vardı ve beraberindeki Muhacirler’den olan ashabıyla birlikte çıktı. Onların ya­nına geldi ve şöyle dedi:

“Ey müslümanlar topluluğu, Allah’dan sakınınız! Al­lah’dan  sakınınız! Allah, sizi İslâm’a hidayet ettikten, sizi, O’nunla şereflendirdikten, sizden cahiliyyet durumunu İslâmiyet’le kestikten, O’nunla sizi küfürden kurtardıktan ve O’nunla sizin kalbinizi telif ettikten sonra, ben, sizin aranızda bulunduğum hâlde cahiliyyet dâvâsıyla mı birbi­rinize düşeceksiniz?”

Bunun üzerine millet anladı ki o, şeytandan bir ifsad, bir vesvesedir ve kendi düşmanlarından bir hiledir. Böylece ağlaştılar. Evs’den ve Hazrec’den adamlar, birbirinin boy­nuna sarıldılar. Sonra Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte söz din-ler ve itaat eder olarak oradan ayrılıp gittiler.

Allah onlardan, Allah’ın düşmanı Şe’s b. Kays’ın hilesi-ni söndürmüştü. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Şe’s b. Kay-s’ın ve yaptığı şeyin hakkında şu ayetleri inzâl buyurdu:

De ki: ‘Ey Kitab Ehli, Allah, yaptıklarınıza şahid iken, ne diye Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?

De ki: ‘Ey Kitab Ehli, sizler, şahidler olduğunuz hâlde, ne diye iman edenleri Allah yolundan –onda bir çarpıklık bulmaya yeltenerek- çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah, yap-tıklarınızdan gafil değildir.” (Âl-i İmrân, 3/98-99)

Allah, Evs b. Kayzî ile Cabbâr b. Sahr ve o ikisiyle bir­likte kavimlerinden olan kimseler hakkında (ki onlar, yap­tıklarını Şe’s’in cahiliyyet içinden onlara bulaştırdığı şey yüzünden yapmışlardı.) şu ayetleri indirdi:

Ey iman edenler, eğer kendilerine Kitab verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınız­dan sonra tekrar küfre döndürürler.

Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun Rasulü içinizdeyken nasıl oluyor da inkâr ediyorsunuz? Kim Al­lah’a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir.

Ey iman edenler, Allah’dan nasıl korkup sakınmak ge­rekiyorsa, öylece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılma­yın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz, düşmanlar idiniz. O, kalblerinizin arasını uzlaştırıp ı-sındırdı ve siz, O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladı­nız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki, hidayete erersiniz diye, Allah size ayetlerini böyle açıklar.

Sizden, hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kö-tülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.

Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır. (Âl-i İmrân, 3/100-105)([5])

İslâm düşmanları, her çağda İslâm Milleti için ırkçı-milliyetçi şeytanî tuzaklarını hazırlamış, onu bölüp parça­lamaya çalışmıştır… Zaman zaman başarılı olmuş ve İslâm Milleti’ni oluşturan kavimler, bu şeytanî planın farkına varmadan tuzaklarına düşmüş, iman kardeşiyle kavga edip savaşmıştır… Bazen kavmiyet dâvâsı, bazen vatan dâvâsı, bazen de şehircilik ve bölgecilik milliyetçiliği olarak ortaya çıkan bu şeytanî tuzağın parçalanıp yok edilmesi için Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ni işlemek gerekir…

Yahudînin körüklediği Evs ve Hazrec arasındaki ırkçı-milliyetçi duyguları, Allah korkusuyla ve iman gücüyle gideren Rasulullah (s.a.s.)’in vazifesini, O’nun ve bütün Peygamberlerin varisleri olan muttaki ulemâ yerine getir­melidir…

“Muttaki âlimler, Peygamberlerin mirasçılarıdır. Şüp­hesiz Peygamberler, ne altın, ne de gümüş miras bırakırlar. Peygamberler, miras olarak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim, Peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.”([6])

İslâm Milleti içinde “Vilayet-i Fakîh” makamında olan mücahid ve muttaki ulemâ, “Hakka davet eden, iyiliği em­reden ve kötülükten nehyeden” bir ümmet, yani vazifeli bir topluluktur… Muttaki İslâm ulemâsı, İslâm Milleti’nin birlik ve beraberliğini sağlamak için ellerinden gelen bütün gayreti sarfetmelidirler… Ümmeti parçalamaya yönelik bütün şeytanî ve tağutî hareketlerin karşısında durmalı, bu konuda mü’min müslümanları uyarmalı, bilgilendirmeli­dirler… Müslüman kavimler, iman bağıyla, İslâm bağıyla birbirine bağlanıp, Allah’ın ipi olan Kur’ân-ı Kerim’e sımsı-kı sarılırken onları, ırkçı-milliyetçi duygularla birbirinden koparmak isteyen her türlü ihanet hareketlerinin yok ol-ması, ve mü’minlerin kardeşliğinin pekişmesi için çalışmalı, bu­nun için gereken gayreti göstermelidirler…

Arfece (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Hiç şüphesiz bir şeyler olacak. O hâlde her kim, bu ümmet derli toplu iken onun işini dağıtmak isterse, kim olursa olsun hemen kılıçla onu vurun.”([7])

Arfece (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“İşiniz, bir adam üzerinde toplu iken kim sizin sopanızı yarmak isterse, veya cemaatinizi dağıtmak isterse, onu he-men öldürün.”([8])

Hadisin şerhinde şunlar beyan edilmiştir:

“Sopanızı yarmak” tabiri, cemaatı dağıtmaktan kinâ­yedir. Yani sizin cemaatınızı yarılmış sopanın dağıldığı gibi birbirinden ayırmak isterse, onu vurun demektir. Cemaatın birbirinden ayrılıp dağılması, anlaşamamak ve birbirini sevmemekle olur.

Hadis-i Şerif, hükümdar aleyhine ayaklanan veya müslümanların birliğini bozmak isteyen bir kimsenin öl­dü-rülmesini emretmektedir. Böylesi, evvelâ nasihatle yola getirilmeye çalışır. Vazgeçmezse, kendisi ile çarpışır. Öl­dür-meden şerrinden kurtulunmazsa, öldürülür.”([9])

İslâm Milleti’ne karşı düşmanlık yapıp savaşan ve on­ları bölüp parçalayıp yok etmek isteyenlere karşı, Emirü’l-mü’minin İmam Ömer İbnü’l-Hattab (r.a.), çok sert dav­ranmıştı… Onun sert davranışı, İslâm düşmanlarını kor­kutmak, onların belini kırmak ve bir daha ümmete karşı savaşma konusunda kendilerinde cesaret bulmasınlar için-di… Onun, kendilerine karşı sert davrandığı İslâm düş­man-ları, onlarla kan bağları olan akrabalarından Mekke müş-rikleri idiler…

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor:

Müslümanlar, (Bedir savaşı sonunda) esirleri aldıktan sonra Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekr’le Ömer’e:

“Bu esirler hakkında reyiniz nedir?” diye sordu.

Ebu Bekr:

- Ya Rasulullah, bunlar, amcaoğulları ve akrabadırlar. Ben, onlardan fidye alman fikrindeyim. Bu suretle küffâr üzerine kuvvetimiz olur. Umulur ki Allah, onları İslâm’a hidayet buyurur, dedi.

Bundan sonra Rasulullah (s.a.s.):

“Sen ne fikirdesin ya İbnü’l-Hattab?” diye sordu.

(Ömer diyor ki:)

Ben:

- Hayır, vallahi ya Rasulullah, ben, Ebu Bekr’in fik­rin-de değilim.

Lâkin ben, bize müsaade buyursan da, şunların bo­yun-larını vuruversek fikrindeyim. Ukaly (Akîl)’e karşı (kardeşi) Ali’ye müsaade buyurmalısın ki, onun boynunu vursun. Bana da, filana (bir yakınına) karşı müsaade bu­yurmalısın, ben de onun boynunu vurmalıyım. Zirâ bun­lar, küfrün imamları ve eşrafıdırlar, dedim.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekr’in söyledi­ğine meyletti. Benim söylediğimi beğenmedi.([10])

İmam Ahmed b. Hanbel (r.a.)’in rivayetinde Emirü’l-mü’minin İmam Ömer İbnü’l-Hattab (r.a.), şunları da söy-lemiştir:

- Hamza’ya da, filan kardeşini ver ki Hamza, onun boynunu vursun! Tâ ki Allah, bizim kalblerimizde müş­rik-lere karşı bir yumuşama kalmadığını bilsin. (Ortaya çık-sın)([11]).

Muvahhid mü’minlere hiçbir şey, Allah’dan, O’nun Rasulü’nden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli değil­dir!.. Onlar, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in sevgisini her şey-den, hatta canlarındanda yüce tutarlar… Onlar, İslâm’ın kadrini, diğer kadirlerden daha yüksek görür ve değer ve­rirler…

Muvahhid mü’minler, her zaman ve her mekânda İs­lâm Milleti’nin birlik ve beraberliğini sağlamak için bü­tün imkânlarını harcarlar… Mü’min müslümanları, halk­lara, uluslara ve ırklara bölüp ayırmak isteyen bütün şey­tanî ve tağutî güçlere karşı mücadele ederler… Her türlü bölücü teröre karşı sert tavır alır, İslâm Milleti’nin bütün­lüğünü sağlamaya gayret ederler…

Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in şu emirlerini hiç unutmaz ve ümmeti bölen ırkçı-milliyetçi akımlara karşı uyanık olup onları önlemeye çalı­şırlar!..

1) İbn Abbas (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah’a, insanların en sevimsiz olanı üç sınıftır:

Harem içinde zulüm ve haksızlık eden.

İslâm camiası içinde cahiliyyet adetini araştırıp, onu bulup yaşatmak isteyen (mürteci).

Haksız yere dökmek için ma’sum bir kişinin kanını külfetle araştıran.”([12])

2) Ebu Katâde (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ümmetimin helâki üç şeydedir:

Kaderi yalanlamak,

Irkçılık dâvâsı gütmek,

Tahkîk etmeksizin dinî konuları nakletmek.”([13])

3) Ebu Malik el-Eş’arî (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Ümmetimde cahiliyyet adetlerinden kalma dört şey vardır ki, onları terk edemezler.

(Bunlar):

Asaleti ile övünmek,

Neseblere ta’n,

Yıldızlarla yağmur isteme,

Ve niyâha (ölü için feryad ederek ağlama)dır.”([14])

“Onları terk edemezler” sözünden murad: Tamamiyle terk edemezler, demektir. Çünkü bunları, müslümanlardan bir tâife terk ederse, başka bir tâife yapmakta devam eder.([15])

4) Cabir b. Abdullah (r.anhuma)’dan:

Rasulullah (s.a.s.), (Vedâ Hutbesi’nde) şöyle buyurdu:

“Şüphesiz ki, sizin kanlarınız ve mallarınız, şu belde­nizde, şu ayınızda, şu gününüzün hürmeti gibi birbirinize haramdır.

Dikkat edin!.

Cahiliyyet işlerine aid her şey ayağımın altına kon­muştur!

Cahiliyyet devrinin kan dâvâları sakıttır. İlk iskat etti­ğim dâvâ, İbn Rabiate’bni’l-Haris’in kan dâvâsıdır. İbn Rabia, Beni Said kabilesinde süt anaydı. Onu, Hüzeyl kabi­lesi öldürdü.

Cahilliyet devrinin  ribâsı da sakıttır. İlk iskat ettiğim ribâ, bizim (yani) Abbas b. Abdulmuttalib’in ribâsıdır. Bu ribânın hepsi mutlaka sakıttır…”([16])

İslâm Milleti ,yegâne önderi ve hayat örneği Rasulullah (s.a.s.) gibi, cahiliyyete aid her ne varsa ayaklarının altına almalıdır!..

İşte o zaman, onlar için yegâne Rabbimiz Allah’ın va’dı gerçekleşir:

Allah,içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulu­nanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korku­larından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır.([17])

Dâvâmızın başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd etmektir.

 

 

 

 

 



[1])   Âl-i İmrân, 3/103.

[2])   Enfâl, 8/46.

[3])   Sahih-i Müslim, Kitabu Fedaili’s-Sahabe, B.4, Hds.37.

Sünen-i Dârimî, Kitabu Fedaili’l-Kur’ân, B.1, Hds.3319-3320.

[4])   İmam Kurtubî, A.g.e., C.4, Sh.311.

[5])   İbn Hişam, A.g.e., C.2, Sh.257-260.

İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh.120-122.

Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh.77-78.

Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir, C.2, Sh.87, Hbr.421.

et-Taberî, A.g.e., C.2, Sh.327.

[6])   Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.17, Hds.223.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B.19, Hds.2822.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-İlm, B.1, Hds.3641.

Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.32, Hds.349.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.26, Hds.7. İbn Hıbban ve   Beyhakî’den.

[7])   Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.14, Hds.59.

Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimi’d-Dem, B.6, Hds.4007-4009.

et-Taberî, A.g.e., C.2, Sh.333.

[8])   Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B.14, Hds.60.

Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimi’d-Dem, B.6, Hds.4010.

[9])   Ahmed Davudoğlu, A.g.e., C.9, Sh.24.

[10])   Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.18, Hds.58.

İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh.259.

[11])   İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, C.3, Sh.447. Ahmed b. Hanbel’den.

İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh.259.

[12])   Sahih-i Buhârî, Kitabu’d-Diyet, B.8, Hds.21.

[13])   Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir, C.1, Sh.406, Hds.305.

Ayrıca bkz. Mu’cemu’l-Evsat, C.4, Sh.336, Hds.3579.

[14])   Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cenaiz, B.10, Hds.29.

İmam Suyutî, A.g.e., C.1, Sh.264, Hds.516 (913). Ahmed b. Hanbel,  Müsned, C.5, Sh.342-344′den.

[15])   Ahmed Davudoğlu, A.g.e., C.5, Sh.151-152.

[16])   Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Hacc, B.19, Hds.147.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Menasık, B.84, Hds.3074.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Menasik, B.56, Hds.1905.

[17])   Nur, 24/55.