(37) Akîde İmtihanı Ve Biat

Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler, mü’min kadınlar hicret ederek size geldikleri zaman onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilendir. Şayet (gerçekten) mü’min kadınlar oldukları­nı bilip öğrenirseniz artık sakın onlan kâfirlere geri çevirme­yin. (Çünkü) ne bunlar, onlara helâldir, ne de onlar bunlara he­lâldir. Onlara, (kâfir kocalarına, kendileri için) harcadıklarım verin. Onlara (hicret eden mü’min kadınlara), ücretlerini (mi-hirlerini) verdiğiniz takdirde onları nikahlamanızda size bir güçlük yoktur. Kâfir (kadın)ların ismetlerini (nikâhlarını) tut­mayın ve (onlar için) harcadıklarınızı isteyin. Onlar da (mü’min kadınlara) harcadıklarını istesinler. Bu, Allah’ın hük­müdür. Sizin aranızda hükmeder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” [1]

Hudeybiye… Mekke yakınlarında kuyusu olan bir yer… Asr-ı Saadet devri… Müşriklerin şirkin merkezi hâline getirdik­leri Tevhid’in merkezi Mekke’nin fethinden önceki bir za­man… Hicrî altıncı yılın sonu…

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), beraberinde Ashab-i Kiram olmak üzere “Umre” yapmak niyetiyle Mekke’ye yöneldi… Uzun bir yolculuktan sonra Mekke yakınlarındaki Hudeybiye’ye gelip dinlenmek için mola verdiler… O sırada Mekke şirk devletinin kararıyla, Umre niyetiyle gelenlerin Mekke’ye girmeleri önlendi… Hudeybiye’de Medine İslâm Devleti ile Mekke şirk devletinin yetkili yöneticileri arasında on yıllık bir barış anlaşması imzalandı… Medine İslâm Devleti adına Rasulullah (s.a.s.), barış anlaşması metninin altın imza koyarken, Mekke şirk devletinin adına Süheyl ibn Amr anlaş­ma metnini imzalamıştı…

Hudeybiye anlaşmasının şartlan görünüşte, mü’min müslümanların aleyhine ağır şartlardı, fakat zaman içinde onla­rın lehine büyük bir zafer olduğu anlaşıldı!..

el-Bera ibn Azib (r.a.) şöyle demiştir:

Siz büyük fethi, Mekke’nin fethi sayarsınız -Vakıa Mekke’nin fethi (Kur’ân’m şahadet ettiği) parlak fetih ve zafer idi. Halbuki biz büyük fethi, Hudeybiye günündeki Rıdvan Bey’ati sayarız (ki, o gün cihad için Rasulullah’a verdiğimiz sözden Allah razı olmuştur). Biz, o gün Peygamber (s.a.s.)’in maiyyetinde yüzer mevcudlu ondört bölük (bindörtyüz) er idik. Hudeybiye bir kuyudur. Biz, oraya varınca kuyunun suyunun tamamen çekmiştik de içinde bir damla su bırakmamıştık. Bu hâl, Peygamber’e ulaştı. Peygamber, kuyunun yanma geldi, ke­narına oturdu. Sonra içinde biraz su bulunan bir kap istedi. Ge­tirilen su ile abdest aldı, sonra ağzını çalkaladı ve dua etti. Son­ra bu abdest ve çalkantı suyunu kuyuya döktü. Bunun üzerine biz, az bir zaman kuyuyu bu hâlde bıraktık. Sonra kuyu, bize istediğimiz kadar su verdi. Hem biz, hem de bütün hayvanları­mız suya kandık.[2]

Zührî (rh.a.) der ki:

İslâm’da, ondan (Hudeybiye anlaşmasından) önce, ondan daha büyük bir fetih olmamıştı. Savaş, ancak millet bir­biriyle karşılaştığı zaman olurdu. Musâlaha olduğu, harb bıra­kıldığı ve insanlar birbirinden emin oldukları ve buluştukları zaman, birbiriyle konuşur ve tartışırlardı. Aklı başında olan hiçbir kimse kalmadı ki, İslâm hakkında konuşulsun da o, İs­lâm’a girmesin. İşte o iki senenin içinde, müslümanların sayısı iki katma çıktı.

îbn Hişam (rh.a.) der ki:

Zührî’nin sözüne delil şudur:

Rasulullah (s.a.s.) Hudeybiye’ye (Cabir b. Abdullah’ın kavline göre), bindörtyüz kişi ile çıktı. [3]Bundan iki sene son­ra Mekke’nin fethi senesinde onbin kişi ile çıktı. [4]

Urve ibnu’z-Zübeyr (rh.a.), “Mümtehine Sûresi’”nin onuncu âyetinin inzal sebebi olarak şu olayı anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Hudeybiye günü tayin edilen Sulh müdeti üzerine Süheyl ibn Amr ile yazışma yaptığı zaman, Sü­heyl ibn Amr’ın ileri sürdüğü şartlar içinde şunlar da vardı:

Süheyl:

Sana, bizden bir erkek gelirse, o gelen kimse senin dininde olsa bile onu, bize geri vereceksin ve onunla bizim ara­mızı boşaltacaksın, dedi.

Süheyl, ancak bu şart üzerine Rasulullah (s.a.s.) ile barış anlaşması yapacağında diretti.

Müsümanlar, bu şartı istemeyip öfkelendiler ve bu şart aleyhinde konuştular. Süheyl, Rasulullah ile ancak bu şart üze­re andlaşma yapmakta dayatınca Rasulullah, (o şartı kabul edip) onunla anlaşmaya vardı.

Bu madde uyarınca daha o gün Rasulullah (s.a.s.), Sü­heyl ibn Amr’ın oğlu Ebu Cendel’i babasına geri verdi. O an­laşma müddeti içinde Rasulullah’a gelen her bir erkeği, müslü-man olarak gelmiş de olsa muhakkak geri çevirmiştir.

Bu arada mü’min kadınlar da, muhacir olarak geldi. Uk-be b. Ebi Muayt’ın kızı Ümmü Külsüm de, kadınlık çağına erişmiş olduğu hâlde o gün RasuluUah’m yanma çıkıp gelen­lerdendi. Arkasından ailesi de gelip Ümmü Külsüm’ü, kendile­rine geri vermesini Rasulullah’dan istiyorlardı. Fakat Allah Te-âlâ, mü’min kadınlar hakkında indirdiğini [5] indirdiği için (Rasulullah, Ümmü Külsüm’ü ailesine geri ver­memiştir). [6]

Abdullah ibn Ebu Ahmed şöyle demiştir:

Ukbe b. Ebi Muayt’ın kızı Ümmü Külsüm hicret etti. Kardeşi İmâre ve Velid, Hz. Peygamber’in yanına gelerek, O’nunla konuştular ve Ümmü Külsüm’ü kendilerine iade etme­sini istediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, yalnız kadınlara mah­sus olmak üzere Peygamber ile müşrikler arasındaki ahdi (söz­leşmeyi) bozdu ve kadınların, müşriklere iade edilmesini ya­sakladı. Bunun üzerine “imtihan âyeti” denilen (bu âyet) nazil oldu. [7]

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Hudeybiye anlaşmasında-Jci ilgili şartın, kadınlar hakkında değil, erkekler hakkında oldu­ğu beyanıyla, Mekke’den Medine’ye hicret edip gelen mü’min mülüman kadınları, Mekkeli müşriklere iade etmedi.[8]

Müşrik tağutların egemenliğindeki Mekke şirk devleti­nin zulmünden, Medine İslâm Devleti ‘nin adaletine sığınmak üzere gelen muhacir kadınlar, Allah’ın emri gereği imtihan edi­liyorlardı…

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma)’dan Rasulullah (s.a.s.)’in, mü’min olduklarını söyleyen muhacir kadınları nasıl imtihan ettiği sorulmuş, O da şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.), kadınlardan:

“Allah’a yemin olsun ki ben, kocama kızarak oradan çıkmadım. Allah’a yemin olsun ki ben, bir yeri sevmediğim için başka bir yere gideyim diye oradan çıkmadım. Allah’a ye­min olsun ki ben, dünya malını elde etmek için çıkmadım. Al­lah’a yemin olsun ki ben oradan, ancak Allah’ı ve Rasulünü sevdiğim için çıktım,” demelerini isteyerek onları imtihan ederdi. [9]

Rabbimiz Allah, Rasulü (s.a.s.)’e şunu emrediyor:

“Ey Peygamber, mü’min kadınlar, Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukla­rını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp uy­durmamak (gayr-i meşru olan bir çocuğu kocalarına dayandır­mamak), ma’ruf (iyi, güzel ve yararlı iş) konusunda isyan et­memek üzere sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman, onla­rın biatlarını kabul et ve onlar için Allah’dan mağfiret iste. Şübhesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. [10]

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) anlatıyor:

Rasuluüah (s.a.s.), mü’mine kadınlardan kendisine hicret edip gelenleri şu âyet ile, Allah Teâlâ’nın şu kavliyle imtihan ederdi:

“Ey Peygamber, mü’min kadınlar….. Sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman.[11]

Artık mü’min kadınlardan bu âyetteki şartları ikrar edip kabul eyleyen kadına Rasulullah:

“Ben, seninle sözlü olarak biat ettim.” derdi.

Allah’a yemin ederim ki, Rasulullah’ın eli, biatlaşmada hiç bir kadının eline dokunmamıştır.

Rasulullah, kadınlara ancak:

“Ben, seninle bu şartlar üzerine biatîaştım.” sözüyle biatlaşırdı. [12]

Ümmü Atiyye (r.anha) anlatıyor:

Biz kadınlar, Rasulullah (s.a.s.)’e biat ettik. Kendisi bi­ze:

“Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamak  âyetini okudu ve bizleri, ölü üzerine çığlıkla matem tut­maktan nehyetti.

Bu (matem tutmamak şartını söylediği) sırada bir kadın biat etmekten elini çekti de:

Filâne kadın (yakınım olan bir ölüye ağlamamda) ba­na yardım etmiş, yani benimle beraber ağlamıştı. Ben, onun bu beraber ağlamasına karşılık vermek istiyorum, dedi.

Rasuiulîah (s.a.s.), o kadına hiçbir şey söylemedi (sükût etti). Bunun üzerine kadın gitti. Sonra kadın yine geldi de, Ra­sulullah (s.a.s.) onunla biatlaştı.[13]

İbn Abbas (r.anhuma);

Allah Teâlâ’nın:

“Ma’ruf (iyi, güzel ve yararlı iş) konusunda isyan etme­mek üzere.[14]kavli hakkında:

Bu, hiç şübhesiz Allah’ın, kadınlar üzerine şart (yani gerekli) kıldığı büyük bir şarttır, demiştir. [15]

Mücahid (rh.a.) diyor ki:

O kadınları imtihan edin” ifadesinden maksad şudur: Siz, o kadınlara, niçin geldiklerini sorun. Şayet onlar,

kocalarına kızdıklarından dolayı veya başka bir sebeble gel­mişler ve mü’min olmamışlarsa siz, onları tekrar kocalarına yollayın.

Katâde (rh.a.) diyor ki:

Hicret edip gelen kadınların imtihan edilmeleri şöyle olurdu:

Kadınlar, kocalarından kaçmak için gelmediklerine sade­ce İslâm ve müslümanlan sevdiklerinden dolayı ve İslâm’a olan hassasiyetlerinden dolayı geldiklerine dair Allah’a yemin ettirilirlerdi. Kadınlar, bu yemini yapınca da onların iman etmiş oldukları kabul edilirdi.

İbn Zeyd (rh.a,) diyor ki:

Müşriklerden bir kadın, kocasına kızdığı ve onunla münakaşa ettiği zaman kocasına şöyle derdi:

“Allah’a yemin olsun ki ben, Muhammed’e ve O’nun ar­kadaşlarına hicret edeceğim.”

İşte bunun üzerine Allah Teâlâ, bu âyet-i kerimeyi indir­di ve hicret eden kadınların imtihan edilmelerini emretti. Eğer hicret eden o kadınların geliş sebebleri kocalarına kızmaları ise, geri çevrilmeleri, bu sebeb müslüman olmaları ise, geri çevrilmemelerini emretti. [16]

“Daru’l-Harb’”den hicret edip “Darul-İslâm”‘a gelen muhacir kadınlar, Rabbimiz Allah’ın buyurduğu şekilde imti­han edilmişti… Zahirde mü’min müslüman olduğuna kanaat getirilince onlar, asla kâfir müşriklere geri verilmemiştir… Za­hirî delillerle onların imanlı oluşlarına dair kanaat, onların müslümanlar tarafından koruma altına alınmasına kâfî geliyor­du… Çünkü “Onların imanlarını daha iyi bilen Allah’dır.”

Mü’mine kadınlar, imanlarından dolayı kâfir kocalarına helâl olmadığı gibi, kâfir kocaları da küfürlerinden dolayı mü’min kadınlara helâl değildir…

İmam et-Taberî (rh.a.), bu konuda şöyle der:

“Âyet-i kerimede müslüman erkeklerin müslüman ka­dınlara, müslüman kadınların da ancak müslüman erkeklere helâl oldukları beyan edilmektedir. Bu âyet nazil olmadan önce müslüman kadınların, kâfir erkeklerle evlenmeleri yasaklanma­mıştı. Bu sebeble Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in kızı Zeyneb, müslüman olmasına rağmen, kocası Ebu’1-Âss b. Rebi ile bera­ber yaşıyordu.

Ebu’I-Âss, Bedir’de esir düşünce hanımı Zeyneb, annesi Hadice validemizden miras kalan gerdanlığı, kocasını kurtar­mak için fidye olarak göndermiştir.

Rasulullah (s.a.s.), gerdanhığı görünce kızının hâline acımış ve müslümanlara:

“Bunun esirini serbest bırakabiliyorsanız bırakın!” de­miştir.

Müslümanlar, onu bırakmışlar. Bunun üzerine Rasulul­lah, Ebu’l-Ass’a Mekke’ye gider gitmez, kızım kendisine gön­dermesi şartıyla kendisini serbest bırakacağını söylemiş, Ebu’l-Âss da bunu kabul etmiş ve verdiği sözü yerine getirerek, Ras-lullah’ın kızı Zeyneb’i, Zeyd b. Harise ile birlikte Hicret’in ikinci yılında Medine’ye göndermiştir. Zeyneb, kocası Ebu’l-Ass’ın müslüman olup, Hicret’in sekizinci yılında Medine’ye gelmesine kadar beklemiş, Rasulullah da O’nu, tekrar Ebu’l-Âss’a vermiştir.[17]

İbn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.), kızı Zeyneb’i altı yıl sonra Ebu’I-Ass b. er-Rebi’e evvelki nikâh ile çevirdi ve yeniden nikâh kıy­madı. [18]

İmam et-Taberî (rh.a) şöyle devam ediyor:

“Bu âyet-i kerime nazil olduktan sonra, artık müslüman kadınların, ister Ehl-i Kitab olsun, ister müşrik olsun, müslü­man olmayanlarla evlenemeyeceği kesinleşti. Müslüman er­keklerin ise, Ehl-i Kitab olmayan kâfir kadınlarla evlenemeye-cekleri hükmü kondu. Nitekim bu âyetin devamında:

“Kâfir kadınları, nikâhınız altında tutmayın.” buyrul-maktadır.

Ancak müslüman erkeklerin, Ehl-i Kitab olan Yahudî ve Hristiyan kadınlarla evlenebilecekleri şu âyette belirtilmiş ve sadece bunlar için bir ruhsat tanınmıştır:

“Bugün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitab verilenlerin yiyeceği (kestikleri) size helâldir, sizin yiye­ceğiniz de onlara helâldir. Mü’min kadınlardan hür ve iffetli olanlar ile sizden önce kitab verilenlerden hür ve iffetli kadın­lar -iffetinizi korumanız, zina etmemeniz, gizli dost edinmeme­niz ve mihirlerini vermeniz şartıyla-size helâldir. Kim imanı inkâr ederse, ameli boşa gitmiş olur ve o, ahirette en çok zarara uğarayanlardandır.

İbn îshak (rh.a.) naklediyor:

Zuhrî (rh.a.) dedi ki:

Kâfir (kadın)ların ismetlerini (nikâhlarını) tutma­yın.[19] âyeti indiği zaman, karısını ilk boşayanlardan biri, Ömer İbnü’l-Hattab oldu. Karısı Kureybe bint Ebi Ümeyye b. Mugire’yi boşadı. Ondan sonra o kadınla, Mu-aviye b. Ebi Süfyan evlendi. Bu ikisi, Mekke’de şirk üzere idi­ler. Yine (karısı) Ümmü Külsüm bint Cervel’i de boşadı. Bu kadın, Ubeydullah b. Ömer el-Huzaiyye’nin annesidir. Ve o ka­dınla, Ebu Cehm b. Huzeyfe b. Ğaanim evlendi. Bu, onun kav­minden bir adamdır. Bu ikisi, şirk üzere idiler.[20]

Beyan olunan âyetler, hadisler, tarihî olaylar ve imamla­rın görüşlerinden apaçık anlaşıldığı gibi İslâm, hayatın bütünü­nü kuşatıcı bir nizamdır… Hayatın her yönüne bir düzenleme getirmiş ve hayat dini olmuştur…

Daru’I-Harb’den Daru’l-İslâm’a hicret edip gelen muha­cir kadınlar, imtihan edilmiş ve haklarında samimî olduklarına dair kanaat oluştuğu zaman kabul edilerek, İslâm cemiyetine dahil olunmuşlardır… Kendileriyle bey’atlaşılmış ve herbiri İs­lâm cemaatının birer mü’min müslüman ferdi olmuşlardır…

Bu örnekten hareketle, “DaruT-Harb’”e dönüşmüş ve zalim tağutlar tarafından işgal edilip şirkin egemen olduğu İs­lâm topraklarında muvahhid mü’minlerden oluşmuş Tevhid ce­maatine katılımların düzenlenmesi gündeme gelebilir… Ege­men tağutî kültürle yetişen veya bid’at ve hurafeleri İslâm zan­nedip öylece inanan kişilerin, önce sahih akîde ve bid’at ile hu­rafeden arındırılmış İslâm ile tanışmaları sağlanmalıdır… Kü­für, şirk, bid’at ve hurafelerden temizlenmiş kalblere ve beyin­lere, katıksız iman ile İslâm yerleştirilmeli, daha sonra mü’min müslümanların saflarına katılmalıdır…

Akîde imtihanında başarılı olan, salih amele devam eden samimî mü’min müslümanlarla bey’atı gündeme getiren ve on­larla belli şartlar üzerine bey’atlaşan Rasulullah (s.a.s.)’in tavrı, muvahhid mü’minlerin değişmez örneğidir…

Ubade ibn Samit (r.a.) birinci Akabe gecesinde bey’at e-den oniki nakibin biri olmuş ve Bedir savaşında da hazır bu­lunmuş idi. O, şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.s.), etrafında Sahabîlerinden bir cema­at mevcûd olduğu hâlde buyurdu ki:

“Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmamak, hırsızlık yapma­mak, zina etmemek, çocuklarınızı öldürmemek, kendiliğiniz­den uyduracağınız bir yalanla (kimseye) iftira etmemek, hiçbir ma’rufta (iyi işte) isyan etmemek üzere bana bey’at (yani be­nimle ahd) ediniz.

İçinizde sözünde duran olursa, mükâfaatı Allah’ın üze­rindedir. Bu dediklerimden birini yapıp da ondan dolayı dünyada cezalandırılırsa, bu ceza, ona keffârettir. Bunlardan birini yapıp da, yaptığı fiili Allah örterse, işi Allah’a kalır: İsterse onu affeder, isterse ona ceza verir.” Biz de, bu şart üzere Rasulullah’a bey’at ettik. [21]

 



[1] Mümtehine, 60/10.

[2] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağazî, B. 37, Hbr. 180.

[3] Bkz. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmare, B. 18, Hbr. 67-69.

[4] İbn Hişam, A.g.e. C. 3, Sh. 444.

[5] Mümtehine, 60/10

[6] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağazî, B. 37, Hbr. 205.

Kitabu’ş-Şurut, B. t, Hbr. 1.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B. 34, Hds. 93. İmam Müslim (rh.a)’ın kaydında şu şart da var: “Sizden (bize) gelen olursa onu, size iade etmeyeceğiz.” İmam el-Vahidî, A.g.e. Sh. 495-496. Abdulfettah el-Kadî, A.g.e. Sh. 390-391. İmam Suyutî, Esbab-ı Nüzul, C. 2, Sh. 658-659. Hudeybiye anlaşmasının şartlarının tam metni için bkz. İbn Hişam, A.g.e. C. 3, Sh. 437. İbnü’1-Esir, A.g.e. C. 2, Sh. 190. İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, C. 4, Sh. 290.

[7] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-i Kerim Tefsiri, C. 14, Sh. 7842.

[8] Bkz. Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 21, Sh. 444.

[9] et-Taberî, A.g.e. C. 8, Sh. 261.

[10] Mümtehine, 60/12.

[11] Mümtehine, 60/12

[12] Sahih-i Buhârî, Kitabu’tjefsir, B. 308, Hds. 412. Kitabu’ş-Şurut, B. 1, Hds. 1. Kİtabu’l-Mağazî, B. 37, Hds. 205.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kıır’ân, B. 60, Hbr. 3523. et-Taberî, A.g.e C. 8,Sh.261.

[13] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 309, Hbr. 413. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cenaiz, B. 10, Hds. 33. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 60, Hbr. 3524. Diğer rivayetler için bkz.

İbn Kesir, A.g.e. C. 14, Sh. 7847. Ahmed b. Hanbel’den.

[14] Mümtehine, 60/12

[15] Sahih-İ Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 309, Hbr. 414.

[16] et-Taberî, A.g.e. C. 8, Sh. 261.

[17] et-Taberî, A.g.e. C. 8, Sh. 262. İbn Kesir, A.g.e. C. 14, Sh. 7843. İbn Hişam, A.g.e. C. 2, Sh. 392-402.

[18] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’n-Nikâh, B. 41, Hbr. 1151. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Talak, B. 23-24, Hbr. 2240. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’n-Nikâh, B. 60, Hbr 2010.

İbn Hişam, A.g.e. C. 2, Sh. 402.

[19] Mümtehine, (60/10

[20] İbn Hişam, A.g.e. C. 3, Sh. 451. et-Taberî, A.g.e. C. 8, Sh. 262. İbn Kesir, A.g.e. C. 14, Sh. 7845.

[21] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-İman, B. 10, Hds. 11.

Kitabu’l-Hudud, B. 15, Hds. 30. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Hudud, B. 10, Hds. 41-44. Sünen-i Neseî, Kitabu’1-Biat, B. 38, Hds. 4192. Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Hudud, B. 12, Hds. 1465. Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Siyer, B. 17, Hds. 2457. İbn Hişam, A.g.e. C. 2, Sh. 93.