(17) Kafirleri Dost Edinmeyin

Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyuru­yor:

“Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık olan ke­sin bir delil vermek ister misiniz?

Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasmdadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın.

Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarı­lanlar ve dinlerini katıksız olarak Alİah için (hâlis) kılanlar başka. İşte onlar, mü’minlerle beraberdirler. Alİah, mü’minlere büyük bir ecir verecektir.

Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah, azabınızla ne yapsın (Allah, size ne diye azab etsin)? Allah, şükrün karşılığı­nı verendir, bilendir.[1]

Mü’minlerin birbirinin kardeşleri olduğunu beyan buyu­ran Rabbimiz Allah, ancak mü’min ile dost olmayı ve sadıklar­la beraber bulunmayı emretmektedir. [2] Kadın olsun, erkek olsun muvahhid mü’minler, birbirlerinin velileridirler, birbirle­rinin yardımcıları ve din kardeşleridirler… Allah yolunda ve Allah’ın rızasını kazanmak için birbirlerine destek olur, hem bol günün, hem de dar gününün dostlarıdırlar… Onlar, birbirle­rini asla terk etmez ve Allah için olan kardeşliklerini, Allah’ın hükümleri gereği kurdukları velayet bağlarına herhangi bir ra­hatsızlık getirmezler… Hele hele birbirlerinden el çekip kâfir­lerle asla dost olmazlar… Böyle bir hata onlar için korkunç bir felâkettir!..

Müstevli zalim tağutlar tarafından paramparça edilen ve her parçasında bir tağutî düzenin egemen olduğu İslâm toprak­larındaki mü’min müslümanlar, her zamanki birlik ve beraber­liğe daha çok muhtaçtırlar… İslâm topraklarından işgal edilmiş hangi parçanın üzerinde yaşıyorlarsa, Önce oradaki mü’min müslümanlar ile iman ve İslâm üzere birliklerini kurmalı, dost­luklarını pekiştirmeli, kardeşliklerim sağlamlaştırmahdırlar… Daha sonra diğer bölgelerdeki mü’min müslüman kardeşleriyle iman ve İslâm üzere beraberliklerini güvenli bir ortamda ger­çekleştirmelidirler… Önce kalb ve beyin bağlan birbiriyle ke­netlenmeli, akîde ve fikir yönüyle birbirine sarılmalı, daha son­ra maddî ve fiilî birliktelikler kurulmalıdır… Katıksız ve gölge-siz iman anlayışıyla bir araya gelenler, fikir birliği kuranlar, usûlde anlaşanlar, fiilî hareketlerde çok kolay başarıya ulaşır­lar…

Muvahhid mü’minler, hiç bir zaman münafıklar gibi davranamazlar… Münafıklar, mü’minleri bırakır, kâfirleri dost edinirler… Çünkü onlar, her ne kadar dış yönleriyle, kalıplarıy­la mü’minlerle beraber görünüyorlarsa da, kalben, ruhen ve fikren kâfirlerle beraberdirler…

İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Münafıkın misali, iki sürü arasında hayretle kalan ko yun gibidir. Kimi o sürüye gider, kimi bu sürüye![3]

Müslümanlarla müslüman, kâfirlerle kâfir görünen mü­nafıklar, kalben ve ruhen iman etmedikleri, İslâm’a teslim ol­madıkları için, her fırsat bulduklarında kalbî, ruhî ve fikrî bap-larla bağlandıkları kâfirlerin yanında yer almaya çalışırlar… Bol günde, bir yağlı kemik için mü’min müslümanlarla beraber olsalar bile, dar günde, hemen kâfirlerin yanında olmaya ve on­lara yardım etmeye çalışırlar…

Bundan dolayı onlar, ateşin en alçak tabakasındadırlar ve onların yardımcısı da yoktur…

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma), “ateşin en alçak tabaka­sı” için;

Ateşin en aşağısında demektir, demiş. [4]‘ el-Esved (rh.a.) anlatıyor:

Bizler, Abdullah ibn Mes’ud’un ders halkasında bulunu­yorduk. Huzeyfe ibnu’l-Yemân geldi, nihayet başımıza dikildi de selâm verdi. Bundan sonra:

Yemin olsun ki münafıklık, sizlerden daha hayırlı olan bir topluluk üzerine indirilmiştir, dedi.

el-Esved (Huzeyfe’nin bu sözüne hayret ederek):

Sübhanallah! Muhakkak ki Allah:

“Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadır­lar. [5] buyuruyor, dedi.

Abdullah ibn Mes’ud (Huzeyfe’nin sözünden, hak söz getirmesinden ve sakındırmasından hoşlanarak) gülümsedi, “uzeyfe de, mescidin bir kenarına oturdu. Bunun akabinde

Abdullah ibn Mes’ud kalktı ve beraberinde bulunan sahabileri de dağıldılar.

el-Esved dedi ki:

Bu sırada Huzeyfe, beni çağırmak için bana bir çakıl taşı attı. Ben de yanına geldim.

Huzeyfe:

Ben, söylediğimi iyice bilmiş olduğu hâlde Abdullah ibn Mes’ud’un gülmesinden (yani, sadece gülmekle yetinme­sinden) hayret ettim. Yemin olsun ki, siz (tabiî)lerden daha ha­yırlı olan bir topluluk üzerine münafıklık indirilmiş, sonra on­lar, bu hâllerinden tevbe edip döndüler. Allah da, onların tevbe-lerini kabul buyurdu, dedi.[6]

Bunun için Rabbimiiz Allah:

Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarı­lanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (hâlis) kılanlar başka. İşte onlar, mü’minlerle beraberdirler. Allah, mü’minlere büyük bir ecir verecektir.

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Öyleyse sen de dini, yalnızca O’na hâlis kılarak Allah’a ibadet et. [7]

Muaz b. Cebel (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)

şöyle buyuruyor:

“Dininde ihlâsh ol ki, az bir amel bile sana kâfi gelsın. [8]

Allah’ı Rabb, İslâm’ı din, Muhammed (s.a.s.)’i Rasulul­lah olarak bilip kabul ederek iman etmiş olan muvahhid nıü’minlerin dinlerinde ihlâsh olmaları, onları yüksek makam­lara çıkararak, ilâhî mükâfata ulaşmasını sağlamaktadır…

“Mekhul (rh.a.) şöyle demiştir:

Dört şey vardır ki, onlar kimde olursa lehinedir. Üç şey de vardır ki, bunlar kimde olursa aleyhinedir.

Lehine olan dört şey: Şükür, iman, dua ve istiğfardır.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Eğer şükredip iman ederseniz Allah, azabınızla ne yap­sın (Allah, size ne diye azab etsin)?” [9]

Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Sen içlerinde iken Allah, onları azablandırıcı değildir. Onlar, mağfiret dileyip dururlarken de Allah, yine onları azab-landıracak değildir.[10]

Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“De ki: ‘Eğer duanız olmasaydı, Rabbimin yanında sizin değeriniz ne olurdu ki?” [11]

Aleyhine olan üç hususa gelince:

Bunlar, Mekr (hilekârlık), bağy (haddi aşmak) ve neks (ahdi bozmaktır).

İşte yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine ahdini boz­muş olur.[12]

“Kötü hile ise, ancak ehlini (onu yapanları) kuşatır.[13]

Yine yüce Allah şöyle buyurur:

“Ey insanlar, sizin bağyiniz (haddi aşmanız) ancak kendi aleyhinizedir.[14]

“Allah, şükredenlerin mükâfatını verir.” yani, kendisine ıtaat ettikleri için kullarını mükâfati andırandır. Allah’ın kullarına ‘şükretmesi’nin anlamı, onları mükâfatlandırmasıdır. Az olan ameli kabul edilir, karşılığında ise büyük bir mükâfat ve­rir. İşte bu, kendisine ibadet eden kuluna şükrü (mükâfatı)dır. Sözlükte şükür, ortaya çıkmaya denir.[15]

İmam İbn Kesir (rh.a.), tefsirinde şunları beyan eder:

“Allah Teâlâ, mü’min kullarına, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmelerini, onlarla sohbette bulunmalarım, ar­kadaş olmalarını, ihlâslı davranmalarını, onlara sevgi ve dost­luk hisleri beslemelerini, mü’minlerin gizli hâllerini onlara ifşa etmelerini yasaklıyor.

Nitekim başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyuruyor:

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri veliler (dost­lar) edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah’dan hiç bir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakın-ma(nız) başka. Allah, sizi kendisinden sakındırır. Varış, Al­lah’adır. [16]/[17]

İmam Kurtubî (rh.a.), bu âyetin tefsirinde şöyle diyor:

‘İbn Abbas der ki:

Yüce Allah mü’minlere, kâfirlere karşı yumuşak dav­ranarak onları veli (dost ve sırdaş) edinmelerini yasaklamakta­dır. Yüce Allah’ın:

“Kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin.[18]buyruğu da buna benzemektedir.

Yüce Allah’ın:

“Kim böyle yaparsa, Allah ile dostluğu kalmaz” buyru­ğu: O kimse, ne Allah’ın hizbindendir, ne de Allah’ın dostları arasındadır, demektir.

Daha sonra yüce Allah, veli edinme yasağından istisnada bulunmaktadır.

Yüce Allah’ın:

“Ancak onlardan (takiyye yaparak) sakınmanız müstes­na” buyruğu hakkında Muaz b. Cebel ve Mücahıd şöyle derler:

Müslümanların güçlenmesinden önce, İslâm’ın yeni olduğu dönemlerde takiyye sözkonusuydu. Bugün ise, Alİah İslâm’ı, mü’minlerin düşmanlarına karşı takiyye yapmalarına gerek bırakmayacak şekilde güçlendirmuş bulunmaktadır.

İbn Abbas derki:

Takiyye, kalbi iman ile mutmain olduğu hâlde dili ile (imana aykın) sözler söyleyip öldürülmemesi ve bir günah da işlememesi demektir.

el-Hasenderki:

Takiyye, kişi için kıyamet gününe kadar caizdir. Fa­kat öldürmede takiyye sozkonusu değildir.

Şöyle de denilmiştir:

Mü’min, kâfirler arasında ikamet ediyor ise, eğer canına bir zarar geleceğinden korkuyorsa, kalbi iman ile mutmain ol­duğu hâlde diliyle onları idare etme yoluna gidebilir. Bununla birlikte takiyye, ancak Öldürülme yahud bir azanın kesilmesi veya büyük bir eziyet ve işkenceden korkulması hâlinde helâl olabilir. Kâfir olmak üzere zorlanan bir kimsenin, -doğru görü­nen görüşe göre- direnmesi ve küfür süzünü söyleme teklifini kabul etmemesi hakkı vardır.[19]

Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanlan veliler (dost­lar) edinmeyin. Onlar, birbirlerinin velisidirler (dostudurlar). Sizden onları kim veli (dost) edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şübhesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.

İşte kalblerinde hastalık olanların: ‘Zamanın, felâketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz’ diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirecek de onlar, nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklar.[20]

Rabbimiz Allah, kendisine şübhesiz ve şirksiz tam bir Tevhid ile iman eden muvahhid kullarına, kâfir ve müşrikleri veli, yani dost edinmelerini yasakladığı gibi, Ehl-i Kitab’dan olan Yahudi ve Hristiyanları da veli edinmeyi yasaklamıştır… Her kim ki, bu yasağı çiğner de Yahudi ve Hristiyanları veli edinecek olursa o da, onlardan olur… Bu yasağı, ancak kalben iman etmeyen, dışta müslüman görünen münafıklar çiğnemiş ve ancak bu tipler çiğneyebilir… Ayrıca İslâm’dan ayrılmış, hak dini ve sahih akîdeyi terk etmiş olan mürtedler, bu yasağı çiğnerler… Bunlar, egemen tağutlarla işbirliğine girer ve mü’min müslümanlarm aleyhine Yahudi ve Hristiyanlan veli­ler edinirler…

Âyet-i kerimenin inzal sebebiyle ilgili olaya baktığımız­da bu gerçeği apaçık görürüz…

Atiyye el-Avfî (rh.a.) anlatıyor:

Ubade b. Samit, gelip dedi ki:

Ya Rasulallah, benim yahudî dostlarım var. Sayıları çoktur, yardımları yetişir. Şimdi ise ben, gerçekten Yahudilerin dostluğudan uzak kalıyor, Allah’ın ve Rasûlünün dostluğuna sığınıyorum.

(Münafıkkların reisi) Abdullah b. Ubeyy ise:

Ben, dönüp dolaşan felâketlerden korkan bir adamını-Bunun için de yahudîlerin dostluğundan uzak kalamam, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:

“Ya Ebe’l-Hubab (Abdullah b. Ubeyy), yahudîlerin dostluğundan yana Ubade b. Samit’e karşı ne cimrilikte bulunduy-san, İbn Samit’ten başka o dostluk senin olsun.”

Abdullah b. Ubeyy de:

Şübhesiz kabul ettim, dedi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ, Ubade ile İbn Ubeyy hak­kında bu âyetleri indirdi.[21]

Yahudîler, tarih boyu İslâm’a ve mü’min müslümanlara düşman olmuş ve bu düşmanlıklarını en hain planlarla, alçakça tuzaklarla devam ettirmişlerdir.

Rabbimiz Allah, yahudîlerin bu şiddetli düşmanlıklarını şu şekilde beyan buyuruyor:

“Andolsun, insanlar içinde, mü’minlere en şiddetli düş­man olarak yahudîleri ve müşrikleri buyursun. [22]

“Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edile­ceksiniz ve sizden önce kendilerine kitab verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işitecek­siniz. Eğer sabreder ve saknırsanız (bu,) emirlere olan azim­dendir. [23]

“Onlar, size ezadan başka kesinlikle bir zarar veremez­ler. Eğer sizinle savşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Son­ra kendilerine yardım da edilmez. [24]

Amr b. Şuayb’ın dedesinden rivayet edilmiştir:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Bizden başkasına benzemeye çalışanlar, bizden değildir. Yahudilere ve Hristiyanlara benzemeyin. Yahudîlerin selâmı parmaklarla işaretten, Hristiy ani arın selâmı ise, el ile işaretten ibarettir.[25]

Ebu Hüreyre’den (r.a.):

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Kişi, dostunun dini üzeredir. Bu yüzden herbiriniz, dost edindiği kişiye dikkat etsin! [26]

Rabbimiz Allah ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.), mü’mi-ne mü’minden başkasının dost olamayacağını, mü’min müslü-manlarm kendilerinin dışında olanları dost edinemeyeceğini beyan buyururlar… Bu emir, zikredilen ayet ve hadislerden net bir şekilde anlaşılmaktadır…

Değerli İslâm Ulemâsı da, bu konuda mü’min müslü-manian uyarmış, çok dikkatli olmalarını tavsiye etmiştir…

Bu konuda, Osmanlı İslâm Ulemâsından oflu Mehmed Emin Efendi (rh.a.), “Elfaz-ı Küfür” adlı risalesinde şunları be­yan eder:

“Bir kimse, Nasranî (Hristiyan), Yahudîden daha hayırlı­dır yahud Yahudi, Nasranîden daha hayırlıdır dese, kâfir olur. Belki vacib olan şöyle söylemektir: Yahudi, Hristiyandan serdir yahud Nasara, yahudîden

kötüdür.

Zira, kâfirlerde asla hayır yoktur. Küfür cephesi, tek bir millet gibidir. Müslüman, Yahudî ve Nasraniyi düşman bilir. Mü’minlerin dostu AUah’dır. Allah’ın dostları için ne korku vardır, ne de hüzünlenmek. Allah’ın en büyük (Allahu Ekbev; oluşuna inanan bir müslüman için, yeryüzü coğrafyasında başka büyük yoktur. Buna itikad etmeyen bir müslümamn imanı, şirkle karışmaktan beri değildir.[27]

“Fetâvâyı Hindiyye’”de şöyle denilmiştir:

“Bir kimse:

Nasranîlik (Hristiyanlık), Mecusîlikten hayırlıdır, de­se -Mecusîlik, Hristiyanlıktan şerlidir, sözü hâriç- veya:

Hristiyanlık, yahudîlikten hayırlıdır, dese, bu hâlde hepsi de küfürdür.[28]

Kendilerine kitab verilen Yahudî ve Hristiy anların, ye­mekleri, kestikleri ve iffet sahibi kadınları, mü’min müslü-manlara helâl iken, [29] onlar hakkında durum bu iken, ya tağu-tî ve beşerî ideolojilere iman edenlerin hükmü nedir? Şu tağutî düzen, diğer tağutî düzenden iyidir veya hayırlıdır, diyenin du­rumu ve hükmü ne olur?!.. Şu tağutî iktidar, diğer tağutî ikti­dardan iyidir veya hayırlıdır, diyenin durumu ve hükmü ne olur?!.. Ya şirk ve küfürden kaynaklanan tağutî düzenlerde ik­tidara talib olup o makamlara gelenlerin durumu ve hükmü ne­dir?!.. Sorularının müttakî İslâm Ulemâsı tarafından net ce-vablan ortaya konulmalıdır!.. Kur’ân-ı Kerim ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’nden hareketle, İslâm’ın gayesine uygun bir şekilde bu sorular cevablanacak olursa, işgal altındaki İslâm topralarında esaret altında yaşayan mü’min müslümanlann ta­vırları netleşir!..

Müstevli egemen tağutlara kalbten, beyinden ve mide­den bağlı olmayan, ayrıca geçimi için halkın eline bakmayan müttakî İslâm ulemâsı, esaret altındaki mü’min müslümanlann kurtuluşu için önderlik yapmalı ve onlara kurtuluşun yolunu göstermelidirler!..

Böylece rnü’min müslümanlar, gerçek dost ve düşmanla­rım tanımış olurlar… Dostlarıyla kaynaşıp barışır, düşmanlarına karşı önlemini alır ve onlardan gelecek zararları engelmemiş olurlar…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitab verilen­lerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri ve­liler (dostlar) edinmeyin. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’dan kor­kup sakının.

Onlar, siz birbirinizi namaza çağırdığınızda onu, alay ve oyun (konusu) edinirler, Bu, gerçekten onların akü erdirmeyen bir topluluk olduklarındandır.

De ki: ‘Ey kitab Ehli, yalnızca Allah’a, bize indirilene ve önceden indirilene inanmamız ve sizin çoğunuzun fasıklar ol­manız nedeniyle mi bizden hoşlanmıyorsunuz?” [30]

İmam tbn Kesir (rh.a.), bu âyetlerin tefsirinde şunları be­yan eder:

“Bu âyet-i kerimede, İslâm’a düşman olan Ehl-i Kitab ve müşriklerle dostluk kurmanın menfur bir durum olduğu anlatı­lıyor. Onlar ki, amel sahilerinin yaptığı en güzel ameli, evet, dünyevî ve uhrevî bütün hayırları ihtiva eden tertemiz, sapa­sağlam İslâm’ın hükümlerini alay konusu ederler. Kendi soğuk fikirleri, fasid görüşleri muvacehesinde bu hükümleri oyunca^ gibi telâkki edip oynarlar.

“Eğer mü’minler iseniz Allah’dan korkun.” Allah’dan kokun da, sizin ve dininizin düşmanı olan bu kişileri dost edin­meyin. Eğer bunların alay ve eğlence konusu yaptıkları Al­lah’ın şeriatına iman eden kimseler iseniz…[31]

Gerek müşrik ve kâfirler, gerekse Ehl-i Kitab olanlar, bunlarla beraber çağımızda bir çok isim ve sıfatlarla kendileri­ni tanıtan bütün tağutî düzenler, Allah’a ve O’nun hayat nizamı olan İslâm Dini’ne, dolayısıyla Allah’a katıksız iman etmiş muvahhid mü’minlere düşmandırlar… Onların hiç biri, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeye razı olmazlar… Tarih, bu gerçeğin en açık göstergesidir… Geçmişte de, şu anda da, Alemlerin Rabbi Allah’ın hükümlerine razı olmamışlar ve olmuyorlar da!.. Böyle bir kin ve nefret içinde olanlar, kendilerini yalnızca kendisine ibadet etmeleri için yaratan [32] Rabbi Allah’a karşı isyan etmiş, Allah’a rağmen başka rabler edinmiş ve onlara ita­at etmişlerdir… Bulundukları ve egemen olduklar) bölgelerde, Allah’ın egemenlik hakkını gasbetmiş, İslâm’ı devre dışı bırak­mış, kendilerini hüküm koyucular olarak Allah’ın yerine ko­yup, düzenlerini İslâm’ın yerine egemen yapmışlardır… Onla­rın, Allah’ın yerine koyup itaat ettikleri sahte ilâh ve rableri, Kur’ân’m yerine koydukları yasaları ve İslâm’ın yerine koy­dukları düzenleri vardır… Onlar, bu müesseselerle ve bu ma­kamlarla çağdaş birer Fir’avn ve birer Nemrud olmuşlardır… Onların bu zulüm ve şirk düzenlerinin karşısına çıkan her kim olursa olsun, onlar tarafından anarşist ve terörist ilân edilip kendisiyle mücadele edilmekte… Hak ve adelet taraftarları olan muvahhid mü’minlere en korkunç işkenceler ve zulümler et­mektedirler… Onlar, bu şirk, zulüm ve sömürü düzenlerini korumak için her türlü vahşeti işlemekte ve her türlü katliâmları gerçekleştirmektedirler…

Rabbimiz Allah, kendisine iman eden mü’min müslü-man kullarına, hem kendisinin, hem de mü’min müslümanlann düşmanları olanlara karşı uyarıp şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler, Benim de düşmanım sizin de düşma­nınız olanları veliler (dostlar) edinmeyin. Siz, onlara karşı sev­gi yöneltiyorsunuz, oysa onlar, haktan size geleni inkâr etmiş­ler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı Rasulü de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yo­lumda cihad etmek ve benim rızamı aramak amacıyla çıkmış­sanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bu­nu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp sapmış olur.

Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler. Ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar, sizin inkâr etmenizi içten arzu etmişlerdir.[33]

Rabbimiz Allah, kendisini ortaksız Rabb olarak kabul et­meyen, O’na rağmen başka rablara yönelip onlara itaat eden, böylece kendisine şirk koşarak düşmanı olanların, O’na hâlis bir şekilde katıksız olarak iman eden muvahhid kullarının da düşmanları olduğunu beyan buyurur!.. Allah’ın düşmanı olan, mü’min müslümanların da düşmanı olmakta, veya mü’min nıüslümanîara akidelerinden dolayı düşman olanlar, Allah’a düşmanlık yapmaktadırlar…

Yeryüzünün neresinde olursa olsun düşmanlık, önce bu müşrik cephesinden gelmektedir… Mü’min müslümanlar, te­melde bunlara düşman değildirler, aksine onlara merhametle yaklaşmakta, onlara acımakta, onları sapık yoldan kurtarmaya çılaşmakta, onlara İslâm’ı anlatıp kendilerini İslâm’a davet et­mekte ve onları zulümden vazgeçip ilâhî adaletin gereğini yap­maya çağırmaktadırlar… Onların birbirlerini ilâhlar ve rabler edinmemelerini, birbirine tapınmamalarını, birbirlerinin kullan olmamalarını, yalnız Allah’ı Rabb kabul edip O’na iman ede­rek itaat etmeyi, böylece kullara kul olmaktan kurtulmalarım arzulamakta ve bunun için çalışmaktadırlar…

Muvahhid mü’minlerin bu hayırlı ve güzel arzulan, bu Tevhidi çalışmaları karşısında, şirk cephesinin azgın tağutları kinlenmekte ve onlara düşman olmaktadırlar… Hatta çoğu za­man tağut Fir’avn gibi davranmakta ve yetkili mercilere Fir’avn’m teklifiyle başvurmaktadırlar…

Şöyle diyordu tağut Fir’avn:

“Fir’avn dedi ki: ‘Bırakın beni, Musa’yı Öldüreyim de O, (gitsin) Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi (düzeninizi) değiştirmesinden, ya da yeryüzünde fesad çıkar­masından korkuyorum.[34]

İşte Rabbimiz Allah, bu şirk ve düşman cephesinin saldı­rılarına karşı, mü’min müslüman kullarının hazırlıklı olmasını emrediyor:

“Onlar karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili at­lar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düş­manları) korkutup caydirasınız. [35]

Rabbimiz Allah’ın, şirk ve küfürlerinden dolayı kendile­rine gazablandığı kavimleri, ideolojik kitleleri ve batıl düzen koruyucularını kesinlikle dostlar edinmeyen mü’min müslü-manlar, onlara velayet hakkını vermemelidirler,.. Onları, kendi­lerine veliler, yani emir sahibleri yapamazlar… Çünkü o kişile­rin, ferd ferd kişilikleri ne oluşa olsun egemenlik konusunda, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyi bir yana bırakıp, şirk ve küfür hükümleriyle hükmederler…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, Allah’ın kendilerine gazablandığı bir kavmi veli (dost ve müttefik) edinmeyin. Ki onlar, kâfirlerin mezar halkından ümit kestikleri gibi, ahiretten ümit kesmişler­dir.[36]

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:

Abdullah b. Ömer (r.a.) ile Zeyd b. Haris (r.a.), yahu-dîlerden birine muhabbet besliyorlardı. Bunun üzerine Allah, bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu. [37]

Bu âyetin, fakir müslümanlardan bir grup hakkında indi­rildiği de beyan edilmiştir. Müslümanların haberlerini yahudî-lere ulaştırıyorlar ve bundan dolayı onların mahsullerinden, meyvelerinden faydalanıyorlardı. Allah Teâlâ, bu âyetle, onları bu işten nehyetti. [38]

İmam İbn Kesir (rh.a.) şu izahı yapar:

“Allah’ın kendilerine gazab ettiği kavim, Yahudiler,

Hristiyanlar ve diğer kâfirlerdir. Allah, onlara kızmış ve lanet etmiştir. Onlar, Allah’ın rahmetini ve rahmetinden kovulmayı hak etmişlerdir. Öyle ise siz, nasıl onlarla dost oluyor ve onları arkadaş ediniyorsunuz? Halbuki onlar, Allah’ın hükmü uyarın­ca ahiretteki sevab ve nimetten de ümitlerini kesmişlerdir. [39]

Mü’min müslümanlar, günde beş vakit namazlarının her rek’atında ve çeşitli vesilelerle okudukları “Fatiha Sûresi’”nde şu duayı yapmaktadırlar:

“Bizi, dosdoğru yola ilet.

Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayan­ların ve sapmışlannkine değil.[40]

Âlemlerin Rabbi ve mü’min müslümanların velisi Allah Teâlâ’nın, kendilerine öğrettiği bir dua ile kendisine dua eden mü’min müslüman kullar, Rabbleri Allah’ın, kendilerine nimet vermiş olduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve saühlerin[41] dosdoğru yoluna kendilerini de iletmeyi diliyorlar… Allah tara­fından, isyanlarına karşılık cezalandırılan, gazaba uğramış ve sapılmışların yolundan uzak kalmak istiyorlar… Gazaba uğra­yanların Yahudiler, ssapmışların da Hristiyanlar olduğunu, Ön­derimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’den Öğreniyo­ruz…

Adiyy b. Hatim (r.a.) rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Yahudiler, gazaba uğramış ve Hristiyanlar da dalâlete düşmüş (sapmış) kişilerdir. [42]

Her muvahhid mü’min şahsiyet, tekrar tekrar bu emirleri okumalı, üzerinde uzun uzun araştırmalar yapıp düşünmeli ve gereğini emrolunduğu şekilde yerine getirmelidir!..

 



[1] Nisa, 4/144-147.

[2] Bkz. Hucurat, 49/10. Mâide. 5/55-56. Tevbe, 9/71. Tevbe, 9/19.

[3] Sahıh-i Müslim, Kitabu Sıfatu’l-Münafikun, Hds. 17  ^Unen-i Neseî, Kitabu’Mman, B. 31, Hds. 5004.

[4] Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 98. (Bab başlığında).

[5] Nisa, 4/145

[6] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 98, Hbr. 124.

[7] Zümer, 39/2.

[8] İmam Suyutî, CamiuVSağİr Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, G U Sh. 110, Hds. 170 (298). Hakim’in Müstedrek’inden.

İbn Kesir. A.g.e. C. 5, Sh. 1973, İbn Ebu Hatim’den. Münâvî, Feyzu’l-Kadir, C. 1, Sh. 216, Hds. 298.

[9] Nisa, 4/147

[10] Enfal, 8/33

[11] Furkan, 25/77

[12] Fetih, 48/10

[13] Fa-hr, 35/43

[14] Yunus, 10/23

[15] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 5, Sh. 537.

[16] Âl-i îmrân, 3/28

[17] İbn Kesir, A.g.e. C. 5, Sh. 1971-1972.

[18] Al-i İmrân, 3/118

[19] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 4, Sh. 163-164.

[20] Mâide, 5/51-52.

[21] İmam el-Vahidî, A.g.e. Sh. 209. Abdulfettah el-Kadî, A.g.e. Sh. 158. İmam Suyutî, Esbâb-ı Nüzul, C. I, Sh. 267-268. et-Taberî, A.g.e. C. 3, Sh. 322.

[22] Mâide, 5/82.

[23] îmrân, 3/186.

[24] Al-İImrân,3/Ill.

[25] Sünnen-i Tirmizî, Kitabu İsti’zan ve’1-Adab, B. 7, Hds. 2835

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C. 5, Sh. 308, Hds. 15. Taberani den.

[26] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B. 32, Hds. 2484. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B. 19, Hds. 4833.

[27] Mehmet Emin Efendi, Küfür Sözler, Sadeleştiren: Ramazan Taha Konya, 1986, Sh. 53.

[28] Fetâvâyı Hindiyye, çev. Mustafa Efe, Ank. T.Y. C.4, Sh. 342.

[29] Bkz.Mâide,5/5.

[30] Mâide, 5/57-59.

Esbâb’ı Nüzulü için bkz. İmam el-Vahidî, A.g.e. Sh. 210-211-Abdulfettah el-Kadî, A.g.e. Sh. 160. İmam Suyutî, Esbâb-ı Nüzul, C. 1, Sh. 270.

[31] îbn Kesir, A.g.e. C. 5, Sh. 2405.

[32] Bkz. Zariyat, 51/56.

[33] Mümtehine, 60/12.

Esbâb’ı Nüzulü için bkz.

Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefir, B. 307, Hds. 410.

Kitabu’l-Mağazî, B. 48, Hds. 283.

Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailu’s-Sahabe, B. 36, Hds. 161. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 60, Hds. 3522. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B. 98, Hds. 2650.

[34] Mü’min, 40/26.

[35] Enfal, 8/60.

[36] Mümtehine, 60/13.

[37] Abdulfettah el-Kadî, A.g.e. Sh. 392. İmam Suyutî, Esbâb-i Nüzul, C. 2, Sh. 660.

[38] İmam el-Vahidî, A.g.e. Sh. 496.

[39] İbn Kesir, A.g.e. C. 14, Sh. 7854.

[40] Fatiha, 1/6-7.

[41] Bkz. Nisa, 4/69.

[42] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 2, Hds. 3128-3129.