İyilik Üzere Yardımlaşmak

“İman edip salih amellerde bulunanlar ise, işte onlar da, yaratı İm şiarın en hayırhsıdır.

Rabbleri katında onların ödülleri, içinde ebedî kalı­cılar olmak üzere altmdan ırmakla akan Adn cennetleri­dir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O’ndan ra­zı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden içi titreyerek korku duyan kimse içindir.[1]

Rabbimiz Allah tarafından yaratılmışların en hayırlı­sı ve en iyisi, iman edip imanın gereği olan salih ameîi işleyenlerdir…

İman edenler için daha iyi ve daha hayırlı, aynı za­manda kendilerini can yakıcı bir azabtan kurtaracak olan ticaret de şudur:

1) Allah’a ve Rasulü’ne iman etmek,

2) Mallarıyla ve canlarıyla Alİah yolunda cihad et­mek.[2]

İyilik, iman edilmesi gerekli olanlara inanmak, dos­doğru namaz kılmak, zekatı vermek, ahidlerine sadık kalmak, helâldan kazandığını yine Alİah yolunda helâl yerlere infak etmek, çokça sabretmek olarak beyan edilir bir ayet-i kerimede. Yine aynı ayetin sonunda iyilerin, sa­dıklar ve müttakiler olduğu beyan edilir… [3]

Mü’min muvahhidler, iyilik ve hayır üzere olan muttaki şahsiyetlerdir. Onlar, aynı zamanda her hâl-u kârda adalet üzeredirler… İyilik, hayır ve adalet üzere ol­mak, mü’min muvahhidlerin en açık özelliklermdendir… Onların şahsiyeti, bunlarla yoğrulmuştur… Onlar, iyilik, hayır ve adalet ile anılırlar.

Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler, adil şahidler olarak Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz sizi, ada­letten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakın­dır. AHah’dân korkup sakının. Şübhesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.[4]

Ve yine şöyle buyurur Rabbimiz Allah (c.c); “Ey iman edenler, kendiniz, anne, baba ve yakınları­nız aleyhinde bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun, çünkü Alİah, onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dö­nüp heva (tutkular)imza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şübhesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.[5]

Şahidlik yaparken, yani İslâm Devleti’nde Allah’ın hükmüyle hükmeden İslâm kadısının huzurunda mahke­meye davet edildiğimiz zaman, ilâhî adaletin gerçekleş­mesi için Allah’ın emrettiği adil şahidlik yapmalıyız… Bu şahidliğimiz, kendimizin veya en yakınlarımızın aleyhine bile olsa, bunu yapmaktan çekinmemeliyiz… Madem ki, mü’min muvahhidlerdeniz, madem ki, yeryüzünün yegane adalet nizamı olan dinimiz İslâm’ın yaşamasını istiyoruz, madem ki, mü’min müslümanların, yani İslâm toplumu­nun sağlık ve selametini arzu kılıyoruz ve madem ki, Al­lah’ın nizamına göre suç sayılan, günah olan bir hâl ve ha­rekette bulunmuşuz,   o   halde   İslâm’ın   hakim   olduğu

Daru’l-İslâm’da, suçumuza karşı İslâm’ın verdiği cezaya nza gösteriyoruz… Bu razı olmak hâli, imanımızın bir ge­reğidir… Çünkü İslâm Şeriatı, Şeriata göre suçlu olan parmağı keserken parmak acımaz, baş keserse, göz yaşı akmaz… Amma Allah’ın arzında, Allah’ın kanunları tadbik edilirken hâl budur, yoksa tağutlarm hakim olduğu ve Allah’ın hükümleriyle hükmedilmeyen, müstekbir tağutlarm hakim, mü’min müslümanların mahkum olduğu bir Daru’I-Harb’de durum bu olmamalıdır… Orada bir mazlumu, bir müstaz’af mümin müslümanı, zalimlerin, müstekbir tağutlarm ellerinden kurtarmak için ne gereki­yorsa yapılır, yapılmalıdır…

Bunu, şunun için anlattık ki, nasıl ki, şahidliğimizde adi! davranmamız lazımsa, yardım etme hususunda da a-dil olmamız gerikir… Yardım edilecek insan, ister en ya­kınlarımızdan olsun, isterse hiç tanımadıklarımızdan ol­sun, İslâm’a göre yardım şartlan oluşmuş ise, yardım edi­lir… Eğer yardım şartlan oluşmamış ise, anne, baba, kar­deş, emmi, dayı, hala, teyze, dede, nene ve çocuklarımızla hanımımız dahi olsa ona yardım edilemez… Yapılacak yardım, iyilik ve takva üzere olunduğu müddetçe yapıl­malı, fısk ve fücur üzere olunursa, kesinlikle yardimlaşıl-mamalıdır…

Yegane Rabbimiz Alîah, şöyle buyurur:

Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarından doayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya (teca­vüze, saldırıya) sürüklemesin, iyilik ve takva üzere (ko­nusunda) yardımlasın, günah ve haddi aşmada yardım-laşmayın ve AUah’dan korkup sakının. Gerçekten Allah’ın azabı çetindir.” [6]

İyilik ve takva üzere olmak, yardımlaşmanın şartı­dır… Mü’min müslümanlardan kim olursa olsun, bizleri i-yilik ve takva üzere olmak kaydıyla yardımlaşmaya davet ederse, böyle bir ihtiyacı olmuşsa, hemen yardımına koş­malı ve ihtiyacını gidermeye çalışmalıyız…

İyilik ve takva, Rabbimiz Alİah (c.c.)’nin ve Rasulullah (s.a.s.)’in emrettiği, işlenmesinden razı olduğu hâl ve hareketlerin bütünüdür… Sağlam imandır, salih ameldir, Allah yolunda infak ve cihaddir!..

Demek ki, mü’min müslümanlar, ancak iyilik ve tak­va üzere birbirine yardımcı olabilirler, yoksa herhangi bir günahın işlenmesinde veya haddi aşmada asla yardımcı olamayacakları gibi, birbirilerini bu konuda engellemek de, ayrıca bir vazifedir… Günah işleyeni, kötülük yapanı hemen engellemek lazımdır… Böyle bir durumda olan ki­şilere ve olaylara, elimizle, dilimizle karşı koyup, o kö­tülük yapanlara ve kötülüğe engel olup yok olmasına ça­lışmalıyız… Buna gücümüz yetmiyorsa, en azından kalbi­mizde onlara karşı kin duymalı ve nefret edip, kendile­riyle ilişkimizi kesmeliyiz..[7] Islah olmaları için yaptığı­mız kalî ve fiilî dualarımızın sonunda ıslahları mümkün olmuyorsa, onlara karşı durmalı, en azından kin duymalı ve ilişkilerimizi tamamiyle dondurmahyız…

Mazlum mü’min müslüman kardeşlerimize yardım etmek, şartlar dahilinde boynumuzun borcudur. Eğer müslüman kardeşimiz zalimse, onu zulümden alıkoymak ve onun zulmüne engel olmak, onun için yapacağımız en büyük yardımdır…

Enes b. Malik (r.a.)’m rivayetiyle önderimiz Rasulul-lah (s.a.s.), şöyle buyurur:

“Sen, müslüman kardeşine, ister zalim olsun, ister mazlum olsun yardım et!”

Bir adam:

Ya Rasulullah, müslüman kardeş, mazlum olduğu zaman ona yardım ederim. Fakat o, zalim olduğu zaman ben, ona nasıl yardım ederim, bana heber ver?, dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Onu, zulümden ayırırsın, yahud onu zulümden men’edersin. İşte bu men’etmek, ona yardımdır.” Buyur” du.[8]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), yardımlaşmanın usulu-nu böylece biz mü’min muvahhidlere öğretmiş oldu…. Zalime yardım, zulmünü engellemektir.

Zulüm işlemede zalime yardım etmek, en büyük teh­like olup; imanlı bir kişinin imanını sakatlar, kendisini İs­lâm dairesinden dışarı çıkarır!…

Ebu Hatim et-Taberânî der ki:

Bize Amr İbn İshak… Abbas İbn Yunus’dan nakletti ki, Ebu’I-Hasen O’na, Rasulullah (s.a.s.)’in şöyle buyurdu­ğunu söylemiş:

“Kim, bir kişinin zalim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zalim ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur.” [9]

İbn Ömer (r.anhuma)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kim, haksız bir mücadele (ve dâvaya) yardım eder (veya zulme yardım eder) ise, (bundan tevbe edip) vazgeçinceye kadar daima Allah’ın gazabı altındadır.[10]

Allah (c.c), adaleti emreder, Rasulullah (s.a.s.) ada­letin nasıl uygulanacağnı apaçık beyan buyurur. Ümmetin adil imamları, adalet üzere ümmeti yönetmişlerdir… Biz mü’min müslümanlar, adaletin ne demek olduğunu ve na­sıl uygulandığını bildiğimiz gibi, en büyük zulüm olan Allah’a şirk koşmak ve diğer zulüm çeşitlerini de, tarih boyu uygulamalarından biliyor ve görüyoruz… Adaletle hükmetmenin iyiliklerini ve güzelliklerini bilip kabul et­mek bizim en belirgin özelliğimiz olduğu gibi, zulmün her türlüsünü bilerek reddetmemiz de.en belirgin özellik­lerim izdendir…

Ümmet olarak, adalete taraftar, zulme karşıyız!.,. Zulmün ve zalimin her türlüsü, düşman saflarımızda yer aldığı için, onlarla mücadelemiz, kendilerinden eser kalmayıncaya kadar devam edecektir…

İbn Mes’ud(r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulul­lah (s.a.s.):

“Kim, bir zalime yardım ederse, Allah, o zalimi, ona musallat eder.[11]

Hakim, Müstedrek’inde şu hadisi kaydetmiştir. İbn Abbas (r.anhuma)’nin rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kim ki, temsil ettiği batıl ile bir hakkı ortadan kal­dırmak için bir zalime yardım ederse, Allah ve Rasu-lü’nün zimmetinden (koruyuculuğundan) mahrum kalır.[12]

Hüccetu’l-İslâm İmam Gazâlî (rh.a.) “İhyau1 Ulû-mi’d-Din” isimli meşhur eserinde şöyle demektedir:

“Şayet bu hali, zalimi Sözünde tasdik etmeye, işinde tezkiye ile medh-u senaya kadar vardırırsa, onu tasdik e-mek ve yardımcı olmak suçları ile de âsî olur. Zira zalimi tezkiye ve onu övmek, isyanda ona yardım etmektir. Bir yarım kelime ile de olsa, isyana yardım, masiyettir.

Süfyan-i Sevrî’ye sormuşİar:

Bir zalimi, çölde susuzluktan ölüme mahkûm ol­muş görürsek, ona su verelim mi?

Süfyan:

Vermeyin, bırakın ölsün. Çünkü ona su verip, onu hayata kavuşturmak, yapacağı zulümde ona yardımcı olmaktır, dedi.

Diğerleri ise, ölmeyecek kadar su verilir. Başka hiç bir suretle tarafına bakılmaz, demişlerdir.

Şayet, bu medh-u sena sevgi derecesine yükselir ve onun bekasını temenni ve ona mülakata iştiyak derecesine varır ve bunu yalan yaparsa, yalancılık ve münafıklık su­çu ile suçlanır. Samimî ise, zalimin bekaasmi sevmekle cezalanır, halbuki onun hakkı, Allah için ona buğz et­mektir. Bu ise, vacibtir. Masıyeti sevip, masiyete rıza gösteren âsîdir. Zalimi, zulmünden dolayı seven, âsîdir. Başka yönden seviyorsa-zulmünden dolayı buğz etmediği için-yine âsîdir. Bir adamda, hem hayır, hem şerr toplan-sa, iyiliğinden ötürü sevmek, kötülüğünden dolayı da buğz etmek lazımdır. [13]

İşte İslâm ulemasının zulme ve zalime karşı olan ta­vırları bu kadar apaçık ve bu kadar nettir… Hiç bir zaman zulme ve zalime karşı bir meyil, bir sevgi ve bir yardım söz konusu olamaz… İslâm, adaletin ve adil olanların di­nidir… İslâm ve mü’min müslümanlar, insanlık tarihi bo­yunca zulme ve zalime karşı savaşmış ve bu savaşında yılmamış, yorulmamıştır… Zamanımızda aynı savaş de­vam etmektedir…

İslâm ve mü’min muvahhidler, mazlumdan yanadır, amma zalime yardımcı olmayan mazlumların yardımcısı-dir… Yoksa mazlum ve müstaz’af konumunda olanlar, za­limlerin zulmüne rıza gösteriyor, hatta zalimlere yardımcı oluyorlarsa, onlar da, zalimlerin konumundadırlar… Onla­ra yapılacak en güzel yardım, onların, zulme ve zalime yardımcı olmalarını engellemektir… Onların uyanmaları ve şuurlanıp bu kötü durumdan kurtulmaları için bilgilen­dirilir, onlara doğrular apaçık anlatılıp gözlerinin gaflet­ten kurtulup açılmasına vesile olunur… Bunun dışında, sömüren zalim güçlerin sömürüsünde olanlara, sömüren­ler daha çok sömürsüh diye yardım edilmez… Onlara en büyük yardım, kendilerini sömürenlerin kanlı katil elleri­nin onların üzerinden çektirmek, onların zalim ve müşrik iktidarlara karşı kıyam etmesini sağlamaktır!.. Böylece mazlumlar, zulümden ve zalimden kurtulmuş olurlar!…

Rabbimiz Allah (c.c.)’nin beyanıyla Musa (a.s.):

“Dedi ki: Rabbim, bana verdiğin nimetler adına (andolsun), artık suçlu günahkârlara destekçi olmayaca­ğım (arka çıkmayacak, yardım etmeyeceğim).” [14]

Ulu’1-Azm Peygamberlerden Musa (a.s.)’ın bu beya­nından dolayı İslâm uleması şu karar varmıştır:

“Müslüman âlimle, Hz, Musa (a.s.)’ın bu sözünden genellikle şunu istidlal ederler: Bir mü’min  ister bir ferd, ister bir zümre, isterse iktidardaki bir hükümet olsun za­lime yardım etmekten tamamen kaçınmalıdır.[15]

Bu konuda, Asr-ı Saadet’te yaşanan bir olayı da bu­rada zikretmemiz faydalı olur.

Cabir (r.a.) şöyle dedi:

Biri muhacirlerden, diğeri Ensar’dan iki çocuk kavga ettiler. Bunun üzerine muhacir, yahud Muhacirler:

Yetişin ey Muhacirler! Ensarî de:

Yetişin ey Ensar!, diye haykırdılar. Derken Rasulullah (s.a.s.), çıkarak:

“Ne bu Cahiliyyet halkı dâvası?” diye sordu. Ashab:

Bir şey yok ya Rasulullah, yalnız iki çocuk kavga ettiler de biri, diğerinin kıçına vurdu, dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

“O halde zararı yok. Kişi, zalim de olsa, mazlum da olsa, din kardeşine yardım etsin. Zalimse, onu men’etsin. Zira bu, onun için bir yardımdır. Mazlum ise, ona yardım da bulunsun!” buyurdu. [16]

Bütün bu delillerin zikrinden sonra artık şu hakikat net olarak anlaşılmıştır ki, hiç bir mü’min muvahhid müslüman, kim olursa olsun zalime zulmünden dolayı, yani zulmünü icra etmek, yahud çoğaltmak için hiç bir şekilde yardımcı olamaz!… Aksine zulmün ve zalimin yok olması için vargücüyle mücadele eder!..

Mü’min muvahhid müslumanların birbirlerine olan yardımları, Alİah yolunda ve Allah rızası için takva ye i-yilik üzere olmaktan başka bir şekilde gerçekleşmemedir…

Bir müslümana yardım mı edilecek, Önce konu tahlil edilir… Bu yardım konusu iyiliğe ve takvaya uygun mu, değil mi?.. Yani Rabbimiz Allah’ın emirlerine ve önderi­miz Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ne uygun mu, değil mi?., eğer Kitab ve Sünnet’e uygunsa, hemen yardım edilecek, değilse, kesinlikle yardım edilmeyecektir!..

Çünkü her mü’min muvahhid, diğer mü’min ve mu-vahhid kardeşini kendisi gibi kabul edecektir… Kendisi, dünyada günahdan ve ahirette cehennem ateşinden ne ka­dar sakınıyor ve kaçıyorsa, mü’min muvahhid kardeşini de, o kadar sakındıracak ve cehennemden kaçınmasına yardımcı olacaktır… Mü’min muvahhid’in kendisi için is­tediği dünyada Rabbi Allah’a karşıki kulluk vazifesini ye­rine getirmekle ulaşacağı saadeti ve ahirette cenneti, mü’min muvahhid kardeşi için de istemek zorundadır… Böyle bir istek ve hareket, imanın olgunluğundan kay­naklanmaktadır…

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur ön­derimiz Rasulullah (s.a.s.):

“Hiç biriniz, kendiniz için arzu ettiğinizi, kardeşiniz için arzu etmedikçe (kemaliyle) iman etmiş olmaz.”[17]

İman sahibi ve salih amel yapma gayretinde olan hiç bir mü’min muvahhid, kendi nefsi için kötülük, yani Allah’ın emirlerine ve Rasulullah (s.a.s.)’ın Sünneti’ne karşı gelmeyi, günah işlemeyi istemez. O halde diğer mü’min müslüman kardeşleri için de istemez ve istememelidir!…

Müşahhas bir misal ile konunun daha iyi anlaşılma­sını sağlayalım:

Hangi niyetle olursa olsun bir müslümamn banka açması, meyhane ve birahane açması, Kerhane ve rande­vu evi çalıştırması, kumarhane işletmesi caiz değildir, ha­ramdır, günahtır… İslâm’a göre büyük günah ve suçlardan olan bu kötülük yuvalarını, değil açıp işletmek, oraların t>ir an önce kapatılması için müslümanlar var gücüyle mücadele etmeleri en baş vazifeleridir…

Mü’min muvahhid müslüman, böyle haram, günah ve suçlarla iştigal edemeyeceği gibi, müslüman kardeşinin de böyle haramlarla uğraşmasını istemez, isteyemez!… Bu istemezlik, onun imanının bir gereğidir…

Haramlarda durum bu iken, ya küfre, şirke ve irtidada taalluk eden meselelerde nasıl davranmalı?..

Elbette imanın tadını tatmış olan bir müslüman, bir mü’min muvahhid, iman nimetinden sonra bu nimeti kay­bedip tekrar küfre ve şirke düşüp irtidad etmeyi, diri diri ateşe atılmaktan daha zor gelen bir hâl olarak kabul eder. [18] Kendisinin bu konuda niyetinin, düşüncesinin, tavrının, hâl ve hareketinin değişmesini, sarsılmasını ve ayağının kaymasını asla ve kafa istemediği gibi, hiç bir mü’min müslüman kadeşinin de ayağının kaymasını istemez el­bette…

“Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenlerin, kâfirle­rin, zalimlerin ve fasıkların tâ kendileri olduklarını” ye­gane Rabbimiz Allah beyan buyuruyor. [19]

Müstekbir tağutlar tarfından işgal edilen İslâm top­raklarında İktidar, tağutî ve gayr-i İslâmî güçlerin elin­dedir… Bu tağutî güçlerin, Allah’ın hükmüyle hükmetme­dikleri herkes tarfından bilinen bir gerçektir.

Elbette ki, hiç bir mü’min müslüman, böyle tağutlara dost ve yardımcı olamayacağı gibi, onlar gibi davrana­maz, aynı yoldan iktidar olup Allah’ın hükümlerinden başka hükümlerle hükmedemez!… Çünkü bu hâl, küfür, zulüm ve fısktır… Hangi niyetle olursa olsun, mü’min müslümanlar, böyle bir yola başvuramaz ve küfürle hük­metme makamına oturamaz!.. Eğer böyle bir duruma dü­şecek olursa bu, imandan sonra topukları üzere geri dön­mektir… İyi niyet, kötü ameli temize çıkaramaz ve meşru hedefe, gayr-i meşru yollarla gidilmez… Meşru, yani Şer’î hedefe, ancak İslâm’a göre helâl ve caiz olan yoldan gidi­lir… Bunun Örneğini Rasulullah (s.a.s.), Allah’dan almış olduğu emir doğrultusunda ortaya koymuştur… Gerek şir­kin hakim olduğu ve bir Daru’ş-Şirk olan Mekke döne­minde, gerekse İslâm Devleti’nin kurulduğu Medine dö­neminde, kıyamete kadar mü’min muvahhid müslümanlar nasıl davranmaları gerekiyorsa, bunun en güzel örnekleri ortaya konulmuştur…

Mü’min müslüman bir şahsiyet, tağutî sistemin ikti­darına, tağutun gereği gibi yönetmek üzere asla talib ola­maz ve gayr-i İslâmî metodlarla hareket edemez… Kendi­si edemediği gibi, böyle bir tağutî sisteme şirk ve küfür kanunları çerçevesinde sahib çıkmak isteyenleri de asla destekleyemez ve yardımcı olamaz… Aksine iyi niyet kurbanı aldatılmışları uyarmak, onları bu gayr-i İslâmî metoddan kurtarmak için elindeki tüm imkânları harca­maya gayret gösterir… İşlenen bu zulmü engellemekle, onlara yardımcı olmaya çalışır, yoksa işlediği zulme yar­dımcı olamaz!..

Yeryüzüne Allah’ın hükümleri nasıl hakim kıhnacak-sa, Rasulullah (s.a.s.) en güzel şekilde uygulamış ve mü­kemmel örnek olmuştur… Rasulullah (s.a.s.)’m Sünneti’ni bırakıp başka metodlar ile hareket etmek, en azından hakdan bir sapmadır… Bu sapmanın durumuna göre dereçeleri değişir… Günahtan başlar, şirk, küfür ve sonucu irtidada kadar ulaşır!…

Bunu böyle ifade ettikten sonra gelelim, hak iyilik ve takva üzere yardımlaşmaya…

Ebu Musa, (el-Eş’arî, r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Mü’min ile mü’min (birbirine karşı) duvar gibidir. Birbirini sımsıkı tutar.”

Bunu söylerken, parmaklarını birbirine geçirip sım­sıkı kilitledi. [20]

Bir çok zaman, çeşitli vesilelerle dile getirilen aynı konuda Numan b. Beşir (r.a.)’ın rivayet ettiği hadiste, Rasulullah (s.a.s.) şunu buyurur:

“Bütün mü’minleri birbirlerine, merhamette, muhab­bette, lûtufta ve yardımlaşma hususlarında sanki bir vü-cûd misaiî görürsün! O vücûddan bir organı hastalanınca, vücûdun diğer kısımları, birbirlerini hasta organın elemine-uykusuzlukla hararete-ortak olmaya çağırırlar.[21]

Mü’min muvahhidler, birbirlerine karşı bu hâl ve ta­vır üzeredirler… Onlar, birbirlerinin parçalarıdırlar, iman, ıhlas ve ihsan üzere bir araya geldiklerinde ümmet bü­tünlüğünü oluştururlar…

Ümmet bilinci ve bütünlüüğü içinde iyilik, takva ve hayır üzere yardımİaşan mü’min müslümanlar, iyilikte, en güzelini işlemede birbiriyle yarışırlar… Zulmü ve zalimi engelleme konusunda elbirliği yapan mü’min müslüman­lar, adaletin hakim olması için de elbirliği yapar ve çalı­şırlar…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Gerçek (hak) Rabbindendir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma!

Herkesin (her toplumun), yüzünü kendisine doğru çevirdiği bir yönü vardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle yarışınız. Her nerede olursanız Allah, sizleri bir araya ge­tirecektir. Hiç şübhesiz Allah, her şeye güç yetirendir.[22]

Rabbimiz Allah (c.c.)’ye hiç bir şübheye düşmeden iman etmişiz ve iman etmişsin ki, hak Rabbimiz Allah’dandır… Dolayısıyla yalnız ve yalnız O’na ibadet eder ve yalnızca O’ndan yardım dileriz…

Rabbimiz, bizden hayır, yani O’nun rızasını kazandı­racak iyilikte, takvada yarışmamızı emreder… Hayırda ya­rışmanın her merhalesi, İslâmî ölçülerde olmalıdır… Her yarışan mü’min müslüman, bu ölçü konusunda hassas davranmalı ve Şer’an zaruret halinin dışında bu ölçüden kesinlikle taviz vermemelidir… Yoksa hayırda yarışma konusunda hedef ve niyet hayır üzere olduktan sonra, “hangi yoldan gidersen git, hangi aracı kullanırsan kul­lan” diye haram ve batıl yol ile araçlar tavsiye edümez ve kullanılamaz… Niyet hayır üzere, hareket hayır üzere ol­malı, bu niyetle hareket edip meşru hedefe varılmalıdır, ya da varmak için çaba sarfedilmelidir…

Hayırlarda yarışmayı emreden Rabbimiz Allah, bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyurur:

“Sana da (Ey Muhammed) önündeki Kitab(lar)ı doğ­rulayıcı ve ona bir şahid (gözetleyici) olarak Kitab’ı (Kur’ân’i) indirdik. Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku) larma uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir minhac (yol-yöntem) kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı. Ancak (bu), size verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.[23]

Hayırlarda yarışacak ve birbirine iyilik üzere yar-dımİaşacak mü’min müslümanlar, her konuda olduğu gibi bu konuda da, Rasulullah (s.a.s.)’i örnek alacak ve O’nun Sünneti’ne uyacaklardır.

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)-’in şu ikazını hiç bir zaman unutmamak lazımdır:

“Her kim, benim Sünneti’mden (hayat yolumdan) yüz çevirirse o, benden değildir. [24]

“Her kim, benim Sünneti’mden yüz çevirirse, benden değildir, cümlesinden murad, Sünneti’mden yüz çeviren, benim yolumdan değildir, demektir. Yani buradaki Sün­netten murad, tarikat ve yoldur. Bu da, Farz, nafile bütün amellere ve akaide şamildir. [25]

“Ulemadan bazılarına göre, Peygamber (s.a.s.) Efen­dimizin yoluna muhalefet etmekle, kendi yaptığı ibadetin, O’nun yaptığından daha üstün ve muvafık olduğunu gös­termek isteyen kimse, dinden çıkar. Bu takdirde Hadis-i Şerifteki, “benden değildir” cümlesi “benim dinimden de­ğildir” mânâsına gelir. [26]

Ahmed Davudoğlu Hocaefendi’nin de beyan ettiği gibi Sünnet’e muhalefet etmek, büyük suçtur. Çünkü Rasulullah (s.a.s.), Rabbimiz Allah’ın beyanıyla, Allah’ı ve ahireti umanlar, Allah’ı çokça zikredenler için yegane ör­nektir. [27]

Allah Teâlâ, Kullarının kendisine olan sevgi iddiala­rının isbatını ve kullarını affetme sebebini Rasulullah  (s.a.s.)’e ciddî itaata bağlamıştır. Her kim ki, Allah ve Ra­sulü’ne İtaattan yüz çevirirse, Allah’ın sevmediği kafirler­den olduğunu beyan buyurmuştur…[28]

Ve mü’min müslümanların dosdoğru olmasını, zulme meyletmemelerini emretmiştir Rabbimiz Allah… [29]

Mü’minlerin annesi Aîşe (r.anha), önderimiz Rasu-lullah (s.a.s.)’i şöyle anlatır:

Rasulullah (s.a.s.) -dünya işlerinden- iki şey arasın­da muhayyer kalındığında muhakkak onlardan -günah olmadığı müddetçe- en koİay olanını alırdı. Eğer günah gerektirecek olursa, o kolay şeyden insanların en uzak bu­lunanı Rasulullah olurdu.

Rasulullah, kendisi için kin tutup öc almamıştır. An­cak Allah’ın hürmetine saygısızlık edilmesi hali müstesna, işte bu halde yapılan hürmetsizlik sebebiyle Alİah için (öfkelenir) intikam alırdı. [30]

Biz, mü’min muvahhid müslümanlar için yegane ön­der ve örnek kılınılan Rasulullah (s.a.s.)’in örnek tavrını, annemiz Hz. Aişe (r. anha) böyle beyan eder… Bizler de, Rasulullah (s.a.s.) gibi davranmalıyız…

İmanımızı tehlikeye düşürecek tüm sözlerden ve hallerden, ayrıca günahtan ve isyandan alabildiğine ka­çınmalıyız… Yalnız ve yalnız Allah’ın rızası için sevmeli ve buğz etmeliyiz.., Birbirimizle iyilik ve takva üzere yar­dımcı olmalıyız… Allah’a isyan ve gayr-i İslâmî tavırlar konusunda, bu durumda bulunanlara yardımcı olamaya­cağımız gibi, her imkânımızı kullanarak onlara engel ol­malıyız!… Evimizde, işimizde, ticeretimizde, İslâm’ın ik­tidar mücadelemizde ve her halimizde iyilik ve takva üze­re hareket etmeliyiz!..

 



[1] Beyyine, 98/7-8.

[2] Bkz. Saff, 61/10-11.

[3] Bkz. Bakara, 2/177.

[4] Mâide, 5/8

[5] Nisa, 4/135.

[6] Mâide, 5/2

[7] Bkz. .Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.22, Hds.78. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.10, Hds. 2263. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-İman, B.17, Hds. 4975-4976. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.20, Hds. 4013.

[8] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mezalim, B.4, Hds. 5. Kitabu’l-îkrah, B.7, Hds. 12.

Sahih-i MUslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sila, B.16, Hds.62. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’İ-Fiten, B.58, Hds.2356.

Taberanî, Mucemu’s-Sağir, Tercüme ve Şerhi, Çev, İsmail Mutlu, İst, 1997, C.2, Sh.68, Hds.404.

[9] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Çev. Dr. Bekir Karlığa ve Dr. Bedrettin Çetiner, İst. 1984. C. 5, Sh.2098

(Mâide, 5/2. Ayetin tefsirinde)

[10] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Ahkam, B.6, Hds.2320. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’i-Akdiye, B.14, Hds. 3597-3598.

[11] İbn Asalar1 den İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir, Hds. 8472, Camiu’s-Sağır Muhtasarı Tercüme ve şerhi, çev. İsmail Mutlu, vdğ, İst. 1996, C.3, Sh.334, Hds. 3578.

Not: Molla AIiyyu’l-Karî’nin bu hadis hakkındaki açıklaması şöyledir:

“Sehavî, hadisin ravileri arasında hadis uydurmakla töhmetlenmiş Ebu Zekeriyya vardır, dedi.

Ben de derim ki: Hadisi, Deylemî’nin İbn Mes’ud’dan senetsiz olarak rivayet etmesi, hadis olduğunu te’yid eder. Suyutî, hadisi İbn Asakir tari­hinde sağlam bir yol İle İbn Mes’ud’dan merfu olarak rivayet ettiğini söy­lemiştir.”

Aliyyu’1-K.arî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu (Mevzuat, mim harfi) çev. Ahmed Serdaroğlu, ist. 1986, s. 110.

[12] İmam Suyutî, A.g.e, C. 3, sh. 334, Hds. 3580. Taberânî, A.g.e., C.l, Sh.239, Hds.155.

[13] İmam Gazali, îhyâu Ulumî’d-Din, çev. Ahmed Serdaroğlu, Bedir ya­yınları, İst. 1987, c. 2, Sh. 357-358.

[14] Kasas, 28/17.

[15] Ebu’l-A’Ia el-Mevdûdî, Teftiimu’l-Kur’ân, çev. Muhammed Han Ka-yanî, vdg. İst. 1987, c. 4, stı. 148.

[16] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.16, Hds. 62 Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.58. Hds. 2356.

[17] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-îman, B.6.Hds. 6.

Sahih-i Müslim, Kitabu’Uman, B.17, Hds. 71.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyame, B.22, Hds.2634.

Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B.9, Hds.66.

Sünen-i Neseî, Kitabu’1-İman, B.19, Hds.4983-4984.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.29, Hds.2743.

[18] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’I-İman, B.13, Hds. 14. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-îman, B.15, Hds. 68. Sünen-İ Neseî, Kİtabu’1-İman, B.2, Hds. 4954-4956. Şünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İman, B.10, Hds. 2759.

[19] Bkz. Mâide, 5/44, 45, 47.

[20] Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Salat, B.88. Hds. 124.

Kitabu’l-Mezalim Ve’1-Gasb, B.5, Hds. 7. Sahih-i Müslim Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.17, Hds.65. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B. 18, Hds. 1993. Şünen-i Neseî, Kitübu’z-Zekat, B.67, Hds.2550.

[21] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B.27, Hds. 41. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birrî ve’s-Sıla, B.17, Hds. 66.

[22] Bakara, 2/147-148.

[23] Mâide, 5/48.

[24] Sahîh-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.l, Hds. 1. Sahih-i Müslim, Kitabu’n-Nikâh, B.l, Hds. 5.

[25] Ahmed Davudoğlu, Sahİh-İ Müslim’ Terceme ve Şerhi, İst. T.Y. (Sönmez Neşriyat) C. 7. Sh. 216.

[26] Ahmed Davudoğiu, A.g.e, C.7, Sh. 217.

[27] Bkz. Ahzâb, 33/21.

[28] Bkz. Âl-i îmrân, 3/31-32

[29] Bkz. Hûd, 11/112-113.

[30] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Menakıb, B.23, Hbr. 67. Şahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedail, B.20, Hbr. 77. İmam Malik, Muvatta, Kitabu Hüsnu’1-Hulk, Hbr.2.