(26) Müşrikler, Ancak Bir Pisliktirler

Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyuru­yor:

“Ey iman edenler, müşrikler, ancak bir pisliktirler. Öy­leyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Harama’a yaklaşma­sınlar. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan (fakirlikten) korkarsamz, Allah dilerse sizi, kendi fazlından zengin kılar. Şübhesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.[1]

Rabbimiz Allah Teâlâ, “Âlemlere rahmet”[2] olarak gönderdiği önderimiz ve hayat örneğimiz RasuluUah (s.a.s.), daha dünyaya teşrif etmeden önce Yemen’de, Habeşistan Ne-caşî’sinin sömürü valisi olan Ebrehe, San’a şehrinde “Kulleys” isimli dev bir kilise yaptırmıştı… Kulleys’in yapılmasından ga­ye insanlar, Mekke şehrindeki “Beytullah” olan “Kâbe’”yi zi­yaret yerine San’a şehrindeki Kulleys’i ziyaret etsinler… O kâ­firlerin bunca çabalan çabaları boşa gitmiş, insanlar Kabe’yi ziyaretten vazgeçmemiş, Kulleys’i ziyarete gelmemişlerdi… Aksine Arabların Kenanîlerinden bir kişi gelip Kulleys’in içine pisledi… Bunu duyan sömürü valisi tağut Ebrehe, Kabe’yi yık­mak üzere ordusunu hazırladı ve yola çıktı… Zulüm ordusu, yol üzerinde olan bir çok kabile ve insanlara zulüm ede ede Mekke’nin yakınlarına geldiler…

Başlarında, Rasulullah (s.a.s.)’in dedesi Abdulmutta-lib’in bulunduğu Mekke halkı, Ebrehe’nin ordusuyla savaşacak güçte değilllerdi… Mekke dağlarına çekildiler… Ebrehe’yi ve ordusunu, Kabe ile başbaşa bıraktılar… Ordunun önünde bulu­nan filler, Allah’ın izniyle çöküp, Kabe’yi yıkmak üzere hare­kete geçmediler…

İbn İshak (rh.a.)’in beyanıyla:

“Bunu müteakiben Allah Teâlâ, onların üzerine deniz­den, kırlangıç kuşları ve sığırcık kuşları emsali kuşlarını gön­derdi. Onlardan her bir kuş ile birlikte taşıdığı üç taş bulunu­yordu. Bir taşı gagasında, iki taşı ise ayaklarında taşıyordu, Taşlar, nohut ve mercimek danesi kadar idi. (Taşlan, ordunun üzerine attılar.) Kime değdilerse helak oldu.[3]

Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:

“Rabbinin, Fil sahihlerine neler yaptığını görmedin mi?

Onların tasarladıkları planlarını boşa çıkarmadı mı?

Onların üzerine Ebabil (sürü sürü) kuşlarını gönderdi.

Onlara, pişirilip sertleştirilmiş balçık taşları atıyorlardı.

Sonunda onları, yenik ekin yaprağı gibi kıldı. [4]

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Şübhesiz Allah, filin ordusunu Mekke’ye girmekten men’etti. Allah, Mekkeliler üzerine kendi Rasulü ile mü’minle-ri saldırtmıştir.

Haberiniz olsun Mekke, benden evvel hiçbir kimse için helâl olmadığı gibi, benden sonra da hiçbir kimse için helâl ol­mayacaktır.

Biliniz ki o, ancak bana da yalnız bir gündüzün bir sa­atinde helâl kılınmıştır. Bilmiş olunuz ki, işte bu saatimde Mekke, benim için de haramdır.

Mekke’nin dikeni bile kopanlmaz, ağacı kesilmez, yiti­ğini, kimse elini uzatıp alamaz, ancak sahibini aramak için ara­yıp ilân edici kimse alabilir.[5]

Rasulullah (s.a.s) doğmadan ve O’nun Ümmeti meydana gelmeden önce, Rabbimiz Allah, Mescid-i Haram’ı, yani Mek­ke’yi dolayısıyla Kabe’yi kâfirlerin saldırılarından korumuş, “Tayran Ebabil” ile düşmanlarını helak etmişti…

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) ve İslâm ordusu, Mekke’yi Allah’ın izni ve yardımıyla fethettikten sonra, Rab­bimiz Allah Teâlâ, Mescid-i Haram’m korunmasını, Muvahhid mü’minlere vazife olarak verdi… Artık “Tayran Ebabifin va­zifesini, mü’min müslümanlar yapacak ve Mescid-i Haram’a, ancak birer pislik olan müşrikleri yaklaşürmayacaklardı… Ge­rek yeryüzünün merkez mescidi olan Mescid-i Haram’ı, gerek­se yeryüzünde içinde yalnızca Allah’a secde edilen diğer mes-cidleri, müşriklerden, kâfirlerden ve zalim tağutların zulmün­den koruyacaklardı… Her çağda ve her diyarda bu vazife yeri­ne getirilecek, mescidler ve mescidlerin temsil etmiş olduğu değerler, kâfir ve müşrik olan tağutların zulmünden ve egemenliğinden kurtaracaklardı… Hem esir mescidleri, hem de esaret altındaki mustaz’af Ümmeti kurtarmak için Allah yolun­da cihad edeceklerdi…

Bunun için Rabbimiz Allah onlara emir vermişti:

“Ey iman edenler, müşrikler, ancak bir pisliktirler. Öy­leyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşma­sınlar!”

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Ebu Bekr (r.a.), şu (ma’lum olan dokuzuncu yıldaki) Hacc’da, birinci bayram günü gönderdiği birçok münadîler içinde, beni de nida etmeye gönderdi.

Bütün bu münadîler, Minâ’da:

Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hacc etmesin ve hiçbir çıplak kişide Beyt’i tavaf etmesin! diye ilân ediyorlardı.

Humeyd ibn Abdurrahman dedi ki:

Sonra Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekr’in ardından Ali b. Ebi Talib’i gönderip “Berâe (Tevbe) Sûresi’”ni ilân etmesini emretti.

Ebu Hüreyre dedi ki:

Ali de, bizimle beraber nahr gününde Mina’daki in­sanlar arasında Berâe’yi ve:

“Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hacc etmesin, hiçbir çıp­lak da Beyt’i tavaf etmesin! diye bağıra bağıra ilân etti.[6]

Zeyd b. Yüseyyi anlatıyor: Ali (k.v.)’ye:

Hacc mevsiminde hangi şey (emirler) ile gönderil­miştin? diye sorduk.

Şöyle dedi:

Dört emirle gönderilmiştim: Çıplak kişi, Kabe’yi tavaf etmeyecek.

Kendisiyle Rasulullah (s.a.s.) arasında anlaşma bulunan müşrik varsa, o (anlaşma), müddeti (nin bitimi)ne kadardır ve her kim anlaşması yoksa, onun müddeti dört aydır.

Cennete, ancak mü’min olan kişi girecektir.

Bu seneden sonra müşrikler ve müslümanlar bir araya gelmeyecekdir.[7]

Rabbimiz Allah Teâlâ:

“Ey iman edenler, müşrikler, ancak bir pisliktirler. Öy­leyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşma­sınlar!” emrini verince, Rasulullah (s.a.s.) ve mü’min müslü­manlar hemen gereğini yerine getirdiler… Artık müşrikler ve kâfirler, Mekke’ye ayak basamayacak ve Mescid-i Haram’a gi­remeyecek, Kabe’yi tavaf edemeyeceklerdi…

İmam Kurtubî (rh.a), bu konuda şunları beyan eder:

“İlim adamları, müşriklerin ‘pislik’le nitelendirilmesinin anlamı hususunda farklı görüşlere sahihtirler.

Katâde, Ma’mer b. Raşid ve başkaları:

Çünkü o, cünübtür. Zira onun cünüblükten yıkanma­sı, yıkanma değildir, derler.

İbn Abbas ve başkaları da derler ki:

Hayır, onu pis yapan şirkin kendisidir. Hasan-ı Basrî de der ki:

Bir müşrikle tokalaşan bir kimse, abdest alsın.

Bütün görüşler, kâfirin müslüman olması hâlinde guslet­mesinin vacib olması gerektiği doğrultusundadır. Ancak, İbn Abdil hakem:

Vacib değildir, demektedir.

Çünkü İslâm, kendisinden önce olan şeyleri yıkar. Ahmed ve Ebu Sevr de, İslâm’a giren kâfirin gusletmesi­nin vacib olduğunu kabul ederler. Şafiî ise;

Vacib olmayıp, gusletmesini daha güzel görürüm, de­miştir.

İbnü’l-Kasım’ın da buna yakın bir görüşü vardır. Malik’in de bir görüşüne göre:

Kâfir, gusletmeyi bilmez demiştir.

O’nun bu görüşünü, İbn Vehb ve İbn Ebi Üveys nakletmişlerdir.[8]

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Necd cihetine bir süvarî müfrezesi gönderdi. Bu müfreze, Benû Hanife kabilesinden Sümâme ibn Usâl denilen bir kişiyi esir edip getirdiler. Ve O’nu, mescidin direklerinden birisine bağladılar. Nihayet Rasulullah, Sümâ-me’nin yanına çıktı da:

“Artık Sümâme’yi salıverin!” buyurdu.

Sümâme bırakılınca, hemen mescidin yakınında bulunan bir suya gitti ve yıkandı. Sonra mescide girdi ve:

Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedu enne Muhamme-den Rasulullah, dedi.[9]

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), bu âyetin tefsirinde şun­ları diyor:

“Fukahânm çoğu, kâfirin bedeninin temiz olduğu hük­müne varmışlar ve bu âyeti şu değişik şekillerde tefsir etmişler­dir:

a) İbn Abbas (r.anhuma) ve Katâde (rh.a,):Onlar, cünüblükten ötürü yıkanmaz ve abdestsizlikten ötürü abdest almazlar (bunun için necistirler), demişlerdir.

b) Bu, kendilerinden nefret edilmesi gerektiği hususun­da, müşrikler adeta pis bir şey gibidirler, demektir.

c) Onların ayrılmaz vasıfları olan küfürleri (inkârları), sanki onlara bulaşıp yapışmış bir pislik gibidir. Bil ki bütün bu izahlar, âyetin zahirinin ifâde ettiği hükmü, bir delil olmaksızın bırakmak demektir. [10]

Rabbimiz Allah’ın:

“Artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” emri gereği hareket eden mü’min müslümanlar, müşrikleri o yıldan itibaren Mescid-i Haram’a yaklaştırmadılar ve bölgeden sürüp çıkardı­lar… Yeryüzü mescidlerinin merkezi olan ‘Kabe ve onun mu­kaddes kılınan çevresini müşrik ve kâfirlerden temizlediler… Ancak bir pislik olan müşriklerin, o tertemiz yeri kirletmeleri­ne izin verilmedi…

Emirü’l-mü’minin İmam Ömer ibnü’l-Hattab (r.a.)’ın ri-vayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

Yahudi lerlerle Hristiyanları, Arab yarımadasından mut­laka çıkaracağım! Tâ ki, müslümanlardan başka kimseyi bırak­mayacağım![11]

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), vefatı zamanında üç şey vasiyet etti:

“Bütün müşrikleri Arab yarımadasından çıkarınız!

Gelecek heyetlere, benim izin verip hediyeler ikram et­mekte bulunduğum tarzda siz de icazet ve hediyeler vermek suretiyle hürmet gösteriniz!” buyurdu.

İbn Abbas (r.anhuma):

Ben, üçüncü vasiyeti unuttum, demiştir. [12]

İbn Ömer (r.anhuma) anlatıyor:

Ömer İbnü’l-Hattab, devlet başkanlığı zamanında Yahu-dî ve Hristiyanları Hicaz toprağından çıkardı.

Rasulullah (s.a.s.) de, Hayber üzerine galib geldiği za­man bunları, Hayber’den çıkarmak istemişti. Çünkü Hayber üzerine galib geldiği zaman arazî, Allah’a, Rasulüne ve müslü-manlara aid olmuş da Rasulullah, Yahudileri oradan çıkarmak istemişti.

Bunun üzerine Yahudiler, Rasulullah’dan hurmalıkların işlerini görmek ve mahsulün yansının kendilerinin olmak üze­re, kendilerini Hayber’de bırakmasını istediler.

Bu istek akabinde Rasulullah (s.a.s.), onlara:

“Dediğiniz şartlara göre, istediğimiz müddetçe sizleri burada bırakıyoruz.” buyurdu.

Böylece onlar, Ömer, bunları Teymâ ve Eriha’ya sürün-ceye kadar Hayber’de kaldılar.[13]

İbn Şihab (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Arab yarımadasında iki din bir arada bulunmayacak!” [14]

İmam Kurtubî (rh.a.), bu konuda şu bilgileri naklediyor:

“Bunun için…..artık onlar, Mescid-i Haram’a yaklaşma­sınlar” buyruğundaki “yaklaşmasınlar” bir nehiy (yasak)dır. Bundan dolayı fiilin sonundan “nun” harfi hazfedilmiştir. “Mescid-i Haram” ise, bütün Harem bölgesi hakkında kullanı­lır. Atâ’nın da görüşü budur.

Buna göre, müşrik olan bir kimseye bütün Harem bölge­sine girme imkânı verilmesi haram olur. Onlardan bir elçi bize gelecek olursa, imam, onun söylediklerini işitmek üzere Harem dışındaki bölgeye çıkar. Müşrik bir kişi, eğer gizlenerek Harem bölgesine girecek ve orada ölecek olursa, kabri açılır ve kemik­leri o bölgenin dışına çıkartılır. Çünkü onların orayı vatan edin­mek hakları da yoktur, oradan geçiş yapma imkânları da yoktur.

Mekke, Medine, Yemame, Yemen ve Yemen’deki kasa­balar olarak bilinen Ceziretu’l-Arab’a gelince:

Malik der ki:

Bütün bu yerlerden İslâm’dan başka bir dine sahib olan harkes çıkarılır. Bununla birlikte yolculuk kastıyla bura­larda gidip gelmelerine engel olunmaz.

Şafiî (rh.a.) de böyle demektedir. Ancak o, Yemen’i bun­dan istisna etmiştir. Onlara, böyle bir durumda, Ömer (r.a.)’m onları sürgüne gönderdiği vakit tayin ettiği gibi üç günlük bir süre tayin edilir. Ölülerini orada gömemezler ve Harem bölge­sinin dışana çıkmak zorunda bırakılırlar.[15]

Başta Harem-i Şerif, yani Mescid-i Haram olmak üzere yeryüzündeki bütün mescidler, yalnızca Allah’a aiddirler… On­ları, Rabbimiz Allah’ın emrettiği gibi şirkten, küfürden, kâfir ve müşriklerden temizlemeli ve her türlü necasetten arındırma-lıL Oralarda, yalnız ve yalnız Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’mn hükümleri geçerli olup icra edilmelidir… Oralarda hiçbir zalim tağutun egemenliği sözkonusu olmamalıdır… Zalim tağutlann sözleri ve emirleri geçerli kabul edilmemeli ve onların kendile­ri müşrik oldukalan için mescidlere yaklaştırılmamalıdır… Mescidleri işgal etmek isteyen veya işgal eden zalim tağutlara karşı her rnuvahhid mü’min, “Tayran EbabiF’den biri olmalı ve üzerine düşen kulluk vazifesini yerine getirmeli… Böylece mescidler korunup, işgal eden zalim tağutlann zulmünden kur­tulur!..

Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor:

“Şübhesiz mescidler, (yalnızca) Allah’a aiddir. Öyleyse Allah ile beraber başka hiçbir şeye (ve kimseye) kulluk etme­yin (dua etmeyin, ibadette bulunmayın ve tapmayın). [16]

“(Bu nur,) Allah’ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin (emir) verdiği ev (mescid)Ierdir. Sabah-akşam O’nu, oralarda teşbih edin.[17]

Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler, gerçek şu ki, (Yahudi bilginlerinden, ve (Hristiyan) rahiblerinden çoğu, insanların mallarını haksız­lıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar… Onlara acı bir azab müjdele.

O gün (bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılacak da, onların alınları, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak (ve:) ‘İşte bu, kendiniz için yığıp sakladığınızdır. Yığıp sakladıklan-nızı tadın,” (denilecek).[18]

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma), bu âyetin izahında şöyle demiştir:

Bu âyet-i kerime, müslümanlardan sadece belli kim-seri kasdetmektedir. Bunlar da, mallarının zekatlarını verme­yen müslümanlardır. Ehl-i Kitab’m ise, tümünü kasdetmekte­dir. Çünkü onlar, kâfir oldukları için hiçbirinin infakı kabul edilmemektedir. Dolayısıyla mal biriktirenler sınıfına girmiş­lerdir. [19]

Zeyd ibn Vehb (rh.a.) anlatıyor:

Ben, Rebeze’ye uğradım. Orada, Ebu Zerr ile karşılaş­tım.

O’na:

Seni, bu menziline indiren nedir? dedim. Ebu Zerr (r.a.) şöyle dedi:

Ben, Şam’da bulunuyordum.

“Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcama-yanlar… Onlara, acı bir azabı müjdele.[20] âyetinin tefsiri hakkında Muâviye ile ihtilâf ettim.

Muâviye:

Bu âyet, Kitab Ehli hakkında indi, dedi.

Ben de:

Bu ayet, hem bizim, hem de Kitab Ehli hakkında indi, dedim.

Bu konuda, benimle onun arasında bir niza’ oldu. Mu­âviye, Osman’a bir mektub yazıp beni şikâyet etti. Bunun üzerine Osman da bana:

Medine’ye gel, diye mektub yazdı.

Medine’ye geldim. İnsanlar beni, bundan evvel hiç gör­memişler gibi yanımda toplanıp çoğaldılar. Ben, bu hâli Os­man’a söyledim.

İstersen bir kenara çekilirsin ve yakın bir yerde olur­sun, dedi.

İşte beni,  bu menzile indiren hadise budur. Eğer benim

Üzerime bir Habeşli’yi emir tayin etmiş olsaydılar, ben muhak­kak onu dinler ve itaat ederdim.[21]

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), bu âyetin tefsirinde şun­ları beyan eder:

“Bil ki Allah Teâlâ, Yahudî ve Hristiy ani arın önderlerini, âlim ve rahiblerini, kibirli, zorba olmak, rububiyyet iddiasında bulunmak ve insanlara tepeden bakmak gibi sıfatlarla nitelen­dirince kibirli ve zorba olmanın, rububiyyet iddiasında bulun­manın maksadının, haksız bir şekilde insanların mallarım al­mak olduğuna dikkat çekmek amacıyla, bu âyette de onların, halkın mallarını almaya düşkün olduklarını bildirmiştir.

Yemin ederim ki, kim manastırdakilerle, zamanımızdaki düzenbazların hâllerini iyice düşünürse, bu âyetlerin, sanki sırf onların durum ve hâllerini açıklamak için indirildiğini görür. Binaenaleyh sen, onlardan herbirinin dünyaya iltifat etmediği­ni, dünyadaki hiçbir şeyle asla ilgilenmediğini, temizlik ve ma-sumiyyette, tıpkı mukarreb melekler gibi olduğunu iddia ettiği­ni görürsün. Amma durum, bir yufkayı, bir ekmeği elde etme­ye varıp dayandığında sen, onun canı pahasına ona atıldığını ve onu elde etmek uğruna, zillet ve alçaklığın en aşağısına bile katlandığını müşahade edersin. [22]

İmam Kurtubî (rh.a.)’in âyet hakkındaki açıklamaları ise şöyledir: “Ahbâr, yahudî âlimlerinin adıdır. Rahipler ise, hristi-yanlar arasında kendilerini ibadete çokça veren, ibadette gay­retkeş kimseler demektir.

“Batıl yollarla” da şöyle açıklanmıştır:

Bunlar, kendilerine tabi olanların mallarından kilise, havra ve buna benzer şeyler adına bir takım vergiler ve mikdarı belli ödemeler tahsil ederlerdi. Onlar, bu gibi şeylere harcama­larda bulunmanın şeriatın bir parçası ve yüce Allah’a yaklaştırıcı bir iş olduğu vehmini veriyorlardı. Oysa, bu arada onlar, bu mallan kendilerine ahkoyarlardı.

Selman-ı Farisî (r.a.)’m, hazinesini (ölümünden sonra) çıkarmış olduğu rahibe dair anlattıkları buna örnektir. Hz. Sel-man’m bu anlattıklarını, İbn İshak “Siyer’”inde nakletmekte­dir. [23]

Bir diğer görüşe göre rahipler ve hahamlar, kendilerine uyanların gelirlerinden ve mallarından, dini korumak ve şeri­atın gereklerini yerine getirmek adı altında bir takım vergiler tahsil ederlerdi.

Bir başka görüşe göre, -bu gün pek çok yönetici ve haki­min de yaptığı gibi- insanlar arasında hüküm verirken rüşvet aldıkları kasdedilmektedir. Esasen “batıl yollarla” ifadesi, bü­tün bu hususları ihtiva etmektedir.

“Ve Allah yolundan alıkoyarlar.” yani, kendi dinlerine mensub olan kimselerin İslâm Dini’ne girmelerine, Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’e tabi olmalarına engel olurlar. [24]

Bu açıklamalardan açıkça anlaşııldığı gibi, Yahudî ve Hristiyan din adamları ve bilginleri, insanların din duygularını sömürerek onlardan para alıyor ve toplanan bu paraları hakları olmadığı hâlde yiyorlar… Alİah yolunda harcamıyor ve alabil­diğine yığıp saklıyorlar… Ayrıca insanlara doğruyu ve hakkı anlatmıyor ve onları Allah yolundan alıkoyuyorlar… Böylece insanlara zulmediyor ve onları sömürüyorlar…

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma) ve Ebu Zerr (r.a.)’ın da beyan ettikleri gibi bu âyet, hem Yahudî ve Hristiyanlar, hem de biz mü’min müslümanlar hakkında inzal olmuştur…

Müslümanların arasında, onların dinî duygularını sömü­rerek, kendilerini çeşitli vesilelerle soyan ve paraların toplaya­rak Allah yolunda harcamayan, aksine tağutlarını yolunda, on­ların rızasını kazanmak için sarf edenler, bu yönleriyle Yahudî ve Hristiyan haham ve rahiplerine benzemektedirler… Bu kişi­lerin unvanı ve sıfatları ne olursa olsun, İslam adına hareket ediyor gibi görünerek, gerek akîdevî, gerekse amelî yönüyle İs­lâm binasın temeline bomba koyup korkunç bir şekilde infilak ettiriyorlar… İslâm Dini’nin adını kullanarak insanları Allah yolundan alıkoyuyorlar… İslâm topraklarını işgal eden zalim egemen tağutlar adına haraket ediyor, onların egemenlik ve sö­mürülerinin devamı için dini kullanıyor, insanları aldatıyorlar… Az bir dünya menfaatına meyledip haktan sapıyor ve hakikati gizliyorlar… Bunlar, gerekli tahsili yapmış, İslâm’ı bilen kişiler oldukları kabul edildiği için insanlar tarafından sözleri dinlenil-mekte ve kendilerine uyulmaktadır…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Allah’ın indirdiği kitabtan bir şeyi gözardı edip sakla­yanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar, onların ye­dikleri karmlarıda ateşten başka değildir. Allah, kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir az-ab vardır.

Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar.[25]

Süfyan ibn Uyeyne (rh.a.) şöyle demiştir:

Alimlerimizden kim bozulursa, onda, Yahudîlere bir benzeme vardır.

Abidlerimizden bozulan ise, Hristiyanlara benzemekte­dir. [26]

İslâm Milleti’nin âlimleri ve âbidleri bozulursa, yani İs­lâm’ın emrettiği şekilde inanıp davranmazsa, aksine heva ve heveslerine tabî olur, işgalci zalim egemen tağutlann emirleri­ne itaat edecek olurlarsa, Yahudi ve Hristiynlara benzerler… Onlar gibi olurlar… İslâm’dan uzaklaşır, Tevhid’e yabancılaşır­lar…

Böyle bir felâketi önceden haber veren yegâne önderi­miz Rasulullah (s.a.s.) ümmetini, bu felâkete karşı uyanık ve dikkatli olmaları için uyarmakta!..

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Muhakkak sizler, sizden önceki ümmetlerin yoluna ka­rış karış, arşın arşın uyup gideceksiniz. Hatta onlar, bir keler deliğine girmiş olsalar bile (siz de, o daracık yere girecek) on­lara tabi olacaksınız.”

Biz:

Ya Rasulallah, bu ümmetler, Yahudilerle Hristayanlar mı? diye sorduk.

Rasulullah (s.a.s.):

“Onlardan başka kim olacak?” buyurdu. [27]

Gerek fikren, gerek hayat anlayışı ve yaşayışı konusunda Yahudî, Hristiyan ve diğer beşerî ideolojilere tabi olmamak, onlara benzememek için, İslâm’a tam teslim olmak gerekir…

İslam’a tam teslim olmuş, Allah’ı Rabb, İslâm’ı din ve Rasulullah (s.a.s.)’i önder kabul etmiş her muvahhid mü’min, bir başkasının hakkına asla tecavüz etmez, onların mallarını haksız gasbedip yemez… O muvahhid mü’min, alnının teriyle helâl yollardan kazanmış olduğu malını, yine Allah rızası için helâl yollarda harcar… İhtiyaç sahihlerine yardımcı olur, yok­sulların elinden tutar ve zekatını, sadakasını gereği gibi verir…

Rabbimiz Allah, müttakî mü’minler için:

“Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine nzik olarak verdiklerimizden infak ederler” buyuruyor.[28]

Müttakî ve muvahhid mü’minler, çok iyi ve kat’i bir şe­kilde inanıp idrak etmişlerdir ki, helâl yollardan elde etmiş ol­dukları servetlerini, kendilerine rızık olarak veren Rabbleri Al­lah’ın emrettiği şekilde harcamahdırlar… Ve öylece davranma­yı, bir kulluk vazifesi olarak idrak etmişlerdir…

“Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcama-yanlar… Onlara acı bir azabı müjdele.

O gün (bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılacak da, yanlan, böğürleri ve sırtlan bunlarla dağlanacak…”

Elde ettiği serveti, saklayıp Allah’ın razı olduğu ve em­rettiği gibi harcamayanların ve insanlan bu servetten faydalan-dırmayanlann vay hâline!..

Her muvahhid mü’min zengin olunca, Allah’ın kendisi­ne rızık olarak verdiği maldan gereği gibi infâk eder… O mü’min müslüman, kendisine rızık olarak verilen malın bir emanetçisi olduğunu idrak etmiştir. Kendisine bu malı emanet eden Rabbi Alİah, bu malı nasıl kazanıp, nasıl harcayacağının yollarını gösterip emretmiştir… Eğer bu servet, Allah Teâlâ’nın emredip razı olduğu gibi, O’nun yolunda harcanmazsa, ema­netçisi için korkunç bir felâket olur. Emanetçisi tarafından cim­rilik yapılarak, yığılıp saklanarak sarf edilmeyen servet, ahiret-te onun vücûdunun dağlanma aleti olacaktır… Hem de cehen­nem ateşinde kızdırılıp vücûdu, onlarla dağlanacak!..

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasu-lullah (s.a.s.):

“Altın ve gümüşün hakkını vermeyen hiçbir altın ve gü­müş sahibi yoktur ki, kıyamet gününde bunlar, ateşten levhalar hâline getirilip de, cehennem ateşinde kızdırılarak onlarla, sa­hibinin yanları, alnı ve sırtı dağlanmasın.

Bu levhalar soğudukça, mikdan ellibin yıl olan bir gün­de kullar arasında verilecek hüküm bitinceye kadar sahibine azab için tekrar (kızdırılarak) iade olunacaklardır. Nihayet ken­disine ya cennete ya cehenneme doğru (giden yolu) gösterile­cektir.” [29]

Bu vücûdlan, biriktirip Allah yolunda harcamadıkları servetleri cehennem ateşinde kızdırılarak dağlanan suçlu gü­nahkârlara:

“İşte bu, kendiniz için yığıp sakladığınızdır. Yığıp sakla­dıklarınızı tadın.” denilecek.

Bir başka âyette de şöyle buyrulur:

“Onu tutun da cehennemin orta yerine sürükleyin.

Sonra kaynar suyun azabından başının üstüne dökün.

(Azabı) tad! Çünkü sen (kendince) üstün onurluydun. [30]

İmam İbn Kesir (rh.a.) şöyle diyor:

“Yani bu, onun karşılığıdır. O ise, kendiniz için biriktir­miş olduğunuz şeylerdir. Bu sebebledir ki: Kim bir şeyi sever ve onu, Allah’a itaattan öne alırsa, onunla azab olunur, denil­miştir-

İşte bu kişiler, o mallan topladıkları ve bunları Allah’ın

kendilerinden hoşnud olmasından daha önemli sayıp tercih et­tikleri için bunlarla azab edileceklerdir.

Nitekim Ebu Leheb -Alİah, ona lanet etsin- Allah Rasulü (s.a.s.)’in düşmanlığı hususunda uğraşır ve karısı da bunda ona yardım ederdi. Kıyamet gününde ise karısı, ona azabda yar­dımcı olacaktır. Onun boynunda toplanmış odunlar olacak. Dünyada ona en fazla şefkat besleyen olması itibariyle azabı çok daha şiddetli olacağından ateşte bunları onun üzerine ata­caktır.

Nitekim bu mallar sahiblerine, dünyada iken eşyanın en kıymetlisi olduğundan, ahiret yurdunda onlara eşyanın en za­rarlısı olacaklar ve cehennem ateşinde bunlarla dağlanacaklar. İşte sana onların zararı: Alınları, yanları (böğürleri) ve sırtları bunlarla dağlanacak.[31]

Abdullah ibn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir:

Allah’a yemin edirim ki Allah, mal yığıp biriktirmesi sebebiyle herhangi bir kimseyi azablandırırken, bir dirhem bir dirheme, bir dinar bir dinara değecek şekilde azabl andırmaz. Aksine her bir dirhem ve her bir dinar başlıbaşına üzerinde ko­nuluncaya kadar derisi genişletilir. [32]

Ebu Zerr (r.a.) anlatıyor:

Ben, bir defasında Rasulullah (s.a.s.)’in yanına vardım,

“Nefsim elinde olana” yahud: “Kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayana” diye, yahud da nasıl yemin ettiyse öyle yemin etti de, şöyle buyurdu:

“Develeri, yahud sığırları, yahud koyunları olup da, bun­lardaki Allah haklarını ödemeyen herkese, muhakkak kıyamet günü bu hayvanlar, olabilecekleri en iri ve en semiz halleriyle getirilecekler de ayaklarıyla sahiblerini çiğneyecek, boynuzla-rıyla da ona toslayacaklardır. Bütün insanlar arasında hüküm oluncaya kadar o sürülerin sonları her geçtikçe, ön tarafları tekrar o adam üzerine döndürülecektir.[33]

Ahnef ibn Kays (rh.a.) anlatıyor:

Ben, Kureyş ileri gelenlerinden bir cemaatın yanına oturdum. Bu sırada sert saçlı, sert elbiseli ve sert görünüşlü bir kimse geldi. Nihayet o topluluğun yanında dikildi ve onlara se­lâm verdi.

Sonra:

Altın ve gümüşleri biriktirip infak etmeyenlere, üzeri cehennem ateşinde kızdırılmış taşlardan haber ver. Sonra bu taşlar, onlardan herbirinin memesi ortasına konulur, nihayet iki kürek kemiğinden çıkar. Kürek kemikleri üzerine konulur, ni­hayet memeleri ortasından dışarı çıkar. Böylece kürek kemikle­ri ile memeleri arasında gider gelir, dedi.

O zat, bunları söyledikten sonra geri döndü ve direğin yanına oturdu. Ben de, O’nun arkasından gittim ve yanına otur­dum. Ben, O’nun kim olduğunu bilmiyordum.

O’na:

Ben, bu insanların senin söylediğin sözlerden hoşlan­madıklarını sanıyorum, dedim.

O, cevaben:

Onlar, hiçbir şeyi akıl etmiyorlar. Dostum, bana şöyle buyurdu, dedi.

Ben:

Senin dostun kimdir? dedim.

Peygamber’dir, dedi. Peygamber (s.a.s.):

“Ya Eba Zerr, Uhud Dağı’nı görüyor musun?” dedi. Ebu Zerr dedi ki:

Rasulullah, bir ihtiyacı için beni oraya gönderecek zannederek, gündüzden ne kadar zaman kaldı, diye güneşe baaktım ve:

Evet, Uhud’u görüyorum, dedim. Rasulullah (s.a.s.):

“Uhud Dağı gibi altınım olup, üç dinar hariç, bunun hep­sini infak etmek isterim.” buyurdu.

Bu insanlar ise akıl etmiyorlar, ancak dünya metâı toplu­yorlar. Allah’a yemin ederim ki ben, Allah’a kavuşuncaya ka­dar onlardan hiçbir dünya metâı istemem ve onlara dinden bir şey de sormam.[34]

Muvahhid mü’minler, yegâne Rabbleri Allah Teâlâ’mn kendileri için helâl ve temiz kıldığı kazanç yollarından çalışıp alın teri dökerek kazanmış oldukları helâl servetlerinden, Al­lah’ın farz kıldığı zekatı verdikleri takdirde mal biriktirmiş sayılmazlar… Mallan ve canlarıyla Alİah yolunda cihad eden mu-vahhid mü’minler, farz zekatlarını verirken, bundan başka sa­daka ve infakın da olduğunu bilir, inanır ve gereğini, yerine ge­tirirler.,. Zekatı, sadakayı, infakı gereği gibi veren, helâl ka­zanç sahibi, üzerine düşen malî kulluk vazifesini yapmış ve malını tertemiz etmiştir…

Halid ibn Eşlem anlatıyor:

Bir kerre Abdullah ibn Ömer ile Medine haricine çık­mıştık.

Bir bedevî gelip İbn Ömer’e:

Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harca-mayanlar… Onlara acı bir azabı müjdele.[35] âyetin-deki “Kenz’”in mahiyetinden bana haber ver, dedi.

İbn Ömer şöyle dedi:

Her kim bu malları biriktirip de zekatlarını vermezse, onun için helak ve azab vardır. Ancak zekat âyetinin indirilme­sinden Önce ihtiyaçtan fazla olup da Allah yolunda harcanma­yan mallar kenz sayılırdı. Zekat indirilince Allah zekatı, mallar için bir temizlik sebebi kılmıştır. [36]

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.anha) anlatıyor: Altından işlenmiş bir ziynet takınmıştım da:

Ya Rasulallah, bu, kenz midir? diye sordum.

Rasulullah (s.a.s.):

“Bir şey, zekatı verilecek mikdara ulaşırsa, zekatı da ve­rilirse kenz değildir.” buyurdu.[37]

Emirü’l-mü’minin İmam Ömer İbnü’l-Hattab (r.a.) şöyle demiştir:

Zekatım vermiş olduğun hangi mal olursa olsun, kenz değildir. Velev ki, yere gömülmüş olsun. Zekatını vermediğin hangi mal olursa olsun, bu da yeryüzünde (yerin üzerinde) olsa dahi sahibinin kendisiyle dağlanarak zab edileceği kenzdir. [38]

Cabir (r.a.) şöyle demiş:

Malının sadakasını verdiğin zaman sen, o malın şerri­ni ondan defetmiş, savuşturmuş olursun. İşte bu mal, kenz ol­maz.

İbn Abbas (r.anhuma):

Cenab-ı Hakk’ın:

“Onları, Allah yolunda harcamazlar.” âyetinde Cenab-ı Hak, zekatını vermeyen kimseleri murad etmiştir, demiştir. [39]

İmam Taberî (rh.a.), biriktirilmiş mal demek olan kenz’i açıklarken şöyle diyor:

“Zekatı verilen her mal, biriktirilen rnal değildir. Mal sa­hibi, malının zekatını verdikten sonra dilediği kadar mal birik-tirebilir. Buna mukabil zekat verilecek mikdarda olup da kendi­sinden zekat verilmeyen her mal, biriktirilmiş maldır. İşte bu malın sahibi cezalandınlacaktır. Allah’ın lütfuyla affetme duru­mu müstesnadır.[40]

Sevban (r.a.) anlatıyor:

“Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcama-yanlar… Onlara acı bir azabı müjdele.[41] âyeti in­diği zaman, seferlerinde birinde Rasulullaah (s.a.s.) ile beraber­dik.

Rasulullah (s.a.s.)’in bazı Ashabı:

Bu âyet, altın ve gümüş (biriktirmenin kötülüğü) hakkında indi. Keşke hangi malın daha hayırlı olduğunu bilsek de, onu kullansak! diler.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Malın en faziletlisi, zikreden dil, şükreden kalb ve ima­nı hususunda erkeğine yardım eden imanlı bir kadındır. [42]Şeddad ibn Evs (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Ra­sulullah (s.a.s.):

“İnsanlar, altın ve gümüş biriktirdiklerinde siz, şu keli­meleri biriktiriniz:

Allahım, Sen’den işlerde sebat, olgunlukta azimet dile­rim. Sen’den nimetine şükür, sana güzel ibadet, kalb-i selim, doğru söyleyen bir dil ve Senin bildiğinin en hayırlısını dile­rim. Senin bildiğin şeylerin kötülüğünden Sana sığınırım. Se­nin bildiğin (günahlarım) için Sen’den bağışlama dilerim. Mu­hakkak ki, Allâm el-Ğuyub Sensin. [43]

 



[1] Tevbe, 9/28.

[2] Bkz. Hacc, 22/107.

[3] Bkz. İbn Hişam, A.g.e. C. 1, Sh. 77-91.

Muhammed b. İshak, Siyer, çev. Sezaî Özel, İst. 1991, Sh. 112. İbnü’1-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih – İslâm Tarihi, çev. Dr. Ahmed Ağırakça, vdğ. İst. 1985, C. 1, Sh. 398. vd. İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, C. 2, Sh. 282 vd.

[4] Fil, 105/1-5.

[5] Sahih-İ Buhârî, Kitabu’d-Diyât, B. 7, Hds. 19.

Kitabun fi’1-Lukata, B. 7, Hds. 6.

Sahih-i Müslim, Kitabu’1-Hacc, B. 82, Hds. 447. et-Taberî, A.g.e. C. 9, Sh. 223.

[6] Sahih-i Buharı, Kitabu’t-Tefsir, B. 137, Hbr. 176.

Kitabu’l-Mağazî, B. 68, Hbr. 360.

Kitabu’l-Cizye, B. 16, Hbr. 19.

Kitabu VSalat, B. 10, Hbr. 21.

Kitabu’1-Hacc, B. 67, Hbr. 103. Sahih-i Müslim, Kitabu’I-Hacc, B. 78, Hbr. 435. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Menasık, B. 66, Hbr. 1946. Sünen-i Neseî, Kitabu Menasıku’1-Hacc, B. 161, Hbr. 2944.

[7] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsİru’l-Kur’ân, B. 10, Hbr. 3286.

Kitabu’1-Hacc, B. 44, Hbr. 872.

Sünen-i Neseî, Kitabu Menasıku’1-Hacc, B. 161, Hbr. 2945. Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Salat, B. 140, Hbr. 1437.

Kitabu Menasıku’1-Hacc, B. 74, Hbr. 1925. Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 2, Sh. 299.

[8] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 8, Sh. 175.

[9] Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Salat, B. 76, Hds. 107.

Kitabu’l-Mağazî, B. 72, Hds. 369.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B. 19, Hds. 59. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B. 114, Hds. 2679. Sünen-i Neseî, Kitabu’t-Tahare, B. 127, Hbr. 191. Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 2, Sh. 246, 304,452.

[10] Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 11, Sh. 467.

[11] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad, ve’s-Siyer, B. 21, Hds. 63. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Harac, B. 27-28, Hds. 3030. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Siyer, B. 42, Hds. 1656-1657.

[12] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B. 175, Hds.252.

Kitabu’l-Cizye, B. 6, Hds. 10. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Vasaya, B. 5, Hds. 20. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Harac, B. 27-28, Hds. 3029.

[13] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Muzâra’a, B. 17, Hds. 20.

Kitabu’I-Humus, B. 19, Hds. 59. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Müsakat, B. 1, Hds. 6.

[14] İmam Malik, Muvatta’, Kitabu’1-Cami’, Hds. 18.

Ayrıca bkz. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zekat, B. 11, Hds. 628.

[15] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 8, Sh. 176-177.

[16] Cin, 72/18.

[17] Nur, 24/36.

[18] Tevbe, 9/34-35.

[19] et-Taberî, A.g.e. C. 4, Sh. 290.

[20] Tevbe, 9/34

[21] Sahih-İ Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B. 4, Hbr. 11.

Kitabu’t-Tefsir, B. 141, Hbr. 181. et-Taberî, A.g.e. C. 4, Sh. 290. Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 11, Sh. 495.

[22] Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 11, Sh. 192.

[23] Bkz. İbn Hişam, A.g.e. C. 1, Sh. 285-294.

[24] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 8, Sh. 202.

Ayrıca bkz. Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 11, Sh. 493.

[25] Bakara, 2/174-175.

[26] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, C. 7, Sh. 3467.

[27] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İ’tisam, B. 14, Hds. 50.

Kitabu’l-Enbiya, B. 52, Hds. 123. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İlm, B. 3, Hds. 6. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 17, Hds. 3994. İmam Suyutî, CamiuVSağir Muhtasarı, C. 3, Sh. 193, Hds. 3205 (7227). Hakim, Müstedrek’den.

[28] Bakara, 2/3.

[29] Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B. 6, Hds. 42. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B. 32, Hds. 1658.

[30] Duhan, 44/47-49.

[31] İbn Kesir, A.g.e. C. 7, Sh. 3470.

[32] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 8r Sh. 214. İbn Kesir, A.g.e. C. 7, Sh. 3473.

[33] Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B. 44, Hds. 62. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B. 8, Hds. 30. Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B. 2, Hds. 2433. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zekat, B. 2, Hds. 1785.

[34] Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B. 4, Hds. 12. Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B. 10, Hds. 34.

[35] Tevbe, 9/34

[36] Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B. 4 (Bab başlığında).

Kitabu’t-Tefsir, B. 142 (Bab başlığında). Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zekat, B. 3, Hbr. 1787. Not: İmam İbn Mace (rh.a.)’ın kaydında şu ziyade var: İbn Ömer, daha sonra şöyle dedi:

Sayısını bilip zekatını verdiğim ve Allah (Azze ve Celle)’nin taatı ile işlediğim Uhud Dağı kadar altınım olsa (bu yüzden) endişe duymam.

[37] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B. 4, Hds. 1564. Ayrıca bkz. Darekutnî, Sünen, c. 2, Sh. 105. Beyhakî, es-Sünenu’1-Kübra, C. 4, Sh. 140. Hakim, ei-Müstedrek, C. 1, Sh. 390.

[38] İbn Kesir, A.g.e. C. 7, Sh. 3468. et-Taberî, A.g.e. C. 4, Sh. 286.

[39] Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 11, Sh, 496.

[40] et-Taberî, A.g.e. C. 4, Sh. 288.

[41] Tevbe, 9/34

[42] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 10, Hds. 3291. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’n-Nikâh, B. 5, Hds. 1856. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B. 32, Hds. 1664. Ahmed ibn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, C. 1, Sh. 38, Hds. 104. Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir, C. 2, Sh. 305, Hds. 609.

İbn Kesir, A.g.e. C. 7, Sh. 3470, Hakim, Müstedrek’den.

[43] İbn Kesir, A.g.e. C. 7, Sh. 3470. Ahmed b. Hanbel’den. Sünen-i Neseî, Kitabu’s-Sehv, B. 61, Hds. 1304.