(38) Bunyanun Mersus

Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyuru-”Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersi-

Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir ga-zab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti).

Şübhesiz Allah, kendi yolunda sanki birbirine kenetlen­miş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.[1]

Ayet-i kerimenin inzal sebebini, Abdullah b. Selâm (r.a.) şöyle anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’in Ashabı’ndan bir kaç kişi oturup müzakerede bulunduk ve:

Allah’a, amellerin hangisi daha sevimli olduğunu bilsek, şübhesiz onu işlerdik! dedik.

Bunun üzerine Allah, şu âyeti indirdi:

“Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı teşbih etmiş­tir. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersi­niz?”[2]

Abdullah b. Selâm (r.a.) dedi ki:

Rasulullah (s.a.s.) bunu, bize okudu.[3] Yeryüzünün en hayırlı nesli olan Ashab-ı Kiram’ın ha­yırlı ve şerefli ferdleri, Âlemlerin Rabbi Allah’ın mü’min müs-lüman kulunun hangi amelini daha çok sevip kabul ederek razı olduğunu bilmek istiyorlar… Sadece bilmek değil, bilip hemen işlemek taleb ediyorlar… Çünkü amele dönüşmeyen bilgi, bilen için bir mesuliyettir… Herhangi tabiî bir engel ve özür olma­dıkça bilen, bildiğiyle amel etmelidir… Hele hele hakikat bilgi­sine sahib olan müslüman şahsiyet, kendisine Rabbi Allah tara­fından nasıl uygulanacağı örneği gösterilip öğretilen ilimle amel etmenin onun bir kulluk vazifesi olduğunun şuurunda ol­ması gerekir…

Yegâne Rabbimiz Allah katında amellerin en sevimlisi, hiç şübhe etmeden Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e iman ile itaat et­mek ve Allah yolunda birbirine kenetlenmiş bir bina (bunya-nun mersus) gibi saf bağlayıp, Allah’a iman etmeyen günah­kârlarla çarpışmaktır…

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’e:

Amellerin hangisi efdaldir? diye soruldu. Rasulullah (s.a.s.):

“Allah’a ve Rasulüne iman etmektir.” buyurdu. [4]

Hayat, iman ve cihaddır. İman eden, itaat eder… İtaat e-den mü’min kişi de, malıyla, canıyla ve diliyle Allah yolunda cihad eder… Muvahhid mü’min bir şahsiyetin yaratılış gayesi olan yalnızca Allah’a ibadet etmek budur!.. Allah’a katıksız i-man etmek ve O’na, emrolunduğu kulluk vazifesini yaparken bütün cehd ve gayretini sarfetmek… İşte izzet üzere olan bir hayat… İman ve cihad…

Mü’min müslüman şahsiyete düşen görev, verdiği ahde sadık kalmasıdır… Rabbi Allah’a verdiği ahdin gereği, yeryü­zünü fitneden ve fitnecilerden temizlemek Allah’ın dininin egemenliğini sağlamaktır..[5]Yeryüzünde zulüm ve sömürüyü gerçekleştiren her türlü gücü kırmak, kurum ve kuruluşu yık­mak, insanlık âlemine huzur, barış, kardeşlik ve adaletin gelip yerleşmesi için bütün imkânlarıyla çalışmak, muvahhid mü’min şahsiyetin kulluk vazifesidir… Yeryüzünde her insanın, insanca yaşaması yaratılış gayesine uygun bir hayat sürmesi için müsaid ortamın oluşması gerekir… Bundan dolayı cehd ve gayret etmek gerek… Böyle bir hayat için önce iman, sonra ci­had!..

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma) şöyle demiş:

Mü’minlerden bir kısım insanlar, cihad farz kılınma­dan önce:

“Allah’ın bize, amellerin en sevimlisini bildirmesini iste­riz ki, onu işleyelim,” diyorlardı.

Allah Peygamberine, kendisi için amellerin en sevimli olanının, Allah’a kesin olarak iman etmek ve iman etmeyen kâfirlere karış cihad etmek olduğunu bildirdi. Fakat cihad etme emri inince de bir kısım mü’minlerin hoşuna gitmedi ve bu emir onlara ağır geldi. İşte bunun üzerine Alİah Teâlâ:

“Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylüyor­sunuz?” âyetini indirdi.[6]

Rabbimiz Alİah şöyle buyurur:

“Kendilerine: ‘Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, ze­katı verin’ denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine ya­zıldığında (farz kılındığında) onlardan bir grup insanlardan Al­lah* dan korkar gibi -hatta daha da şiddetli bir korkuyla- korku­ya kapılıyorlar ve: ‘Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın. Bizi, yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?’ dediler. De ki: ‘Dünyanın metaı azdır, ahiret ise, müttakîler için daha hayırlı­dır ve siz, bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız.1

Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur. Yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunsa: “Bu, Allah’dandır” derler: Onlara bir kötülük, dokunsa: ‘Bu, sendendir’ derler. De ki: “Hepsi Allah’tandır.’ Fakat ne oluyor ki bu topluluğa, hiç bir sözü anlamaya çalışmıyorlar?” [7]

İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:

(Hicret’ten önce) Rasulullah (s.a.s.) Mekke’de iken, Ab-durrahman b. Avf ile bir arkadaşı, Rasulullah (s.a.s.)’e gelerek:

Ya Rasulallah, biz, müşrik iken daha çok itibar görü­yorduk. Fakat iman edince hakir ve zelîl olduk. (Onlara karşı) savaş için müsaade et, dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

“Ben, affetmekle emrolundum (savaşla emrolunmadım). Bu sebeble, (kâfirlerle) savaşmayın.” buyurdu.

Allah bizi, Medine’ye hicret ettirdikten sonra, Rasulul­lah (s.a.s.) düşmanla savaşmamıza izin verdi. Fakat müslümanlar savaşmaktan çekindiler. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:

“Kendilerine: ‘Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, ze­katı verin’ denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine ya­zıldığında..[8]

İmam Kurtubî (rh.a.), bu âyet hakkındaa şunları beyan ediyor:

“es-Süddîderki:

Burada sözü geçenler, savaşın farz kılınmasından ön­ce İslâm’a giren bir topluluktur. Fakat savaş farz kılınınca on­dan hoşlanmadılar.

Bunun, münafıkların vasfına dair olduğu da söylenmiş­tir. Yani onlar, yüce Allah’dan gelen emirden korktukları gibi, müşrikler tarafından öldürülmekten korkarlar.

“Hatta daha fazla korktular.” Yani, onlara göre ve itikat­larına göre bu, daha fazla korkulacak bir şey gibi geldi onlara.

Derim ki:

Bunun böyle olması, âyetin anlatım çerçevesine daha uygundur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Ve: ‘Rabbimiz, üzerimize niçin savaşmayı farz kıldın. Bizi, yakın bir süreye kadar geciktirmeli değil miydin?’ dediler.”

Ecellerin sınırlı, rızıklann pay edilmiş olduğunu bilen şerefli bir Sahabî’den böyle bir sözün sadır olmasından Allah’a sığınılır.

Onlar, böyle söz söylemek yerine aksine, Allah’ın emir­lerine uyan, onun buyruklarını dinleyen ve itaatla boyun eğen kimselerdi. Ahiret yurduna kavuşmayı, dünya yurdunda kal­maktan daha hayırlı görürlerdi. Nitekim onların siretlerinden bilinen budur.

Allah, hepsinden razı olsun.

Eğer bu sözü, bir Sahabî söylemişse, bu ancak, henüz imanın kalbinde iyice yer etmediği, kalbi, İslâm’a tam anla­mıyla açılmamış bir kişi tarafından söylenmiş olabilir. Şübhe yok ki, iman ehlinin kimisi, kimisinden üstündür. Kimisinin imanı kâmildir, kimisinin eksiktir. îşte karşı karşıya kalacağı zorluk ve cihadda göreceği sıkıntılar dolayısıyla kendisine ve­rilen emirlerden uzak durmak isteyen kimse, bu türden bir kim­sedir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’dır.[9]

Yapamayacağını bile bile bir şey hakkında söz söyleyip söz vermek, Allah katında bir gazab konusu olarak büyük bir suç oluşturur… Muvahhid mü’min, kendisini iyi tanıyan kişi­dir… İzzet sahibi bir şahsiyettir… Neleri yapıp, neleri yapama­yacağını iyi bilen ve mesuliyetini idrak eden mü’min müslü-man şahsiyet, altından kalkamayacağı yükü sırtına almadığı gi­bi, yerine getiremeyeceği sözü vermez ve yapamayacağı her­hangi bir şeyi söylemez!.. Söz verip va’d ettiğinde sözünü ve va’dını yerine getirmek için bütün imkânını sarfeder… Va’dın-dan caymanın ve sözünde durmamanın münafıkın alâmeti olu­ğunu bilir ve bundan alabildiğine kaçınır…

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasu-lullah (s.a.s.):

“Münafığın alâmeti üçtür:

Söz söylerken yalan söyler.

Va’dettiği vakit sözünde durmaz.

Kendisine bir şey emniyet edildiği zaman, hiyanet eder. [10]

Safvan b. Süleym (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.)’e:

Mü’min korkak olur mu? diye sorulduğunda: “Evet” diye cevap verdi.

Mü’min yalancı olur mu? diye sorulunca da: “Hayır!” buyurdu.[11]

Ebu Umâme (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Mü’min, bütün huylara sahib olabilir, amma yalancı ve hain olamaz[12]

Abdullah b. Amir ibn Rebia (r.a.) anlatıyor:

Bir gün annem beni çağırmıştı. Rasulullah (s.a.s.) bizim evimizde oturmuyordu.

Annem, bana:

Gel, sana bir şey vereceğim, dedi. Rasulullah (s.a.s.), anneme:

“Ona, ne vermek istiyorsun?” dedi. Annem:

Ona, hurma vereceğim, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), anneme: “Eğer sen, ona bir şey vermezsen, sana bir yalan yazılır.” buyurdu. [13]

Sabit ibnu’d-Dahhak (r.a.)’dan.

Rasulullaah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Âdemoğluna, malik olmadığı malı adaması doğru de­ğildir.[14]

İmam Malik (rh.a.) şöyle der:

Va’d edilen kişiye bir borç ilişiyorsa ve bu va’dîa alâkalı ise, o borcun ifâ edilmesi vacib olur. Söz gelimi birisi, bir başkasına:

“Evlen, her gün sana şu kadar şey” dese ve o da evlen-se, evli olduğu sürece ona, bunu vermesi vacib olur. Çünkü ona, insanoğluna aid bir hak ilişmiştir ve bu, sıkıntıya vesile olacak bir haktır.

Cumhûr-u Fukahâ ise, bunun, mutlak anlamda vacib ol­mayacağı görüşündedirler. [15]

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöy­le buyurur:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden, hayır söylesin, yahud sussun!” [16]

Görüldüğü gibi izzet sahibi bir mü’min müslüman, söz­lerine ve hereketlerine çok dikkat etmesi gerekiyor… Konuş­tuğunda doğru konuşacak ve hayırlı olan şeyi söyleyecek…

Söz verip va’dettiği zaman iyi düşünecek, gücünü ve imkân­larını iyi hesab edip yerine getirebilecek sözü verip va’dı ya­pacaktır… Gücünü aşan herhangi bir konuda, zannî bazı ihti­mallerden hareketle söz vermeyecek ve o işe kalkışmayacak… Böyle düşünmeden ve dengesizce kalkışılan işler, insanı mah-cub eder, hatta toplum içine çıkmaktan onu alıkor!..

Aynı zamanda, yapamayacağı veya yapmayacağı, ya da yapmadığı bir şeyi söylemesi, onun aleyhine olup, Allah’ın gazabını artırır… Çünkü böyle davranması, müslümanlar ara­sında korkunç fitnelere varacak kötülüklere sebeb olur… Top­lumu ifsad eder, ferdlerin arasını açar ve düşmalıklar meyda­na çıkar… Bundan dolayı, mü’min müslümanlar, gerek ferd olarak, gerekse cemaat olarak, imkânları nisbetinde konuşma­lı ve çalışmalıdırlar… Yapamayacakları ve imkânlarının el vermediği şeyleri gündeme getirmemelidirler… Gündeme ge­len şeyler, elbette yapılabilecek helâl ve doğru şeylerdir, fakat o anda bunu yapacak güce ve imkâna sahib olmak gerek… İmkân olmayınca, teklif edilen ve yapılması istenen şey, ne kadar güzel olursa olsun, ne kadar faydalı ve hayırlı olursa ol­sun yapılması söz konusu olmaz!.. Mü’min müslümanlar, im­kânları nisbetinde mes’uldürler… İmkânlarını aşan şeyleri ya­pamadıklarından dolayı onlara herhangi bir vebal yoktur…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumlu­luk) teklif edilmez.[17]

“Hiç bir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. [18]

Rabbimiz Allah’a karşı yapacağımız kulluk vazifeleri­miz, Allah’ın bize verdiği güç ve imkân çerçevesinde gerçek­leşir… Mü’min müslümanlann vazifesi, güçlerinin ve imkân­larının farkına varmaları, hep beraber Allah’ın ipine sarılıp bu güç ve imkânlarını birleştirip beraberce kullanmalarıdır… Fer­din yapacağı şeyler, onun gücü ve imkânı nisbetindedir… ce­maatın yapacağı şeyler de, onun gücü ve imkânı nisbetinde­dir…

“Kör olana güçlük yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana güçlük yoktur.[19] buyuran rahmet sahibi Rabbi­miz Allah, gerçekten imkânı olmayan özür sahihlerini mesul tutmamıştır…

“Alİah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. [20]

“Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister. (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır. [21]buyuran Rabbimiz Allah, kullarına merhametlidir…

Rabbimiz Allah’ın:

“Şübhesiz Allah, kendi yolunda sanki birbirine kenet­lenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” âyet-i kerimesinin tefsirinde İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) şunları söyler:

“İbn Abbas (r.a.) şöyle demektedir:

Taş, taşın üzerine konur, sonra da bu taşlar, küçük taşlar vasıtasıyla birbirine bağlanır, derken bunun üzerine hare dökülür ki, işte Mekkeliler bu tür yapıya, mersus, yani birbirine temellenmiş, kenetlenmiş yapı adını verirler.

Ebu İshak (rh.a.) ise:

Allah Teâlâ, tıpkı birbirine kenetlenmiş bir binanın duruşu gibi, cihadda azimli ve kararlı olan ve bulunduğu yeri hiç terk etmeyen kimseleri sevdiğini bildirmiştir. Bu ifade ile, onların, düşmanlarıyla harbetmeleri hususunda yekvücûd ol­malarının ve tıpkı birbirine kenetlenmiş bir bina gibi, birbirni sevip desteklemelerinin   kasdedilmiş olması da mümkündür, der.

Bu misalin, orada sabit kadem kalmayı belirtmek için getirilmiş olduğu da ileri sürülmüştür. Yani, iman etmiş kim­seler, saf bağladıklarında adeta yerine çakılmış ve birbirine kenetlenmiş bir bina gibi, orada sabit kadem olurlar, demektir.

Bu âyette, yaya olarak savaşmanın yerinde ve faziletli olduğuna delâlet olduğu da ileri sürülmüştür. Çünkü Arablar, bu şekilde saf saf oluyorlar (ve savaşıyorlardı).

Muhabbet, zahiren şu iki mânâya gelebilir:

a) Cenab-ı Hakk’m mahlukattan razı olması.

b) Yaptıkları şeylerden ötürü onları övmesi.[22] Ebu Bahriyye (rh.a.) şöyle demiş:

Mü’minler, at üstünde savaşmaktan hoşlanmazlar, yeryüzünde savaşmaktan hoşlanırlardı.

Çünkü Allah (Azze ve Celle):

“Şübhesiz Allah, kendi yolunda sanki birbirine kenet­lenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” buyu­ruyor.

Benim saftan kaydığımı görürseniz, sakalımın bittiği yere vurun. [23]

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah, üç kişiye güler (onlardan hoşnud olur):

Geceleyin (ibadet için) kalkan adama,

Namaz için saf tutan cemaate,

Ve savaş için dizilip (saf hâlinde kenetlenen) kavme![24]

 



[1] Saff, 61/2-4.

[2] Saff, 61/1-2

[3] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 61. Hbr. 3525. Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-Cihad, B. 1, Hbr. 2395. et-Taberî, A.g.e. C. 8, Sh. 270.

İmam el-Vahidî, A.g.e. Sh. 397. Abdulfettah el-Kadî, A.g.e. Sh. 392. İmam Suyutî, A.g.e. C. 2, Sh. 661-662.

[4] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-İman, B. 17, Hds. 19. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B. 36, Hds. 135. Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Cihad, B. 17, Hds. 3115-3116. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Fedailu’l-Cihad, B. 22, Hds. 1709. Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-Cihad, B. 4, Hds. 2398.

[5] Bkz. Bakara, 2/193. Enfal, 8/39.

[6] et-Taberî, A.g.e. C. 8, Sh. 272.

[7] Nisa, 4/77-78.

[8] Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Cihad, B. 1, Hds. 3073. İmam el-Vahidî, A.g.e. Sh. 174. Abdulfettah el-Kadî, A.g.e. Sh. 121. İmam Suyutî, Esbâb-ı Nüzul, C. 1, Sh. 209.

[9] İmam Kurtubî, A.g.e. C. 5, Sh. 328.

[10] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-İman, B. 24, Hds. 26. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B. 25, Hds. 107-108

[11] İmam Malik, Muvatta’.Kitabu’l-Kelâm, Hds. 19.

Ayrıca bkz. İmam Gazali, İhyâu Uİumid-Din, çev. Ahmed Ser-daioğlu, İst. 1989, C. 3, Sh. 302.

İmam Maverdî, Etfebu’d-Dünya ve’d-Din, çev. Ali Akın, İst. 1982, Sh. 422.

[12] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C. 5, Sh. 499, Hds. 21-22. Ahmed b. Hanbel, Bezzar, Darekutnî, Beyhakî ve Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’inde rivayet eder.

[13] Şünen-i Ebu Davud, Kitabu’1-Edeb, B. 88, Hds. 1991.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e. C. 5, Sh. 504, Hds. 34. Beyhakî ve

İbn Ebi Dünya’dan.

İbn Kesir, a.g.e. C. 14, Sh. 7859. Ahmed b. HanbeFden.

[14] Sahih-i Buhârî, Kitabu’1-Edeb, B. 44, Hds. 76. Sahih-i Müslim, Kitabu’I-İman, B. 47, Hds. 176.

[15] İbn Kesir, A.g.e. C. 14, Sh. 7859.

[16] Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B. 23, Hds. 62-63.

Kitabu’1-Edeb, B. 31, Hds. 48. Sahih-i Müslim, Kitabu’1-İman, B. 74, Hds. 75-77. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 12, Hds. 3971. Sünen-i Ebu Davud, Kİtabu’1-Edeb, B. 132, Hds. 5154. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’I-Kiyame, B. 16, Hds. 2617.

[17] Bakara, 2/233.

[18] En’am, 6/152. A’raf, 7/42. Mü’minun, 23/62.

[19] Nur, 24/61.

[20] Bakara, 2/185.

[21] Nisa, 4/28.

[22] Fahruddin er-Râzî, A.g.e. C. 21, Sn. 458.

[23] İbn Kesir, A.g.e. C. 14, Sh. 7862.

[24] İbn Kesir, A.g.e. C. 14, Sh. 7861. Ahmed b. Hanbel, (Müsned, C. 3, Sh. 80)’den

Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 13, Hds. 200. et-Taberî, A.g.e. C. 8, Sh. 373.