Kelime-i Tevhid Dâvâsı-3

Allah için seven ve Allah için buğzeden mü’minlerin gönlü, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in getirdiği dine tam teslim olması gerekir. Kitab ve Sünnet’e bağlılık imanın gereğidir…

Abdullah b. Amr b. El-Ass (r.a.)’m rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:’

“Sizden herhangi birinin gönlü, benim getirdiğim di­ne tabi oluncaya kadar hakkıyla iman etmiş olmaz!.[1]

Seksiz ve şübhesiz Tevhid akidesinin gereğidir bu teslimiyet… Katıksız bir iman ve bu imanın salih amel olarak tezahürüdür teslimiyet…

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in getirdiği dine yani Kitab ve Sünnet’e hiç bir kuşku duymadan teslim olmak, imanın göstergesidir…

Sözüyle, özüyle, tavrıyla, fikriyle, zikriyle, hal ve ha­reketleriyle Allah’ın dinine teslim olmuş mü’minlerin cennete gireceğini beyan buyuruyor Rasulullah (s.a.s.)…

Güzide sahabîden Ebu Zerr el-Gifârî (r.a.) anlatıyor:

Ben, bir keresinde Rasulullah (s.a.s.)’ı ziyarete gel­dim. O, üzerinde beyaz bir elbisesi olduğu halde uyuyor­du. (Döndüm) sonra yine geldim. Bu defa uyanmıştı.

Rasulullah:

“Lâ ilahe illallah, deyip de sonra bu ikrar ve iman ü-zere vefat eden her kul, muhakkak cennete girecektir” bu­yurdu.

Ben:

O kul, zina etse, hırsızlık yapsa da mı?, diye sor­dum.

O:

“Zina etse, hırsızlık yapsa da girecektir” buyurdu.

Ben:

Zina etse de, hırsızlık yapsa da mı?, diye tekrar sor­dum, O:

“Zina etse de, hırsızlık yapsa da”, buyurdu.

Ben (üçüncü defa):

Zina etse, hırsızlık yapsa da mı?, diye sordum.

Rasulullah:

“Evet, Ebu Zerr’in burnu toprakta sürünmesine rağ­men o kul, zina etse de, hırsızlık yapsa da (cennete gire­cektir” buyurdu.[2]

Kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve idrâk ederek gereğini salih amel olarak yerine getirerek Lâ ilahe illallah diyen her kul, cennete girecektir. Amel, imandan bir cüz olma­dığı için, imanında bir sakatlık olmayan, fakat amel konusunda günahkâr olan müslüman kulun cennete gireceğini buyuran Rasulullah (s.a.s.), Tevhid’in önemini beyan et­mişlerdir…

Bir kulun imanı sağlam olduktan sonra mümkündür ki, büyük günah işlesin. İşlemiş olduğu bu günahın helâl sayan herhangi bir fikir de, ya da harekette bulunmadıkça o kul, günahkâr bir müslümandır. Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in buyurduğu üzere o kul, cennete girecektir. Am­ma İslâm Akidesi’ni bozucu herhangi bir fikir ve bir düşünce sahibi olur, ya da yine imanı zedeleyici veya yok e-dici herhangi bir harekette bulunursa, bu hâl üzere hayata devam ettikçe, günahlardan kaçınıp salih amellerde bu­lunmasının kendisine hiç bir faydası olmayacaktır. Çünkü imansız amel geçersiz olup Rabbimiz Allah tarafından ka­bul olunucu değildir. Amelin kabul olunması için, seksiz, şübhesiz ve katıksız bir iman gereklidir.

Bu konuda Ebu Zerr (r.a.) bize bir başka hadis daha nakleder. Ebu Zerr (r.a.) şöyle diyor:

Rasulullah (s.a.s.):

“Bana, Rabbim tarafından gelen (Cibril) geldi de: Üm­metimden her kim Allah’a hiç bir şeyi ortak tanımayarak ölürse, o kimse cennete girer, diye haber verdi veya bu­nunla beni müjdeledi, buyurdu.

Ben: (Yâ Rasulullah) O adam, zina ettiği ve hırsızlık yap­tığı takdirde de (yine cennete girer) mi?, dedim.

Rasulullah:

“(Evet) Zina ettiği, hırsızlık yaptığı takdirde de.” bu­yurdu.[3]

Görüldüğü gibi Allah’a şirk koşulmadıktan sonra iş­lenen günâhların affı, ya da gerekli cezanın sonunda affı Rasulullah (s.a.s.) tarafından beyan buyrulmuştur. Böyle bir müjdeden, şu yanlış sonuç çıkarılamaz: “Allah’a şirk koşma da, ne yaparsan yap, işlediğin günahlar sana bir za­rar vermez…” Böyle bir düşünce bile, başlı başına iman­daki rahatsızlığın ifadesidir. Elbette bir çok zararlar verir. Burada ifade edilmek istenen şey, imanda şirk ve küftir olmadıktan sonra mü’min ebedî cehennemde kalmaz, sek­siz ve şübhesiz imandan ve katıksız akidesinden dolayı sonunda cennete girecektir!..

Ashabın ileri gelen şahsiyetlerinden Enes b. Mâlik (r.a.) şu hadisi rivayet ediyorlar.

Rasulullah (s.a.s.) suyurdu ki:

“Lâ ilahe illallah deyip de, kalbinde bir arpa ağırlı­ğınca hayır (yani iman) bulunan kimse, cehennemden çı­kacaktır. Lâ ilahe illallah deyip de, kalbinde bir buğday a-ğırlığınca hayır (iman) bulunan kimse cehennemden çıka­caktır. Lâ ilahe illallah deyip de, kalbinde bir zerre ağırlı­ğınca hayır (iman) bulunan kimse, cehennemden çıkacak­tır.[4]

Demek ki, mü’minin kalbinde şirksiz ve küfürsüz i-man olduktan sonra, isterse arpa, buğday ve zerre ağırlı­ğınca olsun, o iman kendisini cehennemden kurtarır… Fa­kat eğer Allah’ın zâtına, ya da sıfatlarına şirk koşmuşsa, kesinlikle cehennemden kurtuluşu yoktur ve orada ebedî kalır… Dünya hayatında Allah’dan başka rabblar edinmiş-, se, yani Allah’ın kanunlarının yerine tağutların kanunları­na rıza göstermiş, tabi olmuş ve onları desteklemişse, Kur’ân-ı Kerîm’e rağmen tağutların anayasalarına tabi o-lup, onların beşerî düzenlerine uymuş ise, ahirette de hüs­rana uğrayanlardan olur…

Bu hakikati, böylece ifade ettikten sonra, Cabir b. Abdillah (r.anhum)’un Rasulullah (s.a.s.)’den duyduğu ha­dise kulak verelim:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuş:

“Zikrin (Allah’ı anmanın) en faziletlisi, Lâ ilahe il­lallah kelimesidir ve duanın en faziletlisi, Elhamdülillah sözüdür. [5]

Rabbimiz Allah’ı anmak, sadece “Lâ ilahe illallah” kelime-i tayyibeyi dil ile söylemek olmadığı bilinen bir gerçektir… Kalben tasdik, dil ile ikrar ve aleyhinde hiç bir suç işlemeden salih amel ile isbat etmektedir kâmil iman!..

Rabbimiz Allah’ın, mü’min ve muvahhid kullan ta­rafından anılmasının mükâfatını, Ebu Hüreyre (r.a.)’in rivayetiyle önderimiz Rasulullah (s.a.s.) şöyle beyan buyu­rur:

“Yüce Allah şöyle buyurur: Ben, kulumun beni zannı yanındayım (İradem, kulumun beni anlayışına göre ilgile­nir.) Kulum, Beni andığı zaman Ben, muhakkak onunla beraber bulunurum. O, beni gönlünde gizlice zikrederse, Ben de onu, bu suretle nefsimde (yâni zatımda) zikrede­rim. Eğer o, Beni bir cemaat içinde zikrederse Ben de, onu bu cemaat ferdlerinden daha hayırlı bir cemiyet içinde anarım. Kulum, Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir ar­şın yaklaşırım. Kulum, Bana bir arşın yaklaşırsa Ben, ona bir kulaç yaklaşırım. O, Bana yürüyerek gelirse Ben, ona koşarak gelirim.[6]

Bu hadis-i kudsî, benzer lafızlarla Sünen-i tbni Mâce’de de kaydedilmiş ve Ebu Zerr (r.a.)’dan rivayet edilerek şu ziyâde yapılmıştır:

“Kim Bana, bir şeyi ortak etmeksizin hemen hemen yer dolusu hata ile huzuruma gelirse Ben, onu o kadar mağfiretle karşılarım. [7]

Bir ayet-i kerîmede de şöyle buyurur Rabbimiz:

“De ki: Şübhesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim. Yalnızca bana, sizin ilâhınızın tek bir ilâh oldu­ğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine hiç kimseyi or­tak tutmasın.[8]

Ayetlere ve hadislere dikkat edilecek olursa, hep şu hakikat vurgulanıyor: Rabbimiz Allah’ı birlemek, O’na hiç bir şeyi ortak kılmamak ve bu Tevhid akidesinin gereği olan salih ameli işlemek!

Her ne olursa olsun, hangi halde bulunulursa bulu­nulsun Allah’a şirk koşmamak!.. Bu, İslâm akidesinin te­meli ve zirvesidir… Salih amelin işlenmesi, imanı kuv­vetlendirmek ve kâmil hale getirmek demektir… Gerek akidede, gerekse amelde şirkin her türlüsünden, yani gizli­sinden ve açığından kaçınmak, mü’minlerin en önemli vazifesidir.

Bu konudaki Hadis-i kudsîlerden birisini Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor.

Rasulullah (s.a.s.), şöyle buyurdular:

“Allah Tebâreke ve Teâlâ: Ben, ortakların şirkten en ganisiyim. Her kim bir amel işler, onda benimle birlikte başkasını ortak eylerse, onu şirkiyle başbaşa bırakırım, buyurdu. [9]

Bu konuda bir başka hadisi de, Sahabîlereden Ebu Sa’d b. Ebi Fadale el-Ensarî (r.a.) rivayet ediyor.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah, önce gelen ve sonra gelenleri (yani tüm in­sanları ve cinleri) kıyamet günü, vuku1 bulmasında şübhe olmayan (hesab) günü için topladığı zaman bir çağırıcı:

Kim Allah (rızası) için işlediği bir ibâdete (Al­İah’dan başka bir kimsenin rızasını) ortak etti ise sevabı­nı, Allah’dan başkasının (yani ortak koştuğu kimsenin) yanında taleb etsin. Çünkü Allah, ortakların ortaklıktan en

müstağni olanıdır. (Yani hiç bir ortaklığa ihtiyacı yoktur), diye çağrıda bulunacaktır.[10]

Şirkin açığından var gücüyle kaçınan mü’minler, şir­kin gizlisinden de tüm imkânları kullanarak kaçınmalı­dırlar.

Ashabdan Ebu Said el-Hudrî (r.a.), şunu anlatıyor:

Biz (Sahabîler bir gün) Mesih Deccal’ı(n fitnesin hakkında kendi aramızda) müzâkere ederken Rasulullah (s.a.s.) üzerimize çıkageldi ve:

“Bence sizin için Mesih Deccal’den daha korkunç o-lan şeyi size haber vereyim mi?” buyurdu.

Ebu Said, demiştir ki:

Biz de: Buyur (haber ver), dedik.

Bunun üzerine:

“(Sizin için daha korkunç şey;) Gizli şirk(tir) ki; a-damın namaza durup da, gördüğü bir başka adamın (kendisine) bakmasından dolayı namazını güzelleştirmesi d ir.” buyurdu. [11]

Bir başka hadisi de, Şeddad b. Evs (r.a.)’dan dinleye­lim.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Allah’a ortak koşma (suçunu işlemeleredir. Bilmiş olunuz ki, şübhesiz onlar, güneşe, aya ve puta tapacaklar diyecek değilim, velâkin bir takım ibâdetleri Allah’dan başkası için işleyecekler ve gizli bir şehvet arzulayacaklar.[12]

Ahmed’in Müsned’inde, Nevadiru’l-Usul’de ve El-Müstedrek’te olan bazı rivayetlerde bu hadiste geçen “Şehveti Hafiye”‘yi açıklayıcı şu ilâve vardır:

Gizli şehvet nedir?, diye soruldu,

Rasul-i Ekrem (s.a.s.):

“Kul, oruçlu olarak sabahlar, sonra şehvetlerinden biri kendisine sunulur. Kendisi de, o şehvete uyar ve orucunu bırakır (yani bozar)” buyurdu.[13]

Kelime-i Tevhid’in ve Tevhid dâvasının, dolayısıyla Tevhid dâvasına sahib çıkan mü’min muvahhidlerin düşmanları çok olduğu için, Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu dâvayı canlı tutmamızı, her zaman için uyanık ve de şu­urlu olmamızı emretmektedir.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyorlar:

“İmanınızı yenileyiniz: Lâ ilahe illallah Kelime-i Tevhid’ini çokça söyleyiniz. [14]

İmanlarım canlı tutan Ehl-i Tevhid mü’minleri şöyle vasfediyor Rabbimİz Allah:

“İman edip salih amellerde bulunanlar ise, işte onlar da, yaratılmışların en hayırlılarıdır.

Rabbleri katında onların ödülleri, içinde ebedî kalı­cılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn Cennetleri’dir. Allah, onlardan razı olmuştur. Kendileri de O’ndan razı (hoşnut/memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden içi titreyerek korku duyan kimse içindir. [15]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) de, imtihan sahası olan dünya hayatlarında “Lâ ilahe illallah”ı söyleyip gerektiği­ni yapan ve Allah’a şirk koşmayanların ahiretteki hallerini şöyle beyan eder.

Abdullah b. Amr b. El-Ass (r.a.)’ın rivayetiyle Rasu­lullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kıyamet günü, bütün yaratıkların duyacağı biçimde ümmetunden bir adam (hesaba) çağırılır ve ona (günahla­rının yazılı olduğu) doksan dokuz sicil (yani büyük defter açılıp) yayılır. Her defter, gözün görebileceği saha kadar uzundur. Sonra Alİah (Azze ve Celle), (o kula):

Bu sicillerde yazılı (günahlardan bir şey inkâr eder misin?, buyurur.

Kul:

Hayır, yâ Rabbi, der.

Sonra Allah (ona):

(Kulların sevablarmı ve günahlarını) Kaydedip tutan yazıcı melekler, sana haksızlık ettiler mi?, buyurur.

Sonra (yine) Allah (Azzc ve Celle):

Şu (kadar günahlarına karşılık bir iyiliğin/hayrın var mı?, diye sorar.

Bunun üzerine adam, büyük bir korkuya kapılarak (telaştan):

Hayır (hiç bir iyi amelim yok), diyecek.

Sonra Alİah (Azze ve Celle):

Bilâkis (vardır). Şübhesiz katımızda senin bir takım iyi amellerin bulunur ve şübhesiz bugün sana hiç bir zu­lüm yoktur, buyurur.

Sonra o adam için bir yaprak kağıt çıkarılır ki, onda:

“Eşhedü ella ilahe illallah ve eşhedü enne Muham-meden abduhu ve Rasuluhû” bulunur.

Rasul-i Ekrem (s.a.s.) buyurmuş ki:

“Adam:

Yâ Rabbi, şu (koskoca) büyük defterler yanında bu kağıt nedir?

Allah (ona):

Şübhesiz, sana zulüm edilmeyecek, buyurur.

Sonra siciller (yani günahlarının yazılı olduğu büyük defterler), terazinin bir kefesine konulur. Şehadet kelimesinin yazılı olduğu kağıt da terazinin diğer kefesine ko­nulur (ve tartılır). Büyük defterler hafif gelir ve o kağıt parçası ağır gelir.[16]

İmam Tirmizî (r.a.), aynı hadisi rivayet edip şu sözle­ri ziyâde eder:

“Hiç bir şey Allah’ın isminin yanında ağır basamaz.11 Böyle buyuran Rasulullah (s.a.s.)’m mektebinde ye­tişmiş selefimiz Ashab-ı Kiram (Allah cümlesinden razı olsun) Tevhid dâvasını çok iyi kavramışlardı. Bütün tağutları, kurum ve kuruluşlarıyla inkâr ederek reddet­mişlerdi. Onlar, putlara ve putçu düzenlere en küçük tâ­viz vermemiş ve en küçük bir tazimde bulunmamışlardı. Böyle küçük ve önemsiz görülen bir taviz ve tazimin bile imanı zedeleyici olduğunu çok iyi kavramışlardı…

Tarık b. Şihab, Süleyman’dan (yani Selman-ı Farisî’­den) naklen diyor ki:

Bir sinek yüzünden bir adam cennete, bir başkası da cehenneme girmiştir.

Kendisine:

Bu nasıl olur?, dedikleri vakit:

İki adam, putları olan ve onlara kurban takdim et­mek istemeyen hiç bir kimseye müsaade vermeyen bir kavimle karşılaşmışlar.

Kavim, adamlardan birine:

Putlarımıza bir kurban takdim et, deyince Onun:

Benim verebileceğim hiç bir şeyim yo ki, demesi ü-zerine:

Bir sinek bile olsa yeter, demişler.

Bunun üzerine o da, putlara bir sinek takdim etmiş, yolunu serbest bırakmışlar. Tabii adam, bu yüzden cehen­nemi boylamış.

Diğer adama yonelip ona da:

Sen de, bir sinek dahi takdim etsen yeterlidir, de­mişler. .  Fakat o:

Aziz ve celîl olan Allah’dan başkasına hiç bir şey kurban edemem, karşılığını verince boynunu vurmuşlar.

Ve tabii o da, bu yüzden cennete kavuşmuştur.[17]

Ashab, bu akide ile yetiştirilmişti. Tavizsiz bir iman ve bir amel anlayışı içindeydiler. Bu uğurda mallarını ve canlarını verdiler ama imanlarından hiç bir şey vermedi­ler… Allah’dan başka hiç kimseye boyun eğmediler… Al­lah’a has olan ibâdetlerde hiç kimseyi Allah’a ortak koş­madılar… Katıksız bir din anlayışları ve katıksız bir i-manlan vardı… Hayatlarında ve ölümlerinde Allah için ve Allah’a göre olmaya çalışmışlardı…

Ve Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Hiç şübhesiz Biz, sana kitabı hakk ile indirdik. Öy­leyse sen de dini, yalnızca O’na halis kılarak Allah’a ibâ­det et.

Haberin olsun, halis (katıksız) olan din, yalnızca Al­lah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler, (şöyle derler:) “Biz, bunlara, bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz” Hiç şübhesiz Alİah, kendi aralarında hakkında  ihtilaf ettikleri  şeylerden  hüküm  verecektir.

Gerçekten Alİah-, yalancı kâfir olan kimseyi hidayete eriştirmez.[18]

“De ki: Ben, dini yalnızca O’na halis kılarak Allah’a

ibâdet etmekle emrolundum.

Ve ben, müslümanların ilki olmakla emrolundum. [19]

“De ki: Ben, dinimi yalnızca O’na halis kılarak Al­lah’a ibâdet ederim.[20]

Kendisine Kitab indirilen önder Rasul (s.a.s.) ve O’nun kitabı açıklayarak tebliğ ettiği ümmeti, dini yalnız­ca Allah’a has kılarak ibâdet etmekle emrolunmuşlardır. Çünkü halis din, yalnız ve yalnız Allah’ındır. O’nun, ken­disinin dışında olanların hiç birisine ihtiyacı yoktur. Al­lah’ın dininde olmayan ibâdet şekilleriyle Allah’a ibâdet etmek, korkunç sapıklığın tâ kendisidir. Bu konuda iyi ni­yet, hiç bir zaman kötü ve bâtıl ameli temize çıkarmaz.

Sapık kâfirler, kendilerini Allah’a daha çok yaklaştır­sınlar veya yaklaştırırlar düşüncesi ve inancıyla putları i-lâh edinmiş ve onları Allah ile kendileri arasında vâsıta kılmışlardı. Bu itikadla put heykellere ta’zimde bulunu­yor, onlara ibâdet ediyorlardı…

Çağdaş müşrikler, o günkü müşriklerden daha azgın sapıklar olduğu apaçık bir gerçektir… Geçmiş dönemin cahiliye müşrikleri, put heykellere kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye tapınıyorlardı. Yani bu şirklerinde yi­ne bir Allah inancı vardı, ya çağdaş cahiliyye müşrikleri ıe diye tapınıyorlar put heykellere? Görüldüğü kadarıyla Dunlarda tek Allah inancı da yoktur… Direkt put heykelle­re ve onların temsil ettiği şirk ideolojilerine tapınıyorlar ve o uğurda canlarını veriyorlar…

Gerçek mü’min muvahhidler, geçmiş cahiliyye dö­nemlerindeki iktidar mevkiindeki tağutları reddettiği gibi, çağdaş cahiliyye şirkinin temsilcisi olan tağutları da red­detmesi gerekir… Bu reddetme, mü’min muvahhidlerin en önemli vazifesidir… Bu vazifeyi hiçbir zaman unutmamak ve her an birbirlerine hatırlatmak lâzımdır…

Rabbimiz Allah (c.c), bu mü’min kullarını müjdeli­yor ve onların özelliklerini şöyle beyan buyuruyor:

“Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenler ise, onlar için bir müjde vardır, öyleyse kulla­nma müjde ver.

Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidayete eriştirdikleridir ve onlar temiz akıl sahibleridir.[21]

Allah’dan başka ilâh, rabb ve hâkim olmadığını, Al­lah’ın dini olan İslâm’dan başka bir hayat nizâmının ol­madığını kavrayamayanlar için de, Rabbimİz Allah şöyle buyurur:

“Peki onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arı­yorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülmek­tedir. [22]

“Kitab Ehli’nden olanlar, ancak kendilerine hanifler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece Allah’a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam olan) din budur. [23]

Rabbimiz Allah, insan kullarını yeryüzüne imtihan i-çin gönderince, onları tek başlarına ve kendi kendilerine bırakmadı. Onlara, zaman içinde ve bütün ihtiyaçlarına cevab verecek Kitab ve nizâmı indirdi… Bu kitabı e nizâmı kendilerine açıklayacak, onların aralarından e.», hâ­lis, en sâdik, en emin ve en güzel ahlâklı bir de Peygember seçip onu vazifeli kıldı. Seçkin Nebîler ve Rasuller (Allah’ın selât ve selâmı cümlesinin üzerine olsun), Rab­bimiz Allah’ın emirlerini vahiy yoluyla aldılar, gereğini önce kendileri uyguladılar ve insanlara emredip örneğini ortaya koydukları nizâmın yaşanmasına çalıştılar… Red­dedenler, küfıir ve şirk cephesini oluştururken, kabul edenler de iman ve Tevhid saftım oluşturdu… tşte Tevhid ve iman saffını oluşturanlar, insanların en hayırlısı oldu­ğunu beyan buyuran Rabbimiz, yalnız ve yalnız kurtu­lanların da, bu akideyi taşıyan ve gereğini yapanlar oldu­ğunu bildirmiştir.

Itban b. Mâlik (r.a.) şöyle bir vakayı anlatıyor:

Ertesi sabah Rasulullah (s.a.s.), gün yükseldiği za­man bana geldi. Evimizin bir tarafında bize namaz kıldır­dı.

Bizimle beraber namaz kılanlardan biri:

Malik İbnu’d-Duhşun nerede?, dedi.

Bizlerden bir adam da:

O, Allah’ı ve Rasulullah’ı sevmeyen bir münafıktır, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Ona, öyle demeyiniz! O, Lâ ilahe illallah diyor, bu­nu da,-Allah’ın rızasını istemek için söylüyor” buyurdu.

Bu sözü söyleyen kimse:

Evet öyledir (Allah ve Rasulü en iyi bilendir), dedi.

Rasulullah:

“Şu muhakkak ki, kıyamet günü Tevhid ile gelecek her bir kul üzerine Allah, ateşi elbette haram kılmıştır” buyurdu.[24]

İnsan, iman etmiş bir kul olarak Tevhid akidesini ze­delemeden Rabbi Allah’a kavuşursa cehennem ateşinden kurtulur. Cehennem ateşinin ona haram olması, ya tama­men affolur, ya da orada ebedî kalmaz demek olduğunu beyan ediyorlar salih, sadık, müttakî, devletten ve halktan müstağni olan İslâm âlimleri…

Kelime-i Tevhid Dâvasını bütün incelikleriyle amel hâline dönüştürmek gereklidir… Sadece teoride kalmama­lı, bu dâvanın gereğini pratikte yaşamalıyız… Çünkü ha­yat, iman ve cihaddır… Nefsimizde, ailemizde, içinde bu­lunduğumuz toplumda ve bütün dünyada Tevhid’in hâkim olabilmesi için tüm imkânlarımızı seferber etmeli ve var gücümüzle cehd etmeliyiz… Tevhid, akide de olduğu gibi, amelde de olmalı ve teşriî tüm birimlerde gerçekleşmeli­dir… Bunlardan herhangi birisinide Tevhid gerçekleşme­miş ise, Rabbimiz Allah’a karşı kulluk vazifemizi yapa­mamışız, ya da noksan bırakmışız demektir…

Tevhidin ve imanın en korkunç düşmanı, şirk ve küfürdür… Bu korkunç düşmanla savaşmak ve Allah’ın izniyle onu mağlub etmek, mü’min muvahhidlerin üzerine farzu’l-ayındir… Bu farziyeti hakkıyla edâ etmenin usûlü­nü, yollarını ve silâhlarını Rabbimiz Allah (c.c.) ve O’nun Rasulü yegane Önderimiz (s.a.s.) öğretmişlerdir… Biz mü’minlere düşen vazife odur ki, bu bildirilen ve öğretilen hak usûl üzere amel etmektir!..

Bu konuda imanlarımızdan Ebu Bekir (r.a.), önderi­miz Rasulullah (s.a.s.)’den şunu rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Şirk, sizin aranızdan karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.”

Ben:

Yâ Nebİyallah, şirk, ancak Allah Azze ve Celle’den başkasına ibâdet edilmek değil midir? Yahud Aîlah’la birlikte başkasına tapmak değil midir?, dedim.

Rasulullah (s.a.s.):

“Allah hayrını versin ey Sıddîk! Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından da gizlidir. Sana, onun kü­çüklerini büyüklerini, yahud küçüğünü- büyüğünü gi­derecek bir şey haber vereyim mi?”, dedi.

Ebu Bekir:

Hay hay yâ Rasulullah, dedi. (Rasulullah, (s.a.s.):

“Günde üç defa: Ey Allahım, bile bile şirk koşmak­tan sana sığınırım. Bilmediklerimden de senden af dile­rim, dersin.

Şirk: Bana filân ve Allah verdi, demendir. Denkdaş-hk ise: Eğer filân olmasa idi, beni filanca öldürecekti, demektir”, buyurdular.[25]

Allah ve Rasulü (s.a.s.), mü’min muvahhidlere Tev-hid ve iman yolunu apaçık beyan buyurmuş ve emretmiş­lerdir… Yine Alİah ve O’nun Rasulü (s.a.s.), şirk ve küfür yolunu da apaçık tanıtmış, ondan nasıl sakınılması gereki­yorsa sakındırmış ve nasıl mücadele edilecekse öğretmiş, örnek olarak gösterilecekleri göstermiştir… Bize, farzu’l ayn olan, Rabbimiz Allah’a ve önderimiz RasuJullah (s.a.s.)’e tam teslimiyet ve itaattir!..

 



[1] İmam.Nevevî, Hadis-i Erbaîn, Hds.41.

Hatib-i Tebrizî, Mişkatu’l-Mesâbih, Kitabi’1-İman, B.5, Fasıl:2, Hds: 167(28)

[2] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Libâs, B.24, Hds.44 Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.40, Hds.154

[3] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cenâiz, B.I, Hds.l Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B.40, Hds.l53, Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İman, B.I8, Hds.2782.

[4] Sahih-i Buhârî, Kitabu’I-İman, B.33, Hds.37 Kitabu’l-Tevhid, B.19, Hds.39

Sahih-i Müslim, Kitabu’1-lman, B.84, Hds.325 Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.9, Hds.60

[5] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb, B.55, Hds.3800 Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Daâvat, B.8, Hds.3605

[6] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tevhid, B.15. Hd&3£. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zikr ve’d-Duâ. B.l, Hd.s.2

[7] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’1-Edeb. B.58, Hds.3821 Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Dâavât, B.İOS, Hds.377O.

[8] Kehf, 18/110

[9] Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekâik, B.5, Hds.46. Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.21, Hds.4202

[10] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.21, Hds.4203 Sünen-i Tirmizî. Kitabu’t-Tefsir, B.19, Hds.3360

İmam Hafız El-Munzirî, Hadislerle İslâm-Terğib ve Terhib, Çev. A. Muhtar BüyÜkçmar, İst. T.Y. C.l, Sh.79-80, Hds.24.(Beyhakî ve İbn Hib-ban’dan)

İbnu Hacer El-Askalanî, Terğİb ve Terhib, Çev. Abdulvehhab Öztürk, İst. 1982, sh.22, Hds.9 (Bezzar’dan)

[11] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.21, Hds.4204

İmam Hafız El-Munzirî, Hadislerle İslâm-Terğib ve Terhib. C.l, Sh.77-78, Hds.21 (İbn Huzeyme’den) İbnu Hacer El-Askalanî, Terğib ve Terhib Sh.22, Hd.8

[12] Sünen-i İbn Mâcc. KKabu’z-Zühd. B.2I. Hds.4205

[13] Haydar Hatiboğlu. Sünen-i İbn Mâce. Tercemesi ve Şerhi, İst. 1983. CIO, Sii.478.

[14] Ahmed b. Hanbei. Müsncd, C 2. Srı.359′dan İmam Suyutî-Camius’s-Sagîr. Hds.3581 (ci-m harfi)-CamiuVSagîr Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, çev İsmail Muitti, vdg. İst.1996. C.2, sh.288. Hds.1915.

[15] ısbeyyine, 98/7-8

[16] Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’z-Zühd, B.35, Hds.4300 Sünen-i Tirmizî, Kitabu’1-İman, B.17, Hds.2776.

[17] Ahmed b. Hanbel, Kitabu’z-Zühd, çev. Mehmed Emin İhsanoğhı. îst.1993, C.l, sh.32-33, Haber: 84

[18] Zümer, 39/2-3

[19] Zümer, 39/11-12

[20] Zümer, 39/14

[21] Zümer, 39/17-18

[22] Âi-i İmrân, 3/83

[23] Beyyine, 98/5

[24] Sahih-i Buhârî, Kitabu İstitabetu’l-Mürtedin, B.8, Hds.20 Ayrıca, Kitabu’s-Salat, B.46, Hds.72

[25] İmam Hafız Kadı Ebu Bekir Ahmed b. Ali b. İbrahim-i Emevî Mervezî, Müsned-i Ebu Bekri1 s-Sıddık, çev. Ahmed Davudoğlu, İst. 1981, sh.89~93,Hds.l7-18

İmam Suyutî, Camİu’s-Sağîr, Hds. 4934.

Camius’s-Sağîr Muhtasarı Tercüme ve Şerhi c.2, sh.5O4, Hds.2458 (Hakim’den)

İmam Buhârî, Edebu’i-Müfred, B.296, Hds.716

İmam Hafız El-Munzirî, Hadislerle İslâm-Terğib ve Terhib, C.l, Sh.95, Hds.33 (İmam Ahmed ve Taberanî’den)

îbnu Hacer El-Askalanî, Terğib ve Tertııb,  S.23, Hds.II, (İmam Ahmed, Taberani ve Ebu Yâ’fâ’dan)