(3) Kısasta Hayat Var

Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyuru­yor:

“Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıl­dı (farz kılındı). Hürre karşı hür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi katilin) lehine, onun (maktulün) kardeşi (varisi veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapıl­ması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktulün varis veya veli­sine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafiflet­me ve bir rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulu­nursa, onun için elem verici bir azab vardır.

Ey temiz akıl sahibleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, sakınırsınız.[1]

Rabbimiz Allah’ın, muvahhid mü’min kullarına yerine getirmelerini farz kıldığı amellerden birisi olan kısasla ilgili bu xki âyet-i kerimenin iniş sebebi olarak şu olay anlatılmaktadır:

Said b. Cübeyr (rh.a.) anlatıyor:

Cahiliyye devrinde, İslâm’ın zuhurundan kısa bir müd-det önce,   iki Arab kabilesi birbirleriyle savaşmışlardı. Aralarında ölenler, yaralananlar vardı. Ölenler arasında köleler, ka­dınlar bile bulunuyordu. İslâm gelene dek, aralarındaki bu kan dâvasını çözüme bağlamış değillerdi. Bu iki kabileden biri, di­ğerine nisbetle nüfus bakımından daha kalabalık, şeref bakı­mından daha üstün idi. Öyle ki kadınlarını, mihir ödemeden ni­kahlıyorlardı.

Bu sebeble:

Bizden bir köleye karşılık, onlardan bir hürrü; bizden bir kadına karşılık, onlardan iki erkeği öldüreceğiz, diye yemin ettiler ve yaralılarının diyetlerini de, onlannkinin iki katma çı­kardılar.

Durumlarını da, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e havale ettiler. Bunun üzerine Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi inzal buyurarak, eşitliği emretti. Onlar da, Allah’ın hükmüne uyarak Müslüman oldular.[2]

Abdullah b. Amr b. As (r.a.)’m rivayetiyle şöyle buyuru­yor Rasulullah (s.a.s.):

“Müslümanların kanlan, (kıymetçe) birbirlerine eşit­tir. [3]

Rabbimiz Allah ve O’nun, biz mü’min müslümanlar için biricik örnek kılıp itaat etmemizi emir buyurduğu[4] Rasulü Muhammed (s.a.s.), adaletten sapıp zulüm içine düşen, dolayı­sıyla nevalarına uyan insanları böyle uyarıyor!.. İnsanların içinde Rabbleri Allah’ın hükümlerini kabul eden muvahhid mü’minlere böyle emir verilip, katilin, ya kısas yapılması, ya diyet alınması, ya da affedilmesi için eşit davranılmasi konu­sunda hüküm beyan ediliyor!..

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma), bu âyetin tefsirinde şun­ları beyan etmiştir:

İsrailoğulları’nda kısas vardı, fakat onlarda diyet yok­tu. Yüce Allah, bu ümmete hitaben:

“Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hürre karşı hür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat ki­min (hangi katilin) lehine, onun (maktulün) kardeşi (varisi ve­ya velisi) tarafından bağışlanırsa.[5]buyurdu.

“Avf  kasten öldürmede (velinin affedilenden) diyet ka­bul etmesidir.

Ma’rufa tabi olmak ve güzellikle ödeme yapmak: Mak­tulün velisi, diyeti ma’rufla, yani şiddet göstermeden ister. Kı­sastan affedilen kimse de diyeti güzellikle, yani bekletmeden ve eksiltmeden öder, demektir.

İşte bu (avf ve diyet hükmü, sizden önceki milletler üzerine yazılmış olan hükümlerden), Rabbiniz tarafından ya­pılmış bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık bundan sonra (ya­ni diyeti kabulden sonra), kim tecavüz ederse, ona acıklı bir azab vardır.[6]

Mücahid (rh.a.) ise, bu konuda şunları söyler: “Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı, (farz kılındı). Hürre karşı hür..[7]

İsrailoğullan’nda diyet yoktu. Onlara, sadece kısas farz kılınmıştı. Allah Teâlâ, bu ümmete kolaylık için İsrailoğulları’nda olmayan- diyet hükmünü indirdii.[8]

Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, herhangi bir haklı sebeb olmadan insanın insanı öldürmesini kesinlikle yasaklamış ve bu yasağı çiğneyenleri acıklı bir azab ile uyarmıştır…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Haklı bir neden olmaksızın Allah’ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin!” [9]

“Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.” [10]

Ebu Hüreyre (r.a.)’m rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Helak edici olan yedi şeyden çekininiz!”

Ashab:

Ya Rasulullah bu yedi şey nedir? diye sordular.

Rasulullah (s.a.s.):

“Allah’a şirk koşmak,

Sihir yapmak,

Allah’ın haram kıldığı bir canı öldürmek, haklı öldüren müstesna,

Riba (faiz) yemek,

Yetim malı yemek,

Düşmana hücum sırasında savaştan kaçmak.

Zinadan kal’aya girmişçesine korunmuş olup hatırdan bile geçirmeyen mü’min kadınlara zina iftirası atmak!” buyur­du. [11]

Allah ve Rasulü (s.a.s.) tarafından kesin haram kılınan insan öldürmek fiili, birileri tarafından bile bile işlenmesin diye çok ağır bir ceza ile cezalandırılmıştır: Kısas!

Kısas cezası konusunda, İmam Kurtubî (rh.a.) şunları beyan eder:

“Kısas kelimesi, izi takib etmek anlamına gelen ‘kassa’ dan alınmıştır. Geçmişlerin eser ve haberlerini izleyen hikaye ve kıssa anlatana, ‘el-kâs’ denilmesi buradan gelmektedir. Sa­çın kas edilmesi (kesilmesi) de buradan gelmektedir. Katil, sanki öldürmekte belli bir yol izlemiş, bu hususta onun izi ta­kib edilip onun izlediği yoldan gidilerek ‘kısas’ kelimesi kula-nılmış gibidir. “Onun üzerine izlerini takib ederek (kasas) geri­sin geriye döndüler.” [12]buyruğu da buradan gel­mektedir.

‘Kass’ın koparmak anlamına geldiği de söylenmiştir. İşte kısas da buradan alınmadır. Çünkü cinayet işleyenin açtığı yara gibi o da yaralanır veya öldürdüğü kimseye karşılık olarak o da öldürülür.

Eğer maktulün (Öldürülenin) velisi, katili öldürmek iste­yecek olursa, katilin Allah’ın emrine teslim olması ve meşru olan şekliyle kendisine kısas emrinin uygulanmasını itaatle ka­bul etmesi, katile farz kılınmıştır. Diğer taraftan maktulün veli­sine de, velisi olduğu kimsenin katilini öldürmekle kalması ve haddi aşarak başkasına saldırıda bulunmaması farzdır. Arablar gibi yaparak, katilden başkasını öldürmek suretiyle haddi aşmamahdır.

eş-Şa’bî, Katâde ve başkaları der ki:

Cahiliyye insanları arasında haddi aşmak ve şeytana itaat etmek sözkonusu idi. Güç-kuvvet sahibi, kendisini koru­yabilen bir kişi…

Herhangi bir kabileden bir köle öldürülecek olursa ve bunu, karşı taraftan öldüren de köle ise, bu güçlüler:

Biz, kölemizin karşılığında hür olandan başkasını öl­dürmeyiz, derlerdi.

Bunlardan bir kadın öldürüldüğünde:

Biz, bu kadın karşılığında ancak erkek bir kimseyi öl­dürünüz.

Aşağı tabakalardan bir kimseleri öldürüldüğünde:

Ancak şerefli bir kimseyi ona karşılık öldürünüz, der­lerdi.

Arablar:

“Öldürmek, öldürmeye karşı en iyi koruyucudur.” der­lerdi.

Bu:

“Daha çok hayatta bırakıcıdır.” şeklinde ve:

“Öldürmeyi, daha ileri derecede önleyicidir.” şeklinde de rivayet edilmiştir.

Yüce Allah, onlara haddi aşmayı yasaklayarak şöyle bu­yurdu:

“Öldürülen hakkında üzerinize kısas yazıldı (farz kılın­dı). Hür kimse hür ile dır.” diye buyurdu.

Bir başka âyet-i kerimede de:

“Kısasta, sizin için bir hayat vardır.[13] di­ye buyurmaktadır.

Arablann söyledileri bu sözleri ile yüce Allah’ın bu buyrukları arasında fesahat ve akıcılık bakımından çok büyük bir fark vardır.” [14]

Âlemlerin Rabbi Allah’ın hükümlerinin bütünüyle kabul edilip uygulandığı İslâm toplumunda, farz olan kısasın uygu­lanması veya kan bedeli olan diyetin alınması, öldürme olayını olması gerekli olan en az seviyeye indirir… Ümmetin İma-nu’nın başkanlığında olan “Daru’l-İslâm”da, sebebsiz yere ve bile bile olan öldürme olaylarında, Allah’ın farz kıldığı kısas uygulanır… Allah’ın hükümlerini yerli yerinde uygulamak, “Darud-İslâm” da iktidarda bulunan Ümmetin İmamı’nın vaz­geçilmez vazifelerindendir… Haddler, yani Şer’î cezalar, ancak İslâm’ın egemen olduğu ve Ümmetin İmamı’nın iktidarda bu­lunduğu “Daru’l-İslâm”da uygulanma imkânı bulur… DaruT-Harb’de veya Daru’l-Harbe dönüşmüş, yani İslâm’ın hayattan soyutlandığı ve hükümlerinin uygulanmasının yasaklandığı böyle ve toplumlarda farz olan kısas’m uygulanması imkânsız­dır… Farzların, vaciblerin, sünnetlerin ve helâllerin uygulanma­sının yasaklandığı, tağutlarm hakim olduğu işgal edilmiş İslâm topraklarında, Allah’ın emrettiği haddleri uygulayacak herhan­gi bir merci bulunmadığından dolayı bu farz amel terk edilmiş­tir… Bu farz amel, egemen işgalci tağutî güçlerce engellenmiş, yasaklanarak terk ettirilmiştir…

Abdullah b. Ömer (r.anhuma)’mn rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Aracılığı, Allah’ın haddlerinden bir haddin yerine geti­rilmesine engel olan kimse, Allah’a savaş açmış olur. [15]

“DaruT-Harb de veya Daru’I-Harb’e dönüşmüş işgal altındaki İslâm topraklarında haddleri uygulayacak yetkili îslâmî merci olmadığı için, Allah’ın, suç işleyen kulları için be­yan buyurduğu cezalar tatbik edilmiyor, onların yerine tağut-ların ilâhlaşmış nevalarından kaynaklanan hükümler uygula­nıyor…

Hanefî fakîhlerinin mu’teber kabul edip delil olarak fı­kıh kitablarmda kaydettikleri bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor:

“Daru’l-Harb’de Şer’î cezalar (haddler) uygulanmaz.[16]

İmam Merginânî (rh.a.), bu hadisi kaydettikten sonra şu açıklamayı yapıyor:

“Şer’î cezaları uygulamaktan gaye, kişinin işlediği suçu bir daha işlememesidir. Daru’1-Harb veya âsîler elinde bulu­nan yerde ise, İslâm Devleti hakim olmadığı için Şer’î cezala­rın uygulamanın vacib olmasında mânâ yoktur. Kişi, bize gel­dikten sonra da uygulanmaz. Çünkü işlenirken cezayı gerek­tirmeyen bir suçun, sonradan gerektirmesine bir sebeb yok­tur. [17]

İmam Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî (rh.a.), “Siye-ri’1-Kebir” adlı kıymetli eserinde şöyle diyor:

“Müslüman biri, Daru’l-Harb’de cezayı gerektiren dav­ranışta bulunduğu takdirde, cezayı uygulayan (İslâm Devlet Başkanı) bulunmaması sebebiyle cezayı haketmez. Çünkü o işi yapuğ’ zaman, müslüman Devlet Başkanı’nın hakimiyeti altın-da değildi.[18]

İslâm ulemâsı, bu konunun önemine dikkat çekmiş ve akâidle ilgili eserlerde buna yer vermişlerdir…

İmam Necmüddin Ömer Nesefî (rh.a.), “Metnu’I-Akâid” adi meşhur akâid risalesinde şunları beyan etmiştir:

“Müslümanlar için bir imama mutlak suretle ihtiyaç var-dır. Müslüman halkla ilgili dinî hükümlerin infazı, cezaların tatbiki, düşmanlara karşı ülke sınırlarının korunması, müslü-manlardan ordu teşkil edilmesi, sadakaların yani vergilerin top­lanması, zorbaların, soyguncuların ve eşkiyanm zabt-u rabt al­tına alınarak kahredilmesi, Cuma ve bayram namazlarının ifâ edilmesi, insanlar arasında ortaya çıkan ihtilafların ortadan kal­dırılması, hukuk üzerine kaim olan sahiciliklerin kabulü, velile­ri bulunmayan küçük yaştaki oğlan ve kızların evlendirilmeleri ve ganimet mallarının taksim edilmesi gibi önemli hususlar İmam sayesinde icra edilir. [19]

Allâme Sa’düddin Taftazânî (rh.a.), “Şerhu’l Akâid” adlı meşhur eserinde:

“Bir halife (devlet başkanı) tayin etmenin vacib olduğu konusunda icma ve ittifak vardır.” diyor. [20]

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Allah’ın kitabı(nm) hükmü, kısas yapmaktır![21]

Rabbimiz Allah’ın, muvahid mü’min kullarına yapmala­rını farz kıldığı ibadetlerden birisi olan kısas ibadetinin engel­lendiği bölgelerde, ibadet hürriyeti tehlikeye düşmüştür… Ora­da din hürriyetinden bahsetmek imkâsız hâle gelir… Çünkü, Rasulullah (s.a.s.)’in beyanıyla: “Allah’ın kitabının hükmü” yasaklanmış ve yapmak isteyenler ise, suçlu kabul edilip en ağır cezalarla cezalandırılmaktadırlar!..

“Allah’ın kitabının hükmü” olan ve insanlık âlemi için hayatın tâ kendisi durumundaki kısas farzını kim yerine geti­rir? sorusunu, İmam Kurtubî (rh.a.), merhur tefsirinde şu şekil­de cevabi am aktadır:

“Öldürme hâlinde kısası, ancak Ulu’l-Emr’in uygulaya­cağı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah, onlara kısası uygulamayı, haddleri yerine getirmeyi ve başka hususları farz kılmıştır. Çünkü şanı yüce Alİah, bütün mü’minlere kısası yeri­ne getirmeleri için hitabta bulunmuştur. Diğer taraftan bütün mü’minlerin bir arada toplanıp kısası uygulamaları mümkün değildir. O bakımdan mü’minler, devlet yöneticisini kısasın uy­gulanması ile diğer haddlerin uygulanması hususunda kendile­rinin konumuna oturtmuşlardır.

Kısas, lazım olan, yerine getirilmesi gereken emir değil­dir. Uyulması, yerine getirilmesi gereken, kısas ve diğer hadd­lerin saldırganlığa kadar gitmeyip sınırı aşmamaktır. Şayet kısas uygulamaksızın, diyet ya da affetmek suretiyle karşılıklı rı­za meydana gelirse, bu da ileride açıklanacağı üzere [22]mübahtır.

Şayet: “Üzerinize kısas yazıldı” buyruğunun anlamı farz kılındı ve zorunlu kılındı şeklindedir, nasıl kısas vacib (farz) olmaz, denilecek olursa, şu şekilde cevab verilir:

Bunun anlamı, istediğiniz takdirde üzerinize farz kılındı, şeklindedir. Böylelikle yüce Allah, tarafların cimrilik etmeleri hâlinde kısasın uygulanabilecek en ileri iş olduğunu bize bil­dirmektedir. [23]

“Fetva imamları ittifakla şunu belirtirler:

İslâm Devlet Yönetici si’nden ayrı olarak tek başına her­hangi bir kimsenin kısas hakkın uygulaması, caiz değildir. İn­sanların birbirine kısas uygulama yetkileri yoktur. Bu yetki, İs­lâm Devlet Yöneticisi’ne veya Halife’nin bu iş için tayin ettiği kimseye aiddir. Bundan dolayı yüce Allah, devlet yöneticisini, insanların birbirine haksızca el uzatmalarını engelemekle gö­revlendirmiştir.” [24]

İman eden ve Allah’ın hükümlerine teslim olan mü’min müslümanların, üzerlerine farz kılınan kısas ibadetini yerine getirebilmesi için gerekli güç-kuvvet, imkân ve hürriyete sahib olmaları gerekir… İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen ta-ğutlann esaretinde yaşayan muvahid mü’minlerin bu kulluk vazifelerini yapmak için gerekli olan imkân ve hürriyete sahib olmadıkları bilinen ve inkârı mümkün olmayan bir gerçektir!..

Bile bile ve haklı bir sebebi olmadan öldürülen bir müs-lümanın varislerine veya velisine kısas hakkı tanındığı gibi, diyet veya affetme etkisi de verilmiştir… Bunlar, isterlerse kısas gerçekleşir… Eğer kısastan vazgeçerlerse, diyet olarak belli olan mikdardaki parayı alır ya da katili affederler… Bu hareket, hayat nizamı İslâm’ın güzelliği ve insana vermiş olduğu değer­den kaynaklanmaktadır…

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“O hâlde her kimin bir kimsesi öldürülürse, iki şeyden hangisi hakkında hayırlı ise, onu isteyebilir (ya diyet ödenir ve­ya kısas olunur).[25]

Ebu Şureyh el-Huzâî (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kime katil veya bir azasına sakatlık isabet ederse o kimse, üç şeyden birini seçme hakkına sahib olur:

Ya katilden kısas hakkını alır.

Ya katili affeder.

Veya diyet alır.

Eğer mağdur olan, dördüncüyü isterse, onun iki elini tu­tunuz. Kim bundan sonra haddi aşarsa, onun için çok acıklı bir azab vardır.” [26]

Enes b. Malik (r.a.) diyor ki:

Rasulullah (s.a.s.), her kısas gerektiren dâvada, ken­disine gelenlere affetmelerini emrederdi.[27]

Haklı bir sebebi olmadan öldürülmüş olan müslümanın varisleri veya velisi, kısastan vazgeçip diyete razı olur ve di­yeti aldıktan sonra affettiği katili öldürecek olursa, çok büyük bir hata etmiş ve suç işlemiş olur… Yeni bir öldürme olayı or­taya çıkar ve yeni bir kısas gündeme gelir… Yegâne hayat ni­zamı İslâm, “kan dâvası” olayını, ayaklarının altına almış ol­duğu bir cahiliyye âdeti olduğunu beyan edip kesinlikle ya­saklamıştır!..

İmam Hasan-ı Basrî (rh.a.) anlatıyor:

Cahiliyye döneminde bir adam, başka birini öldüre­cek olursa, kaçıp kendi kavmine sığınırdı. Kavmi de, öldürülen tarafa giderek diyet ödemek suretiyle barışırlardı. Bunun üzeri­ne kaçan katil, kendisini güven içinde hissederek evine döner­di. Fakat öldürülen kişinin velileri, barıştıkları hâlde katili öl­dürüp diyeti geri verirlerdi. İşte âyet-i kerime, böyle bir hileyi yasaklamaktadır. [28]

Cabirb. Abdullah (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Diyeti aldıktan sonra katili öldüren veliyi affetmem!” [29]

İmam Taberî (rh.a.) şöyle der:

“Âyet-i kerime de zikredilen: “Onun için can yakıcı bir azab vardır.” ifadesinden maksad;

Dehhak ve Said b. Cübeyr’e göre, diyeti aldıktan sonra katili öldüren kişiyi öldürmektir. Yani bir insan başka birini öl­dürür, öldürülenin velisi de diyet kabul ederek öldüreni affeder, daha sonra da öldüreni öldürecek olursa, bu kişiye de kısas tat­bik edilerek öldürülür. Zira o kişi, diyeti aldığı hâlde haddi aş­mış ve hakkı olmadığı hâlde katili öldürmüştür.[30]

İmam Kurtubî (rh.a.) de şunları kaydeder:

“İlim adamları, diyet aldıktan sonra (katili) öldürenin hükmü hakkında ihtilaf emişlerdir. Bir grup ilim adamı -ki Malik ve Şafiî de bunlardandır- şöyle demişlerdir:

Bu, ilk olarak öldüren kimse gibidir. Maktulün velisi, dilerse onu öldürür, dilerse affeder, ahirette de onun için azab vardır.

Katâde, İkrime, es-Süddî ve başkaları ise, şöyle demek­tedir:

Bunun azabı, kesinlikle öldürülmesi şeklindedir. Ha­kim, bu durumda maktule affetmek yetkisini vermez.

el-Hasen der ki:

Böyle bir kimse için azab, sadece diyeti geri vermesi ve günahının karşılığının ise, ahiret azabına kalması şeklinde­dir.

Ömer b. Abdülaziz de şöyle demektedir:

Böyle birisinin durumunu belirlemek, imama aiddir. O, uygun gördüğünü ona uygular. [31]

Bir mü’min, hata ve kaza sonucu istemeyerek diğer bir

jnü’min kardeşi öldürürse, ne yapması lazım geldiğini Rabbi-mjz Allah şöyle beyan buyurur:

“Bir mü’mine -hata sonucu olması dışında- bir başka mü’mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü’mini hata sonucu öl­dürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sada­ka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü’ min olduğu hâlde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet kendileriyle ara­nızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü’min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkânı) bulama­yan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah’dan bir tevbedir. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. [32]

el-Berâ b. Azib (r.a.)’m rivayetiyle şöyle buyuruyor Ra-sulullah (s.a.s.):

“Şübhesiz dünyanın yok olması, Allah katında, haksız yere bir mü’mini öldürmekten daha ehvendir. [33]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Kim bir mü’mini kasıtlı olarak (teammüden) öldürürse ce­zası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir. Allah, ona gazablan-mış, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azab hazırlamıştır. [34]

Rabbimiz Allah, kendisine katıksız iman etmiş, Rasulü Muhammed (s.a.s.)’i önder, İslâm Dini’ni hayat nizamı olarak kabul edip inanan mü’min müslüman kullarının can emniyeti­ni böyle değerlendirip korumuştur… Bir mü’mini, mü’min ol­duğu için veya onu öldürmeyi helâl kabul ederek öldüren ebe­diyen cehennemliktir!.. Muvahhid mü’minin değeri o kadar yücedir ki, gök ve yer halkı, yalnızca bir mü’mini öldürmek için bir araya gelip bu korkunç fiili işleyecek olurlarsa hepsi cezalandırılır!..

Ebu Said el-Hudrî (r.a.) ve Ebu Hüreyre (r.a.)’ın ittifakla rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Gök ve yer halkı, bir mü’minin kanı(nın akıtılmasına iştirak etmiş olsalar Allah, mutlaka onları ateşe döker![35]

Nafî (rh.a.) anlatıyor:

Bir oğlan, aldatılarak öldürüldü.

İbn Ömer (r.anhuma):

Eğer bu öldürme fiilinde, San’a halkının bütünü yer almış olslardı, muhakkak ben, onların hepsini öldürürdüm, demiştir.

Muğire ibn Hakim es-San’anî, babası Hakim’in şöyle dediğini rivayet eder:

Dört kişi, bir çocuğu öldürdüler. Bunun üzerine Ömer (İbnü’l-Hattab) da, aynı sözü söyledi. [36]

Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.), Abdullah b. Habbab’a karşılık Haruralıları öldürmüştür.

İmam Ali, bir suç işleyinceye kadar onlarla savaşmamış idi. Abdullah b. Habbab’ı, koyun boğazlar gibi kesmeleri ve bu durumun İmam Ali’ye haber verilmesi üzerine:

Allahu Ekber! diye seslendi ve onlara:

Abdullah b. Habbab’ın katilini bize çıkartın, verin di­ye onlara seslenin! dedi.

Onu, hepimiz öldürdük, dediler ve bunu, üç defa tek­rarladılar.

Bunun üzerine İmam Ali, arkadaşlarına şöyle dedi:

Haydi, artık bunların üzerine gidebilirsiniz! Aradan fazla bir zaman geçmeden İmam Ali ve berabe­rindekiler, Haruralıları öldürdüler.[37]

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), insanların Allah’a en sevimsiz olanlarından birisinin, haksız yere ma’sum bir kişi­nin kanını akıtanın olduğunu beyan etmiştir… Bu tipler, ileri derecede Allah’a isyan eden tiplerdir…

İbn Abbas (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah’a, insanların en sevimsiz olanı üç sınıftır:

Harem(-i Şerif) içinde zulüm ve haksızlık eden.

İslâm camiası içinde cahiliyyet âdetini araştırıp, onu bu­lup yaşatmak isteyen (mürteci).

Haksız yere dökmek için ma’sum bir kişinin kanını kül­fetle araştıran. [38]

Alemlerin Rabbi Allah’ın hükmü gereği yeryüzündeki insan kullarının arasında haddlerin uygulanışı, insanlık âlemi için büyük bir rahmettir… İnsanlar arasında huzurun, barışın, mutluluğun ve toplumsal dengenin sağlanması, insanlar arasın­da yegâne Rabbleri Allah’ın onlar için beyan buyurduğu nizamın gereği gibi uygulanması ile gerçekleşir… Bu hayat nizamı­nın toplumlarda hayat bulması ve gerek ferd, gerek toplumun hayatına egemen olması, insanlar için bir rahmet ve huzur kaynağı olur…

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Yeryüzünde uygulanan (ilâhî) bir had (ceza), yerdekiler için kendilerine kırk gün yağmur verilmesinden daha hayırlı­dır.” ([39]

Kıyamete kadar insalık âlemi için bir rahmet ve mutlu­luk sebebi olan, Rabbimiz Allah’ın uygulanmasını mü’min kullarına farz kıldığı haddler, müslümanlar arasında uygulan­mayınca, toplumsal felâketler ardardma gelir… Bu, o kadar önemli bir mes’eledir ki, önderimiz Rasulullah (s.a.s.), kendi nefsinden başlayarak uygulamış ve bu konuda hiç bir engel tanımamış, hiç bir şefaatçi kabul etmemiştir… Rasulullah (s.a.s.), Allah’ın haddlerinden herhangi birisinin uygulanma­sını engelleyenin, Allah’a karşı isyan ettiğini beyan buyur­muştur…

Ebu Said el-Hudrî (r.a.) anlatıyor:

Bir ara Raslullah (s.a.s.), mal taksim ediyordu. Bir zat geldi. Rasulullah (s.a.s.)’in üzerine kapanırcasma izdiham gös­terdi.

Rasulullah (s.a.s.), elinde bulunan kuru hurma çöpünü (geri çekil diye) ona dürttü. (Adam, bağırınca,)

Rasulullah (s.a.s.), ona:

“Gel, sen de benden hakkım al!” buyurdu.

O zat:

Ya Rasulullah, ben, seni affettim, dedi.[40]Ebu Firas (r.a.) anlatıyor:

Ömer ibnü’l-Hattab (r.a.), hutbe okudu ve bize şöyle de­di:

Ben, görevlilerimi size, sizin vücudunuza vurmaları ve mallarınızı almaları için göndermedim. Kime böyle bir mu­amele yapılırsa, olayı bana arzetsin. Ben de ondan, yaptığına karşılık hak alayım, dedi.

Amr b. As şöyle dedi:

Bir amir, emrindekilerden birini hizaya getirmek için döverse, sen de ona kısas taatbik edek misin?

(Ömer):

Evet, nefsim kudreti altında olan Allah’a yemin ede­rim ki, ona kısas tatbik ederim!

Gerçekten ben, Rasulullah (s.a.s.)’in kendi nefsinden, başkasının hakkını aldığım gördüm, dedi. [41]

Rabbimiz Alİah, kendilerine verdiği akıl nimetini yerin­de ve gereği gibi kullanan imanlı insan kullarına hitaben:

“Kısasta sizin için hayat vardır.” buyuruyor…

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), bu âyetin tefsirinde şöy­le diyor:

“Âyette bazı izahlar yapılmıştır:

1) Bu âyetten maksad, kısasın bizzat kendisinin bir hayat olmadığıdır. Çünkü kısas, hayatı ortadan kaldırır. Bir şeyi ortadan kaldıranın, o şeyin bizzat kendisi olması (hayat) imkânsız­dır. Tam aksine bundan murad:

Kısasın meşru kılınması, katil olmayı düşünen ile öldü­rülmesi istenen ve bu ikisi dışında bulunan kimselerin hayatta kalacaklarım anlatmak, olduğudur.

Kısasın, katil olmayı düşünen kimse için bir hayat olma­sına gelince, bu, şu şekilde olur:

Katil olmayı düşünen kimse, birisini öldürmesi hâlinde, kendisinin de öldürüleceğini bildiğinde, bu sebeble öldürmek­ten vazgeçer. Bundan dolayı da kendisi öldürülmez. Nihaî bir netice olarak da, kendisi hayatta kalmış olur.

Kısasın, öldürülmesi istenen kimse için bir hayat olması­na gelince, bu da bir gerçektir. Çünkü onu öldürmeyi düşünen kimse, kısas edileceğinden korktuğu zaman, o kimseyi öldür­mekten vazgeçer. Böylece de o kimse Öldürülmemiş olur.

Kısasın, bu ikinin dışında kalan kimseler hakkında da bir hayat olduğu hususuna gelince bu da bir gerçektir. Çünkü kısa­sın meşru kılınmasında, öldürmeyi düşünen kimseyle, öldü­rülmesi düşünülen kimsenin hayatta kalması söz konusudur. Bu ikisinin hayatta kalmasında da, onlara yardımcı olacak kim­selerin hayaatta kalmalarının mevcudiyeti söz konusudur. Çün­kü öldürme sebebiyle meydana gelen fitne büyür, böylece bu fitne, bir grup insanın öldürülmesine kadar varan çekişmelere yol açar. Kısasın meşru olduğu göz önüne alındığında bütün bunlar meydana gelmez. Bunların meydana gelmemesindeyse, herkesin hayatta kalması söz konusudur.

2) Ayetten maksad, bizzat kısasın kendisinin hayatın se­bebi olmasıdır. Bu, böyledir! Çünkü kan akıtan kimseye kısas uygulandığında, öldürmeyi düşündüğü kimseleri öldürmekten vazgeçer. Bu sebeble de kendisi öldürülmez. İşte bu bakımdan kısasın bizzat kendisi, hayatın sebebi olmuş olur.

Bil ki, anlattığımız bu görüş, sadece öldürme şeklinde olan kısasa tahsis edilmez. Bu mefhuma, uzuvlar ile yaralama­lar hakkındaki kısas da dahildir. Bu, böyledir! Çünkü kişi, düşnıanıni yaraladığında, kendisine kısas uygulanacağını bildiği zaman, bu husus onu, böyle bir şeye teşebbüsten alıkor. Böyle­ce bu, her ikisinin de hayatta kalmasına sebeb olmuş olur. Çün­kü yaralanan kimse de ölebilir. Kısas uygulandığında, yarala­yan kimse için de durum aynıdır. Baştaki, yüzdeki veya alında­ki yaralar da böyledir.

Kendisinde kısas uygulanmayan yaralamalar da âyetin hükmüne dahildir. Çünkü yaralayan kimse, yaralamasının kişi­nin canının heder olmasına sebebiyyet vereceğinden, böylece de kısasın gerekeceğinden emin olamaz. Binaenaleyh kısas korkusu, insanların gönüllerinde mevcuttur.[42]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Biz Onda, onların üzerine yazdık (farz kıldık): Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Amma kim bunu sadaka ola­rak bağışlarsa o, kendisi için bir keffarettir. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin tâ kendileridir. [43]

“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâ­firlerin tâ kendileridir.” [44]

“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fa-sıkların tâ kendileridir.” [45]

İmam Yon Ebi’1-İzz el-Hanefî (rh.a.), “Muhezzebu Şerhi’-Akîdeti’t-Tahâviyye” adlı esirinde bu konuda şunları söyler:

“Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. O da şudur:

Allah’ın indirdiklerinden başkası ile hükmetmek, bazen kişiyi dinden çıkartan bir küfür olabilir. Bazen de küçük ya da büyük bir masiyet olabilir. Küfür olması hâlinde, ya az önce sözü edilen görüşlere gör, ya mecazî ya da küçük bir küfür olur. Bu da, hükmedenin durumuna göre değişir.

Eğer o, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin gereksiz olduğuna inanır ve bu konuda serbest olduğu kanaatini taşıyor­sa, yahud o hükmün Allah’ın hükmü olduğuna kesin inanmak­la birlikte onu küçümsüyor ise, bu, büyük küfürdür.

Şayet Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin farziyetine inanmakla ve o olayla ilgili Allah’ın hükmünü bilmekle birlik­te -cezayı hakettiğini itiraf etmekle beraber- Allah’ın hükmünü terk ederse, böyle bir kimse, âsî günahkârdır ve buna, mecazî küfür yahud küçük küfür ile kâfir olmuş denilir.[46]

İşte böylesi tipler, heva ve heveslerini, yani istek ve tut­kularım ilâhlaştırıyor, bu arzularına göre hayat ilkelerini belir­leyip ona uymaya son imkânlarını kullanarak çaba harcıyor­lar… Bunlar, kendilerini helak ettikleri gibi, egemen oldukları bölgelerde hükümlerine tabî olan, emirlerinin altında bulunan halkı da helak ediyorlar…

Bu her halleriyle insanlık âlemi için felâket olan tağutlar için, Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Kendi istek ve tutkularını (nevasını) ilâh edineni gör­dün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?

Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir, ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler. Hayır, onlar, yol bakımından daha şaşkın (ve aşağıdırlar. [47]

Tağutlann hükümlerinin geçersiz kılındığı ve egemenlik­lerine son verildiği yerlerde, insanlar arasında Allah Teâlâ’nın indirdikleriyle hükmedilince, insanlar huzur ve mutluluğa, sağ­lık ve selâmete kavuşurlar… Toplumun ferdleri, kula kul ol­maktan kurtulup yalnız ve yalnız Rabbleri Allah’a kul olurlar… Hep beraber Allah’ın ipine sımsıkı sarılır, kardeş olur ve her iş­lerinde adalet üzere olmaya çalışırlar… Bütün hevesler kul olup yegâne İlâh Allah Teâlâ’ya itaat etmekle meşgul olurlar… İn­sanların yegâne Rabbi Allah’ın hükümleri, iman edip teslim olan mü’min müslüman kullar arasında gereği gibi kabul görüp uygulanınca, zulüm tamamıyla kalkar-yok olur ve oraya adalet hakim hâle gelir… İnsanın insanı, ezmesi ve sömürmesine ta­mamen son verilip, her insan hakkı olan hürriyetine ve haketti-ği değerine kavuşur… Böyle bir Tevhid toplumunda insanın, can, din, akıl, nesil ve mal emniyeti bütün yönleriyle sağlanır…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Sana da (ya Muhammed), önündeki kitab’(lar)ı doğru­layıcı ve ona bir şahid gözetleyici olarak kitabı (Kur’ân’ı) in­dirdik. Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sa­na gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)lanna uy­ma! [48]

 

 



[1] Bakara, 2/178-179.

[2] Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzul, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, Sh. 28.

İmam Süyûtî, Esbâb-ı Nüzul, çev. İbrahim Seyfi Oymalı, İst. T.Y.

C.l, Sh. 70.

İmam Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzul, çev. V.

Doç. Dr. Necati Tetik-Necdet Çağıl, Erzurum, T.Y. Sh. 53.

[3] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B. 147, Hds. 2751. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Diyet, B. 31, Hds. 2683. Sünen-İ Neseî, Kitabu’l-Kasame, B. 12, Hds. 4718-4719.

[4] Bkz. Ahzab, 33/21. Âl-i İmrân, 3/31. Nisa, 4/80.

[5] Bakara, 2/178

[6] Sahih-i Buharı, Kitabu’t-Tefsir, B. 19, Hbr. 25.

Kitabu’1-Edeb, B. 7, Hbr. 20. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Kasame, B. 26, Hbr. 4754.

[7] Bakara, 2/178

[8] Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Kasame, B. 26, Hbr. 4755.

[9] İsra, 17/33.

[10] Mâide, 5/32.

[11] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Vesâya, B. 24, Hds. 29. Sahih-i Müslim, Kiabu’1-İman, B. 38, Hds. 145. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Vesaya, B. 10, Hds. 2874. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Vesâya, B. 12, Hds. 3652.

[12] el-Kehf, 18-64

[13] Bakara, 2/179

[14] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 2, Sh. 493-494.

[15] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Akdiye, B. 14, Hds. 3597.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C. 4, Sh. 458, Hds. 4. Taberanî’den.

[16] Şeyhu’I-İslâm Burhanüddin Ebu’l-Hasan Ali b. Ebu Bekir Merginâ-nî, El-Hidaye Tercemesi, çev. Ahmed Meylanî, İst. 1986, C. 2, Sh. 225.

Not: Aynı sahifenin 168. Dipnotunda bu hadisin, “Garİb” olduğu be­yan olunmuştur.

Molla Husrev, Kaynaklarıyla Büyük İslâm Fıkhı- Gurer ve Düref Tercümesi, çev. Arif Erkan, İst. T.Y. C.3, Sh. 7.

[17] Merginânî, A.g.e. C. 2, Sh. 225.

[18] Serahsî, İslâm Devletler Hukuku-Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, çev. Prof. Dr. İbrahim Sarmış-Prof. Dr. Said Şimşek, Konya, 2001, C. 4, Sh. 343, Md. 3714.

[19] Sa’düddin Taftazânî, Şerhu’t-Akâid-Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi, Çev. Süleyman Uludağ, İst. 1991, Sh. 326-327.

[20] Sa’düddin Taftazânî, A.g.e. Sh. 326.

Ayrıca bkz. İmam Ebu’1-Muîn en-Nesefî, İslâm İnançları ve Mezhebler Arasındaki Görüş Farkları, çev. Cemil Akpınar, Konya, T.Y.

[21] Sahih-i Buharı, Kitabu’t-Tefsir, B.19, Hds. 26-27. B.105, Hds. 133.

Kitabu’s-Sulh, B. 7, Hds. 12.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’d-Diyat, B. 33, Hds. 4595. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Kasame, B. 15, Hds. 4725. Sünen- İbn Mace, Kitabu’d-Diyet, B. 16, Hds. 2649.

[22] Bkz. İmam Kurtubî, A.g.e. C. 2, Sh. 502-507.

[23] İmam Kurtubî, A.g.e. C.2, Sh. 494.

[24] İmam Kurtubî, A.g.e. C.2, Sh. 508.

[25] Sahih-i Buhârî, Kitabu’d-Diyet, B. 7, Hds. 19. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-Hacc, B. 82, Hds. 447-448. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Kasame, B. 28, Hds. 4758-4760. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’d-Diyet, B. 4, Hds. 4504-4505. Sünen-i Tirmizî Kitabu’d-Diyet, B. 13, Hds. 1426. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Diyet, B. 3, Hds. 2624.

[26] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’d-Diyet, B. 3, Hds. 4496. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Diyet, B. 3, Hds. 2623. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Diyet, B. 13, Hds. 1427. Sünen-i Dârimî, Kitabu’d-Diyet, B. 1, Hds. 2356.

İbn Kesir, A.g.e. C. 3, Sh. 693. Ahmed b. Hanbel’den.

[27] Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Kasame, B. 27, Hbr. 4757.

[28] et-Taberî, A.g.e. C.l, Sh. 418. İmam Kurtubî, A.g.e. C. 2, Sh. 506.

[29] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’d-Diyet, B. 5, Hds. 4507.

Not: Hadiste geçen “ugfiye” kelimesi, aleyte dua mânâsına da kulla­nılmıştır. Diyeti aldıktan sonra katili öldüren kimse: “Mal-mülk bu­lamaya, fakir düşe, malı artıp çoğalmasın” demek olur. İbn Kesir, A.g.e. C. 3, Sh. 693. Ahmed b. Hanbel, (Müsned, C.3, Sh. 363)’den.

[30] et-Taberî, A.g.e. C.l, Sh. 418.

[31] İmam Kurtubî, A.g.e. C.2, Sh. 507.

[32] Nisa, 4/92.

[33] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Diyet, B.l, Hds. 2619. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Diyet, B. 7, Hds. 1414. Sünen-i Neseî, Kitabu Tahrimu’d-Dem, B. 2, Hds. 3974. Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail Mutlu, İst. 1997, C.2, Sh. 81, Hds. 415.

[34] Nisa, 4/93.

[35] Sünen-i Tİrmizî, Kitabu’d-Diyet, B. 8, Hds. 1439.

[36] Sahih-i Buhârî, Kitabu’d-Diyet, B. 20, Hbr. 35.

İmam Malik, Muvatta’, Kitabu’1-Akul (Diyet), Hbr. 13. İmam Kurtubî, A.g.e. C.2, Sh.501.

[37] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 2, Sh. 501-502. Dârakutnî (111,132-133)’den.

[38] Sahih-i Buhârî, Kitabu’d-Diyat, B. 8, Hds. 21.

İmam Kurtubî, A.g.e. C.2, Sh. 494.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.2, Sh. 187. C.4, Sh. 32.

[39] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’1-Hudud, B. 3, Hds. 2538.

Sünen-i Neseî, Kitabu Katu’s-Sarik, B. 7, Hds. 4874-4875. Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir, C.2, Sh. 371, Hds. 667. Ayrıca bkz. Abdullah ibn Mübarek, Müsned, çev. Tevhid Ajans, İst. 1998, Sh. 48, Hds. 168.

[40] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’d-Diyet, B. 15, Hds. 4536. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Kasame, B. 20, Hds. 4746-4747.

[41] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’d-Diyat, B, 15, Hbr. 4537. Şünen-İ Neseî, Kitabu’l-Kasame, B. 23, Hbr. 4750.

İmam Kurtubî, A.g.e. C. 2, Sh. 508. Ebu Davud et-Tayalisî’den.

[42] Fahruddin er-Râzî, Tefsİr-i Kebîr, C. 4, Sh. 296-297

[43] Mâide, 5/45.

[44] Mâide, 5/44

[45] mâide, 5/47.

[46] İmam Kadî Ali b. Ali b. Muhammed b. Ebi’1-İzz ed-Dımışkî el-Ha-nefi\ el-Akîdetü’t-Tahâviyye ve Şerhi, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2002, Sh. 252-253.

[47] Furkan, 25/43-44. Casiye, 45/23.

[48] Mâide,5/48.