BOŞ ŞEYLERDEN ARINMAK

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

Onlar, tümüyle boş şeylerden yüz çevirirler.[1]

İmam İbn Kesir (rh.a.) şöyle der:

“Allah Teâlâ: ‘ki onlar, boş sözlerden (batıldan) yüz çe­virirler.’buyurur ki, bazılarının söylediği gibi bu, şirki, diğerlerinin söylediği gibi günâhları (ma’siyetleri), kendi­sinde hiçbir fayda olmayan söz ve fiilleri de içine alır.”[2]

Dünya hayatlarında izzet ve şeref üzere yaşamış, ahirette de umduğu cennet nimetlerine kavuşmuş Muvahhid mü’minlerin kurtuluş adımlarının üçüncüsü, dünyasına ve ahiretine faydası olmayan boş şeylerden yüz çevirip uzaklaşmasıdır… Boş, batıl ve her yönüyle zararlı olan şeylerin başında şirk gelir… Rabbimiz Allah’ın affet­mediği şuç, şirk koşma suçudur…[3] Şirk, en korkunç zulüm­dür… Muvahhid mü’minler, şirkin her türlüsünden, büyüğünden-küçüğünden, açığından-gizlisinden alabildi­ğince kaçınır, yaklaşmaz, uzaklaşırlar… Kendilerini, şirkin her türlüsünden korudukları gibi, mü’min müslüman kar­deşlerini de korurlar… Şirk içinde ve şirk üzere yaşayan müşrik insanların, bu korkunç zulümden vazgeçip iman etmelerine, hidayet bulmalarına vesile olmaya çalışırlar…

Rabbimiz Allah’ın razı olmadığı ve mü’min müslüman kullarına yasakladığı, yani haram kıldığı her türlü fikir, ideoloji, hâl, hareket, tavır ve düzenlerden de tamamen arınmış, onları reddetmiştir muvahhid mü’minler… Çünkü bunların bütünü tevhid akîdesine aykırıdır… Ayrıca gü­nâhtır… Kulun, Rabbi Allah’a karşı isyan etmesidir… Masiyettir… Münkerdir… Hiçbir faydası olmadığı gibi, her yönüyle zarardır…

Mü’min müslümanlar, bütün bu boş ve zararlı olan şeylerden yüz çevirir, onlarla hiçbir zaman meşgul olmaz­lar…

Böyle boş ve batıl şeylere bile bile dalmazlar… Eğer unutularak veya yanılarak, veyahud gafletten ya da cehâ­letten dolayı günâh işler, nefsine zulmederlerse, hemen tevbe eder, Rabbi Allah’dan af diler, iyilik işleyerek kötü­lüğü gidermeye çalışır… İşlemiş olduğu günâh fiilinden vazgeçer, salih amel işlemeye gayret eder…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçek­ten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a dö­ner.

Ki Onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve ya­rarsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçerler.”[4]

Burada geçen boş söz ve çirkin davranıştan maksad, bazı müfessirlere göre, edebsizce söylenen sözlerdir. Bazıla­rına göre de, müşriklerin tavır ve hareketleridir. Diğer ba­zılarına göre ise bunlar, bütün günâhlardır.

Taberî (rh.a.) ayet-i kerimenin, bütün bu görüşleri kapsadığını zikretmektedir.[5]

Meysere rivayet eder:

İbn Mes’ud (r.a.), boş söz konuşulan bir yerden yüz çevirerek geçmiş ve durmamıştı.

Rasulullah (s.a.s.):

“İbn Mes’ud idi, şimdi kerim oldu.” buyurdular.

Sonra İbrahim İbn Meysere:

Boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçerler.” (Furkan, 25/72) ayetini okumuştur.[6]

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) şunu beyan eder:

“Ayette geçen ‘zûr’ ile, yalancı şahidlik mânâsı kasd edilmiş olması muhtemeldir. Buna göre mânâ:

Onlar, yalan yere şahidlik etmezler, şeklindedir. Binae­naleyh bu ifâdeden muzâf hazf edilmiş, muzâfun ileyh onun yerine getirilmiştir.

Yine bununla, yalan konuşulan yerlerde durmama mânâsı da kasdedilmiş olabilir. O zaman bu ayet, tıpkı:

Onlar, bir başka söze dalıncaya kadar, onlardan yüz çevir.” (En’am, 6/68) ayeti gibidir.

Yine bununla, uygun olmayan şeylerin geçtiği hiçbir yerde bulunmama mânâsı da kasdedilmiş olabilir. Böylece bunun içine, müşriklerin bayramları ve fasık-facirlerin toplantıları da girer. Çünkü şerr ehline karışıp, onların işle­rine müşahede eden, onların toplantı yerlerinde bulunan, bütün bu günâhlarla onlara ortak olmuş olur. Çünkü orada bulunma ve seyretme, o işe razı olmanın delilidir. Hatta bu, o işlerin yapılmasına ve gelişmesine bir sebattır. Çünkü onları, o işi yapmaya sevk eden şey seyredenlerin onu hayranlıkla seyredip, arzu ile bakmasıdır.

İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:

- Bununla, Allah’a ve Rasulullah’a iftira edilen, onlar hakkında atılıp tutulan, yalan-yanlış konuşulan meclis­lerde bulunmama kasdedilmiştir.

Muhammed b. Hanefiyye ise:

- Zûr, şarkı-türkü söylemektir, demiştir.

Bil ki, bütün bu izahlar, ayetin muhtevasına dahildir. Fakat ‘zûr’ kelimesinin yalan mânâsına kullanılması daha yaygındır.”[7]

Boş ve faydasız işlerle ve sözlerle karşılaştıkları zaman yüzünü çevirip, onlardan uzaklaşan mü’min müslümanlar için, İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) şöyle demiştir:

- Günâhlar, onların akıllarını çelmez, iştahlarını çek­mez!..[8]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Bu (Kur’ân)’dan önce kitab verdiklerimiz, buna inan­maktadırlar.

Onlara okunduğu zaman: ‘Biz, ona inandık. Gerçekten O, Rabbimizden olan bir haktır. Şübhesiz biz, bundan önce de müslümanlar idik’ derler.

İşte onlar, sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa veri­lir ve onlar, kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler.

Boş ve yararsız sözü işittikleri zaman ondan yüz çevi­rirler ve: ’Bizim, yapıp ettiklerimiz bizim, sizin, yapıp et­tikleriniz sizindir. Size selâm olsun. Biz, cahilleri benimse­meyiz’ derler.”[9]

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), bu ayetin tefsirinde şunları kaydeder:

“Onlar, bir, Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak gönderilmezden önce O’nu bekleyip, O’na iman ettikleri, bir de peygamber olarak gönderildiğinde O’na iman ettikleri için iki kat mükâfat verilecektir. Bu, doğruya en yakın olan görüştür.

Çünkü Allah Teâlâ, onların, Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak gönderildikten sonra, O’nu tasdik edip, O’na iman ettiklerini beyan buyurunca, onlar, Hz. Mu­hammed (s.a.s.) peygamber olarak gönderilmezden önce de iman etmekte olduklarını beyan buyurmuş, sonra da onla­rın ücretlerinin iki kat olduğunu bildirince ayetin, bu mâ­nâya alınması gerekir.”[10]

Rabbimiz Allah, kendisinin gerçek kulları olan Muttaki mü’minlerin vasıflarını beyan buyururken onların, yeryü­zünde mutevazî yürüdüklerini ve cahillere bulaşmayıp, onlardan en güzel bir yolla ayrıldıklarını açıklar:

O Rahman (olan Allah)’ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller, kendileriyle mu­hatab oldukları zaman ‘selâm’ derler.”[11]

İmam Hasan el-Basri (rh.a.), muvahhid mü’minlerin cahillere karşı “selâm” demeleri konusunda şunları söyle­mişti:

- Selâm, mü’minler arasındea bir selâmlaşma, kâfirlere (cahillere) karşı ise, bir kurtulma için kullanılır.[12]

Mü’min müslümanlar, Rabbimiz Allah’ın nimet olarak bahşetmiş olduğu dillerini, hayırlı ve faydalı şeyler için kullanır, boş, faydasız, batıl ve muvahhid bir şahsiyete ya-kışmayan şeyler için kullanmaktan alabildiğince kaçı­nır­lar…

Abdullah b. Amr (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Kim (gereksiz ve kötü laflardan) dilini tutarsa, kur­tulur.”[13]

Rabbimiz Allah, Rasulullah (s.a.s.)’e ve O’na tâbi olan muvahhid mü’min kullarına şu emri vermektedir:

Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan, aralarını açıp bozmaktadır. Şübhesiz şeytan, insanın açıkça bir düşmanıdır.”[14]

İnsanın apaçık düşmanı olan şeytan, insanların birbi­rine karşı kullandığı kötü sözleri bir silâh gibi kullanarak onları birbirine düşürüp amansız düşman  yapar… Böyle bir kötü duruma düşmemek için, Allah’ın insan kulları birbirine en güzel bir şekilde hitab etmeli ve güzel bir lisan ile konuşmalıdırlar… Böyle davrandıkları takdirde, onların düşmanları olan şeytanı kendilerinden uzaklaştırır, arala­rındaki huzursuzluğu giderir, bir sevgi ve barış ortamı oluştururlar… Onların, şeytanın vesvesesine kanıp birbirle­rine kötü söz söylemeleri veya sözün kötüsünü konuşma­ları, boş ve batıl bir şeyle uğraşmaları demek olur ki, iman  sahibi hiçbir mü’min müslümanın ahlâkî yapısına uyma­yan bir davranış olur!..

Ukbe b. Amir (r.a.) anlatıyor:

- Ya Rasulullah, kurtuluş nedir? dedim.

Buyurdu ki:

“Diline hakim ol, evin sana dar gelmesin ve hataların için ağla!”[15]

Diline hakim olan ve kötü sözler söylemeyen takva ehli kişiler, içinde bulundukları aile ortamını, aynı akîdeyi pay­laştıkları cemaat ortamını rahatsız etmez, güzel söz ve davranışlarıyla muhabbeti arttırır, kaynaşmayı sağlamlaş­tırırlar… Hataları için ağlayan, yani günâhlarına tevbe edip kendisini düzelten mü’min müslümanlar, her anlarında olgunluğa doğru seyrederler… Böylece ne ailesinin bulun­duğu evi, ne de mü’min kardeşlerinden oluşan cemaat ya­pısı ona dar gelmez, her iki ortamda da huzurlu ve mutlu bir şekilde kulluk vazifesine devam ederler…

Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle buyurur:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden, hayır söylesin yahud sussun!”[16]

Muvahhid mü’minlerin her konuşması hayır üzere ve hayırlı şeyler olmalıdır… Hayırlı şeyler konuşmayacak olanların susmaları ve kötü sözler sarfetmemeleri de onlar için bir hayırdır… Susmanın altın olduğu durum, budur…

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“İnsanın (dini ve dünyası hakkında) ihtiyaç duymadığı şeyleri (malayanîyi) terk etmesi, onun müslümanlığının güzelliklerindendir.”[17]

İmam Malik (rh.a.)’e şöyle denildi:

Lokman’a, O’ndaki fazileti kasdederek:

- Gördüğümüz bu fazilete seni ulaştıran nedir? diye sorulduğunda,

Lokman:

- Doğru konuşmak, emaneti yerine getirmek ve gerek­siz işleri terk etmek! diye cevab verdi.[18]

Allah Teâlâ’nın salih kullarından olan Lokman (a.s.)’ı, faziletli bir makama ulaştıran ve hikmet ehli kılan söz ve davranışa tekrar dikkat edelim:

1)    Doğru konuşmak ve doğruyu konuşmak.

2)    Emaneti yerine getirmek.

3)    Gereksiz işleri terketmek.

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) de, insanın müslümanlığının güzelliği, üzerine vazife olmayan ve ihti­yaç duymadığı şeyleri terk etmek olduğunu beyan buyur­muştu… Mü’min müslümanın fazileti budur… İzzet üzere yaşamanın gereği böyle davranmaktır…

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor:

O’nun (Rasulullah’ın) Ashabı’ndan bir kişi vefat etti. Bu arada bir adam (ona):

- Cennet için sevin, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ne biliyorsun? Belki kendini ilgilendirmeyen hususta söz sarfetmiş ve kendisine noksanlık getirmeyen yerde cimrilik yapmıştır.”[19]

Rasulullah (s.a.s.)’in hanımlarından Ümmü Habibe (r.anha)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“İyiliği emretmek, fenâlığı men’ etmek ve Allah (Azze


ve Celle)’yi anmak dışında kalan Âdemoğlunun konuştuğu sözler, onun aleyhinde olup, lehinde değildir.”[20]

Abdullah İbn Ömer (r.anhuma), bu konu için şöyle demiştir:

- Rasulullah (s.a.s.) hayatta iken biz bunu, münafıklık sayardık.

Yani “iyiliği emretmek, fenâlığı men’ etmek ve Allah (Azze ve Celle)’yi anmak dışında kalan sözler” Ashab-ı Ki­ram tarafından münafıklık olarak değerlendirilmiştir. Bu üç hâlin dışında kalanlar, boş ve batıl şeylerdir… Muvahhid mü’minlerin konuşması, ya iyiliği emretmek, ya  kötülüğü men’ etmek olmalıdır… Eğer bu iki şeye ihtiyaç olmadığı bir yerde ve ortamda ise, o zaman Allah Teâlâ’yı zikretmek ve tefekkür eylemekle vaktini değerlendirmeli, ibadet hâlini devam ettirmelidir… Mü’min müslümanın boşa geçireceği ve boş sözler söyleyeceği bir vakti olmamalıdır…

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kişi, bir söz söyler ve onda beis görmez. Fakat o söz yüzünden cehennemde yetmiş yıl dibe doğru düşer.”[21]

İbn Abbas (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Sağlık ve boş vakit, insanlardan pek çoğunun bunlar­dan faydalanmak hususunda aldandıkları iki büyük ni­mettir.”[22]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.”[23]

Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene,

sonra ona fucurunu (sınır tanımaz günâh ve kötülü­ğünü) ve ondan sakınmayı ilhâm edene (and olsun).

Onu (nefsi) arındırıp temizleyen gerçekten felâh bul­muştur.

Ve onu (isyanla, günâhla, bozulmayla) örtüp saran da elbette yıkıma uğramıştır.”[24]

Dünya hayatında imtihan üzere olan insanların her yaptıkları, vazifeli melekler tarafından kayıt altına alın­makta ve iyilikten de, kötülükten de ne yaparlarsa yapsın­lar zerresi kaybolmaz…

Bu hakikatın beyanı için şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:

Biz, her insana kuşunu (yapıp işlediklerini) kendi boynuna doladık. Kıyamet gününde onun için açılmış ola­rak önüne konacak bir kitab çıkarırız.

Kendi kitabını oku, bugün nefsin hesab sorucu olarak sana yeter.”[25]

(Önlerine) kitab konulmuştur. Artık suçlu günâhkar­ların, onda olanlardan dolayı dehşetle korkuya kapıldıkla­rını görürsün. Derler ki: ‘Eyvahlar bize! Bu kitaba ne olu­yor ki, küçük-büyük bırakmayıp herşeyi sayıp döküyor?’ Yapıp ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”[26]

Artık kim, zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu gö­rür.

Kim zerre ağırlığınca bir şerr (kötülük) işlerse o da, onu görür.”[27]

Yegâne Rabbleri Allah’ı görüyormuş gibi ibadet eden Muvahhid mü’minler, Allah’ın her hâllerinde kendilerini gördüğünü, bildiğini ve her söyledikleri sözü, gizli olsun, açık olsun duyduğunu bilir ve katıksız iman ederler…[28] Mü’min müslümanlar, kendilerini iyi bilip tanıyarak, ne­fislerini bildikleri gibi Rabbleri Alllah’ı da bilip tanıyan şah­siyetlerdir…

Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.):

- Kendini bilen, Rabbini bilir, demiştir.[29]

Bilmediği şeyin farkına varıp bilmediğini bilmemek de bir ilimdir… Bilmediğini bilmeyen kişi, bilmediğini öğrenme yollarını araştırır ve öğrenmeye gayret eder.

Mü’min müslümanlar, her ne konuşur, her ne iddia ederse onu, delilleriyle ortaya koyar ve savunurlar… Bilme­diği konuları öğrenmeye çalışır, bilmediği ve delillendir-mediği herhangi bir konuda kendi kanaatını belirtmemeye çalışır… Çünkü delilini bilmediği herhangi bir konuda, “bence böyledir” demesi, abes ile iştigal etmesi demektir ki, olgun mü’min müslümanlar böyle boş ve faydasız şeylerle uğraşmazlar… Bilgilerinin olmadığı konuları, açık yürekli­likle bilmediklerini beyan eder, o konuyu araştırır, Kur’ân-ı Kerîm’deki, Rasulullah (s.a.s.)’in hadislerindeki yerini öğre­nir, İslâm ulemâsının beyan ettiği delillerini elde eder, daha sonra konuşur… Delilsiz konuşması, boş yere nefes tüket­mesi, insan ve zaman israfı demek olduğu için bundan, kaçınmak gerekir…

Her hayatî konuda önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’dir… Hakkında bilgimizin olmadığı konuda nasıl davranılacağını önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’den öğreniyoruz…

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Tubba, mel’un mudur, değil midir, bilmiyorum! Ü-zeyr, nebî midir, değil midir, bilmiyorum!” [30]

Rasulullah (s.a.s.)’e bu bilmediği konuda daha sonra bilgi ulaşınca, tutumu değişmiştir…

Sehl b. Sa’d (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.), Tubba hakkında şöyle buyurdu:

“Tubba’ya sövmeyin. Çünkü o, müslüman olmuş­tur.”[31]

Cübeyr b. Mu’tim (r.a.) anlatıyor:

Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)’e:

- Ya Rasulullah, hangi bölgeleri Allah daha çok sever, hangilerine daha fazla öfkelenir? dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Bilmiyorum. Cebrail (a.s.)’a sorayım” buyurdu.

Bunun üzerine Cebrail, gelerek:

- Allah’ın en çok sevdiği bölgeler camilerdir. En fazla öfkelendiği bölgeler ise, çarşılardır, dedi.[32]

Manevî semamızın birer yıldızı olan Ashab-ı Kiram’ın tutumu da, Rasulullah (s.a.s.) gibi olmuştur… Çünkü ha­yat önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’dir…

Mesruk (rh.a.) şöyle anlatıyor:

Abdullah (İbn Mes’ud)’ın yanında oturuyorduk. Ken­disi de aramızda yaslanmıştı. Derken ona, bir adam gelerek:

- Ya Eba Abdurrahman, gerçekten Kinde kapıları ya­nında bir hikayeci, kıssa anlatıyor ve duman mucizesi ge­lerek kâfirlerin canlarını alacağını, mü’minlerinse ondan nezle şeklinde müteessir olacaklarını söylüyor, dedi.

Bunun üzerine Abdullah, kızarak oturdu ve şunları söyledi:

- Ey insanlar, Allah’dan korkun! Sizden kim bir şey bi­lirse, bildiğini söylesin. Bilmeyen de, “Allah bilir (Allahu a’lem)”  desin. Çünkü birinizin bilmediği bir şey için “Allah bilir (Allahu a’lem)”  demesi, en büyük ilimdir.

Gerçekten Allah (Azze ve Celle), Nebîsi (s.a.s.)’e:

(Ey Peygamber,) de ki: ‘Ben, buna karşı sizden bir üc­ret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük geti­renlerden de değilim.” (Sad,38/86) buyurmuştur.[33]

Ebu Musa (r.a.), hutbesinde şöyle demiştir:

- Kim bir bilgi biliyorsa insanlara öğretsin. Hakkında bilgisi olmayan şeyi söylemekten de sakınsın. Yoksa dinden çıkar ve yapmacık yapanlardan (kendisinde olmayan şeyi varmış gibi göstermek isteyen, gösterişte bulunanlardan) olur.[34]

Emirü’l-mü’minin İmam Ali (r.a.) şöyle der:

- Bana, bilmediğim bir şey sorulduğunda:

“Allah bilir (Allahu a‘lem)” diye cevab  vermem, gönle ne  hoş gelir.[35]

İmam Ali (r.a.), üç defa:

- Gönle ne  hoş gelir! dedi.

(Orada bulunanlar) dediler ki:

- Bu nedir, ya Emirü’l-mü’minin?

Şöyle cevab verdi:

- Adama, bilmediği bir şey sorulduğunda, onun için “Allah bilir (Allahu a’lem)” demesi.[36]

İmam Ali (k.v.) şöyle dedi:

- Size bilmediğiniz bir şey sorulduğu zaman (ondan) kaçının.

(Rezin) dedi ki:

- Nasıl kaçınılır, ya Emirü’l-mü’minin?

Şöyle cevab verdi:

- Allah bilir (Allahu a’lem), dersin.[37]

Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.), mü’min müslümanlara vasiyet ederken şöyle demişti:

- Size, beş şey vasiyet ediyorum ki, develere binip se­ferlere düşseniz de onları, elde etseniz değer mi değer:

Hiçbiriniz, Rabbinizden başkasından bir şey ummasın.

Günâhından başka bir şeyden korkmasın.

Hiçbiriniz, kendisinden bilmediği bir şey sorulunca, “bilmiyorum” demekten utanmasın.

Hiç kimse, bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin.

Sabredin! Çünkü sabır, imana nisbetle cesetteki baş gi­-


bidir. Başı olmayan bedende hayır yoktur. Sabır olmadıkça da imandan hayır gelmez.[38]

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle der:

- Bilinmeyen şey hususunda “Allahu a’lem” demek, ilim (sahibi olmak)dan ileri gelir.[39]

Nafî (rh.a.) anlatıyor:

Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’dan bir şey soruldu.

O da:

- Onu, bilmiyorum, cevabını verdi.

Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’ya yine bir şey hak­kında soruldu.

O da:

- Bilmiyorum, dedi:

Sonra şunu ilave etti:

- Siz, “İbn Ömer, bize bununla fetvâ verdi” diyerek, sırtlarımızı kendiniz için cehennemde köprüler mi yapmak istiyorsunuz?[40]

Ashab-ı Kiram (Allah onlardan razı olsun) böyle idi!.. Onlardan sonra gelen merhamet olunmuş Ümmetin imamları da aynı tavrı sergilemiş, aynı yolu izlemiş, boş ve batıl sözlerden yüz çevirmişlerdir…

İmam Şa’bî (rh.a.) şöyle derdi:

- “Bilmiyorum” (demek), ilmin yarısıdır.[41]

İmam İbn Sirin (rh.a.) şöyle derdi:

- Bana, bildiğim bir şeyin veya bilmediğim bir şeyin sorulmasına aldırmam. Çünkü ben, bana bildiğim bir şey sorulduğu zaman, bildiğim şeyi söylerim. Bilmediğim bir şey sorulduğu zaman ise, “bilmiyorum” derim.[42]

İmam Şafiî (rh.a.) şöyle demiş:

- Ben, Malik Hazretlerine kırk sekiz mes’eleden sorulup da, otuz  iki tanesine: “Bilmiyorum” diye cevab vermiş ol­duğunu biliyorum.[43]

Allâme Molla Aliyyu’l-Karî (rh.a.) şunları kaydeder:

“Bilmiyorum demek, ilmin yarısıdır” denilmiştir. Yine “İdrak etmekten âciz olduğunu bilmek, idraktir” denilmiş­tir.

Hz. Ali (k.v.)’ye bir mes’ele hakkında sorulduğunda minberin üzerinde bulunuyordu. Kendisine sorulan husus hakkında:

- Bilmiyorum, dedi.

Bunun üzerine O’na:

- Böyle çok nurlu bir makamı işgal eder de sorulan soruya nasıl olur, “bilmiyorum” diye cevab verirsin? de­nildi.

Hz. Ali, bu söze şöyle karşılık verdi:

- Ben, eşyaya olan ilmim kadar minbere çıktım. Eğer minbere cehlim kadar çıkmış olsaydım, göğe ulaşmış olur­dum.

Bunun gibi bir soru da İmam Ebu Yusuf’a sorulmuş­tur.

O da:

- Bilmiyorum, diye cevab vermiştir.

Bunun üzerine kendisine şöyle denir:

- Sen, hazineden şu kadar maaş alırsın, bu soruyu in­celeyip cevab vermekten âciz kalırsın!

İmam Ebu Yusuf şöyle der:

- Evet, ben, hazineden ilmim kadarınca maaş alıyorum. Eğer cehlim kadar maaş  almış olsaydım, hazinenin bütün parasını alırdım.[44]

İmam Tahâvî (rh.a.), “ El-Akîdedu’t-Tahaviyye” adlı eserinde şöyle der:

“Bilinmesi bize karışık ve güç gelen şeyler hususunda:

- Allah daha iyi bilir, der ve öylece inanırız.”[45]

 

Dördüncü Adım

 

 

 

 

 

 

 

 

 


NEFSİN VE MALIN ARINDIRILMASI

 

 

 

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

Onlar, zekata ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) ye­rine getirenlerdir.”[46]

Elif-Lâm-Mîm.

Bunlar, hikmetli Kitabın ayetleridir.

Muhsin olanlara bir hidayet, bir rahmettir.

Onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve on­lar, kesin bir bilgiyle ahirete inanırlar.

İşte onlar, Rabblerinden bir hidayet üzerindedirler ve felâh bulanlar da onlardır.”[47]

İmam İbn Kesir (rh.a) Tefsir’inde şunları söyler:

“Allah Teâlâ:

Ki onlar, zekatlarını verirler’ buyurur.

Ayet, Mekke’de nâzil olmakla birlikte çokları burada maksadın, malların zekatı olduğu görüşündedir. Halbuki zekat, Medine’de hicretin ikinci senesi farz kılınmıştır.

Zahir olan o dur ki, Medine’de nâzil olan, sadece zeka­tın nisabı ve ona has ölçülerdir. Değilse, zekatın aslı, Mekke’de vacib idi. Nitekim Allah Teâlâ, Mekke’de nâzil olmuş olan En’âm Sûresi’nde:

Hasad edilmiş günde hakkını verin.’(En’am, 6/141)

Burada zekattan maksadın, nefsin, şirkten ve kirlerden temizlenmesi de olabilir.

Nitekim başka ayetlerde şöyle buyrulur:

Onu arıtan, felâha ermiştir şübhesiz. Ve onu, kirleten, örten ise, muhakkak ziyana uğramıştır.’ (Şems, 91/9-10)

Müşriklerin vay hâline onlar ki, zekat vermezler.’ (Fussilet, 41/6-7)

Tabi ki bu, ayetin tefsirindeki iki kavilden birine göre­dir. Burada, nefislerin temizlenmesi ve malların zekatı ol­mak üzere her iki durumda kast edilmiş olması ihtimal dahilindedir. Zira malların zekatı da, nefislerin temizlenme cümlesindendir. Kâmil mü’min odur ki, hem bunu, hem de onu yapar. En doğrusunu Allah bilir.”[48]

Rabbleri Allah’dan bir hidayet üzere olan ve felâh bulan Muhsin mü’min Müslümalar, Allah Teâlâ’nın helâl yoldan kendilerine verdiği servetlerinin zekatını seve seve verenler­dir…

Onlar, helâl yoldan kazandıklarının, mallarının zeka­tını verirler ve zekat vermek için helâl yoldan mal edinirler. Gayeleri ve niyetleri dünya zengini olup zekat vermek de­ğil, zekat vermek için zengin olmaktır…

Zengin olmaya çalışırken haramın her türlüsünden alabildiğince kaçınır, şübheli şeyleri terk eder, Allah’ın helâl kıldığı yoldan ve Rasulullah (s.a.s.) örneğinde olduğu gibi kazanmaya gayret ederler… Zekat konusunda asla ihanet etmez, hile yollarına sapmaz ve ellerinden geldiğince sadaka vermeye çaba gösterirler…

Muvahhid mü’minler, zengin olmalı fakat helâl yoldan kazanıp zengin olmalı… Zenginliği, Allah için ve Allah yo­lunda olmalı… Allah’ın kendisine imtihan aracı olarak ver­diği dünya malıyla ahiret yurdunu aramalı, dünyadaki payını da unutmamalı… Allah’ın kendisine ihsan ettiği gibi, Allah yolunda gerekli yerlere ve kişilere ihsanda bulun­malı… Elindeki mal ve mülk gücünden faydalanıp yeryü­zünde fitne-fesadçıkarmamalı, bozgunculuk yapmamalı…

Allah Teâlâ’nın bozguncuları sevmediğini bilip idrak etmeli…[49]

Elindeki malı, yeryüzünün imarı, insanların ihyası için kullanmalı ve kulların hidayetine vesile olmalıdır…

Yegâne hayat nizamı olan İslâm dini binâsının sarsıl­mayan, çürümeyen, eskimeyen, aşınmayan ve yıkılmayan beş temel direğinden birisi olan zekat, hem kişinin nefsini temizler, hem de malını temizler… Kişinin nefsini, cimrilik­ten, mal yığma kötü huyundan, başkalarını düşünmeme ve yardım etmeme çirkin hislerinden tertemiz eden zekat, helâl yoldan kazanılmış maldaki fakirin hakkı olduğu için verilmediği müddetçe o malda kul hakkının varlığı söz ko­nusu olduğundan, verildiği takdirde mal temizlenmiş olur…

Zekat farziyyetinin yerinde ve zamanında edâsı, mü’min müslüman kulu, olgunlaştırır, Allah’a gerekli olan kulluk borcunu vaktinde yaptığının rahatlığı ile huzur bulur… Zekat veren mü’min müslüman şahsiyet, kendi payına din binâsının bir sütununu sağlamlaştırmış olur…

İbn Ömer (r.a)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“İslâm, beş şey üzerine kurulmuştur:

Allah’dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Al­lah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmek,

Namaz kılmak,

Zekat vermek,

Hacc etmek,

Ramazan orucunu tutmak.”[50]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Vay hâline o müşriklerin.

Ki onlar, zekat vermeyenler ve ahireti inkâr edenler­dir.”[51]

İmam Taberî (rh.a.) şöyle diyor:

“O müşrikler, öyle kimselerdir ki, Allah’a itaat ederek kendini günâhlardan arındırmazlar. Ve Allah’ın mallarında farz kıldığı zekatı vermezler. Onlar kıyametin kopup Al­lah’ın, yaratıkları kabirlerden tekrar kaldıracağı ahiret gü­nünü inkâr ederler.

Ayet-i kerimede geçen:

Onlar ki, zekatlarını vermezler.” cümlesi iki şekilde izah edilmiştir:

Abdullah b. Abbas ve İkrime’ye göre buradaki ‘zekat vermek’ten maksad, kendilerini şirkin pisliklerinden arın­dırmakla kötü ahlâklardan temizlemektir.

Buna göre, ayetin mânâsı şöyledir:

“Müşrikler, öyle kimselerdir ki, Allah’a itaat ederek ve O’nun bir olduğuna şehadet ederek kendilerini manevî kir­lerden temizlemezler.

Süddî ve Katâde’ye göre, burada zikredilen, ’zekat ver­mek’ten maksad, malların zekatını vermektir. Buna göre de ayetin mânâsı şöyledir:

O müşrikler, öyle insanlardır ki, mallarının zekatı ol­duğunu kabul etmezler ve onların zekatını vermezler.

Taberî, ‘zekat verme’ ifâdesinde ilk hatıra gelenin malın zekatının verilmesi olduğunu söylemiş ve bu son görüşü tercih etmiştir.”[52]

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) şöyle der:

“Hak Teâlâ’nın: ‘Onlar, zekat vermezler’, ifâdesiyle, ‘Onlar kendilerini, Lâ ilâhe illallah demek sûretiyle şirk kir­lerinden tezkiye etmezler (temizlemezler)’ mânâsının kasd edildiği söylenebilir.

Bu mânâ:

Nefse ve onu tesviye edene (düzenleyene) yemin olsun ki…’ (Şems, 91/7) ifâdesinde kasdedilen husustur.”[53]

İmam İbn Kesir (rh.a.) de şunları beyan eder:

“Burada zekattan maksad, nefsin kötü huylarından temizlenmesidir. Malın zekatına bu adın verilmesinin se­bebi, malın zekatla haramdan temizlenmesidir. Böylece zekat, malın artmasına, bereketlenmesine, faydasının ço­ğalmasına ve Allah’a itaat yollarında kullanılmasına sebeb olmaktadır.”[54]

Egemenliğin kayıtsız ve şartsız Allah’a aid olduğu, mü’min müslümanların iktidarda bulunup Allah’ın hü­kümleriyle hükmettiği “Daru’l-İslâm” olan İslâm Dev­leti’nde zekatları  Ulu’l emr’in vazifelendirdiği zekat me­murları olan amiller toplar… Amillerin nisab mikdarlarına dikkat ederek, müslümanların zenginlerinden alıp fakirle­rine dağıttıkları zekat, İslâm ülkesinde fakirliği ortadan kaldırmaya kâfî gelir…

Müstekbir tağutların egemen olduğu işgal altındaki İs­lâm topraklarında esaret altında bulunan Mustaz’af mü’min müslümanlar, İslâm’ın onlara yüklediği sorum­luluklarını yerine getirir de el ele verecek ve bir merkez et­rafında bir araya gelecek olurlarsa, mü’min müslüman-ların zekatlarını, sadakalarını ve kurban derile­rini değerlen­direcek bir ortam oluşturulursa bu durum, fakirliğin orta­dan kalkmasına vesile olur… Böyle bir hare­ket, hem iba­dettir, hem de sonucu toplumsal saadettir…

İbn Abbas (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.), Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderdiği sırada O’na hitaben:

“Sen, Kitab Ehli olan bir kavmin üzerine vali gidiyor­sun. Onlara vardığın zaman kendilerini:

Lâ ilâhe illallah ve enne Muhammeden Rasulullah, dusturuna şehadet etmelerine çağır.

Eğer onlar, bunda sana itaat ederlerse, onlara, Allah’ın kendilerine her gece ve gündüzde beş namaz farz kıldığını haber ver. Eğer onlar, bunda da sana itaat ederlerse, bu defa da kendilerine Allah’ın onlara bir sadaka (zekat) farz kıldı­ğını, bunun, onların zenginlerinden alınıp fakirlerine verile­ceğini haber ver.

Eğer onlar, bunda da sana itaat ederlerse, seni, onların en kıymetli mallarını almaktan sakındırırım!..”[55]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.”[56]

İmam Kurtubî (rh.a.) “zekat” kelimesi için şunları be­yan eder:

“Bu kelime, artıp çoğalan bir şey hakkında kullanılan ‘zekâ’dan alınmıştır. Nitekim artıp çoğalan mal ve ekin hakkında bu kelime kullanıldığı gibi, çokça hayır yapan kimseler hakkında da bu kökten gelen ‘zekî’ kelimesi kulla­nılır. Malı eksilttiği hâlde maldan çıkartılan zekata bu adın veiliş sebebi ise, o malın bereket ile artması, yahud zekat verenin aldığı sevab ve ecir ile çoğalması açısındandır. Tek olan bir şeye ilave ederek onun çift olmasını ifâde etmek için de, ‘zeka’l-ferd’ denilir.

Zekatın kökünün güzel övgü anlamında olduğu da söylenmiştir. ‘Hakim, şahidi tezkiye etti’ ifâdesi, buradan gelmektir. Sanki zekatını çıkartıp veren kimse, kendisinin güzel bir şekilde övülmesini temin etmiş gibidir.

Şöyle de denilmiştir:

Zekat, arındırmak ve temizlemek kökünden alınmıştır.

Nitekim, ’filan kişi teykiye oldu’ tâbiri tenkid kirliliğin­den ve gafil bırakılmaktan temizlendi anlamındadır. Buna göre, malın zekatını veren bir kimse, o malından Allah’ın yoksullar için tayin etmiş olduğu hakkı çıkartarak so­rumluluktan arındırılıyor gibidir.

Nitekim Peygamber (s.a.s.) de, verilen zekatlara:

“İnsanların kirlilikleri” adını vermiştir.

Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:

Onların mallarından bir sadaka al ki, bununla kendi­lerini temizlemiş, onları arındırmış olasın.” (Tevbe, 9/103)[57]

İmam İbn Kesir (rh.a) şöyle der:

“Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbas’dan naklediyor ki, bura­daki zekat ile Allah’a itaat ve ihlas kastolunmaktadır.

Vekî……. İbn Abbas (r.a.)’dan nakleder ki, ‘zekat verin’ ayetiyle zekatı gerektiren şeyi, yani iki yüz veya daha faz­lasını demek istemiştir.

Mübarek İbn Fudale, Hasan’dan bu ayet konusunda şöyle dediğini nakleder:

- Zekat, vacib olan bir farizadır. Zekat ve namaz olma­dan ameller bir fayda vermez.”[58]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Onlar, dini yanlızca O’na (Allah’a) has kılan hanifler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece Allah’a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekatı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam) din budur.”[59]

Namazı gereği gibi kılın, zekatı verin ve hayır işlerinde nefisleriniz için önceden ne gönderirsiniz Allah katında onun sevabını bulacaksınız. Şübhesiz Allah, yaptıklarınızı görendir.”[60]

Ömer b. el-Hattab (r.a.)’dan gelen rivayete göre:

O, bir seferinde (Medinelilerin mezarlığı olan) Bakî el- Garkad’dan geçip şöyle der:

- Selâm size ey Kabir ehli, bizden haberler şunlardır:

Sizin hanımlarınız evlendiler, evlerinize başkaları yer­leşti, mallarınız da paylaşıldı.

Söyleyeni görülmeyen bir ses, O’na şu cevabı verdi:

- Ey Hattab’ın oğlu, bizdeki haberler de şöyle:

Önden gönderdiklerimizi gördük, infâk ettiğimiz bizim kârımız oldu, geriye bıraktığımızı ise, zarar ettik.[61]

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.):

“Hanginize mirasçısının malı, kendi malından daha çok sevimlidir?” diye sordu.

Sahabîler:

- Ya Rasulullah, bizden her bir kişiye muhakkak kendi malı daha sevimlidir! dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

“Çünkü kişinin kendi malı, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdiği malıdır. Mirasçısının malı da, kişinin hayra sarfetmeyip ölünceye kadar geri bı­raktığı malıdır.” buyurdu.[62]

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Kul, malım malım diyor. Halbuki malından ona yal­nız üç şey vardır:

Yiyip bitirdiği,

Giyip eskittiği,

Ve verip (ahiret için) biriktirdiği. Bundan gayrısı, ken­disi gider, malı insanlara terk eder.”[63]

Âlemlerin Rabbi Allah’a ve hayat rehberi, Muttakilerin önderi Rasulullah (s.a.s.)’e katıksız iman edenler, servetleri nisab mikdarına ulaştığında seve seve zekatlarını verirler… Helâlinden kazanıp helâl yerlere sarfettikleri mallarının zekatlarını vermek ve gereği gibi infâkta bulunmak, onların katıksız imanın gereğidir… Üzerine düşen her kulluk göre­vini, bu hassasiyetle yerine getiren mü’min müslümanlar, mutlak hedefe doğru, meşru usûl ile kurtuluş adımlarını peşpeşe atarlar… Bu adımlar, Allah’ın izni ile onları cennete ve Allah’ın rızasına kavuşturur… Rabbimiz Allah’ın razı olduğu ve büyük ecirler verdiği kâmil kullar, bu mü’min müslüman kullardır…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile  mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar, işte bunlar, Biz, bunlara büyük bir ecir verece­ğiz.”[64]

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Bir Bedevî Arab, Rasulullah (s.a.s.)’in yanına geldi ve:

- Bana, öyle bir işe delâlet et ki, ben onu işleyince, cen­nete girebileyim, dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmayarak yalnız Allah’a ibadet edersin, farz kılınan namazı kılarsın, farz kılınmış olan zekatı verirsin ve Ramazan orucunu tutarsın.” bu­yurdu.

Bedevî Arab:

- Nefsim elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, ben, senden işittiğim bu ibadetler üzerine bir arttırma yapmam, dedi de arkasını dönüp gidince,

Rasulullah (s.a.s.):

“Kim, cennet ehlinden bir kimseye bakması kendisini sevindirirse, işte şu zata baksın!” buyurdu.[65]

Ebu Eyyub el-Ensarî (r.a.) anlatıyor:

Bir adam:

- Ya Rasulullah, bana, beni cennete girdirecek bir amel haber ver, dedi.

Oradaki topluluk

- Buna ne oluyor ki, bunun ne dileği var ki? dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

“Onun bir haceti var, nesi olacak!” buyurdu.

Soran kişiye karşı da, Rasulullah (s.a.s.) şöyle cevab verdi:

“Kendisine hiçbir şeyi ortak kılmayarak Allah’a ibadet edersin, namazı devamlı ayakta tutarsın, zekatı verirsin, hısımlara bağlılık ve ilgiyi ekleyip durursun. Artık bineğini bırak, menziline doğru yürürsün.”[66]

Enes b. Malik (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Kim Allah’ı birleme, Tevhîd ve O’na ibadet üzere, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın dünyadan ayrılır, namazı kılar, zekatı verirse Allah Tealâ, kendisinden hoşnud olarak dünyadan ayrılmış olur.”[67]

Helâl yoldan, yani Allah Teâlâ’nın emrettiği ve Rasulullah (s.a.s.)’in fiilî olarak örneğini gösterdiği şekilde ticaret yapıp servet edinen mü’min müslümanların malla­rından gerekli mikdarda zekat alınması, onların mallarını ve nefislerini tertemiz edip bereketlendirerek afiyete ulaştı­rır…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Onların mallarından sadaka al, bununla onları temiz­lemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et! Doğrusu senin duan, onlar için bir sükûnet ve huzurdur. Allah, işitendir, bilendir.”[68]

Ebu’l-Melik, babası (Usame b. Umeyr, r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah haramdan verilen hiçbir sadakayı ve abdestsiz (su veya toprakla temizlenmeden) de hiçbir namazı kabul etmez.”[69]

Yine Ebu’l–Melik, babasından naklediyor:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Azîz ve Celîl olan Allah, abdestsiz namazı kabul et­mez. Haram mala da zekat düşmez.”[70]

Kendisinden zekat verilip, Rabbimiz Allah Teâlâ tara­fından kabul edilen servet, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in haram kıldığı her türlü yoldan kaçınılarak, yine Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in helâl kıldığı yoldan kazanılarak elde edilen servet olması gerekir… Böyle bir kazanç, ancak yegâne hayat ni­zamı İslâm’ın uygun gördüğü şartlarda elde edilir… Gayr-ı İslâmî düzenlerin ticaret için uygun gördüğü şartlarda ka­zanılan servet, içine haram karışmış ve fasid anlaşmalar sonucu elde edilmiş bir kazançtır…. İlk önce ticaretin ve kazancın bu fasid anlaşmalardan, bu haram karışmalardan temizlenmesi gerekir… Mü’min müslümanın vazifesi, helâl kazancına haram karıştıran şartlardan ve düzenlerden yüz çevirip uzaklaşmaktır… Onlarla amel etmemek ve edilmez-liğini gündeme getirmektir…

Bilmeden veya zorlanarak, yani toplumsal ikrah sebe­biyle helâl mallarına haram karıştıranlar, bunu öğrenir öğrenmez ve ilk fırsat ellerine geçer geçmez, haram yollarla mal kazanmayı, servet edinmeyi terk etmeleri, onların üzerindeki kulluk vazifelerindendir… Bu vazifelerini gerek ferd olarak, gerekse toplum olarak yerine getirmelidirler… Tevbe edip kendilerini düzeltmelidirler… Her türlü tagutî anlayıştan, fikirden, ideolojiden, hâl ve hareketten vazgeçip, katıksız bir iman ile salih amel işleyen Muttakiler, muhlis­ler ve muhsinler, kurtulmuş olan zümrenin içine dahil  olurlar…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Eğer onlar, tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekatı ve­rirlerse, artık onlar, sizin dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.”[71]

İbn Zeyd (rh.a.) şöyle diyor:

- Yüce Allah, namazı ve zekatı farz kılmış ve bunlar arasında ayırım gözetilmesini de, zekat vermeden namazı da kabul etmemiştir.[72]

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) der ki:

- Size, namaz kılmak ve zekat vermek emrolundu. Ze­kat vermeyenin namazı yoktur.[73]

Abdurrahman b. Mehdî, Süfyan, Ebu İshak, Ebu’l-Ahvas ve Abdullah (İbn Mes’ud, r.a.)’dan naklen rivayet eder:

Abdullah dedi ki:

- Namaz kılan, ancak zekat vermeyen kimsenin na­mazı yoktur.[74]

Yegâne hayat nizamı olan İslâm’ın hükümlerinin bü­tün müesseselerine hakim olan “Daru’l-İslâm”da yaşayan mü’min müslümanlar, zekatlarını İslâm Devleti başkanı olan imamın yetkili kıldığı zekat amillerine verirler… Zekat vermeyen ve vermemekte direnen kişiler cezalandırılır, böyle topluluklarla savaşır… Rasulullah (s.a.s.)’in halifesi ve İslam Devleti’nin Ulu’l-Emri İmam Ebu Bekir (r.a.) ile Ashabı Kiram’ın üzerinde icmâ edip, uyguladıkları görüş budur…

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.) vefat edip, Ebu Bekir halife yapıldığı ve Arap kavminden kâfir olanlar, kâfirliğe döndükleri za­man (ordu gönderilmesine) Ömer:

- Ya Ebu Bekir, bu insanlara karşı nasıl harb açar, kıtal yaparsın? Halbuki Rasulullah (s.a.s.):

“Ben, insanlarla onlar, ‘Lâ ilâhe illallah’ deyinceye ka­dar harb etmeye emrolundum. Her kim, bu Lâ ilâhe illallah şehadet kelimesini söylerse, hak ile olmak hariç benden malını ve canını korumuş olur. (Gizli küfür ve masiyetinin) hesabı ise, Allah’a aiddir.” Buyurmuştu, dedi.

Ebu Bekir cevaben:

- Vallahi, ben, namaz ile zekat arasını ayıran kimselerle muhakkak harb ederim. Çünkü zekat, malî bir haktır. Al­lah’a yemin ederim ki, bunlar, Rasulullah’a veregeldikleri bir dişi oğlağı benden men ederlerse, bu men ediş üzerine onlarla muhakkak harb ederim, dedi.

Bunun üzerine Ömer:

- Vallahi, şu gördüm ki, mürtecilerin katli hakkındaki halifenin bu hükmü, Allah’ın Ebu Bekir’in gönlünde yarat­tığı genişliğin eseridir. Bu sayede onlarla harb etmenin hak olduğunu öğrendim.[75]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Sadakalar (zekat) – Allah’dan bir farz olarak yalnızca fakirler, düşkünler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah, bilendir, hüküm ve hik­met sahibidir.”[76]

Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harca­mayanlar ise, onlara da acıklı bir azabı müjdele.

Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlana­cak (ve): ‘İşte bu, kendileriniz için yığıp sakladıklarınızdır, yığıp sakladıklarınızı tadın’ (denilecek).”[77]

İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:

Altın ve gümüşü biriktirip de…” (Tevbe, 9/34) ayeti inince durum, müslümanların ağırına gitti.

Bunun üzerine Ömer:

- Ben, sizi rahatlatırım, diyerek Rasulullah (s.a.s.)’e gitti ve:

- Ya Nebîyyallah, bu ayet, Ashabın ağırına gitti, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Allah zekatı ancak mallarınızdan kalanı temizlemek için farz kıldı.” buyurdu.[78]

“Daru’l-İslâm”da zekatların toplatılması İslâm Devleti­nin Başkanı olan İmam’ın vazifelerindendir…

İmam Ömer en-Nesefî (rh.a.), “Metnü’l-Akaid” adlı eserinde şöyle der:

“Müslümanlar için bir imama (siyasî lidere) mutlak sûrette ihtiyaç vardır.

Sadakaların toplanması……..”[79]

İmam Kurtubî (rh.a.), Tefsir’ inde şunları beyan eder:

“Eğer İmam (İslâm Devlet Başkanı), zekat alıp harca­makta adaletli davranıyor ise, mal sahibinin ister nakit parada, ister başkalarında olsun zekatı, bizzat hak sahible­rine vermeyi üstlenmesi caiz değildir.

Nakit paranın zekatını, sahiblerine zekat verecek kişi ödeyebilir de denilmiştir.

İbnu’l-Macişun der ki:

- Bu, zekatın özel olarak fakir ve yoksullara (miskin­lere) verilmesi hâlinde caizdir. Şayet zekatın bunların dışın­daki sınıflara harcanmasına ihtiyaç varsa, o kimselere imamdan başka hiçbir kimse zekat dağıtmaz.”[80]

İslâm Devleti Başkanı olan İmam’ın zekat memuru olarak vazifeli kıldığı amiller, vazifelerini hakkıyla yaptık­ları takdirde, Allah yolunda savaşan gazîler gibi oldu­ğunu bil­diren önderimiz Rasulullah (s.a.s.), zekatın nasıl toplana­cağını, nelerden alınacağını, nerelere ve nasıl dağıtı­lacakla­rını da beyan buyurmuştur… Bu konuda, fıkıh Kitablarının ilgili bölümlerine müracaat edilmelidir!..

Rafi b. Hadic (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Hakkıyla (görev yapan) zekat memuru, eve dönün­ceye kadar Allah yolunda (savaşan) gazî gibidir.”[81]

 

 



[1]    Mü’minun, 23/3.

[2]    İbn Kesir, A.g.e., C.10, Sh.5546.

Ayrıca bkz. Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.16, Sh.390-391.

[3]    Bkz. Nisa, 4/48 ve116.

[4]    Furkan, 25/71-72.

[5]    et-Taberî, A.g.e., C.6, Sh.200.

[6]    İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.6047. İbn Ebu Hatim’den.

[7]    Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.17, Sh.286.

[8]    Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.17, Sh.287.

 

[9]    Kasas, 28/52-55.

[10] Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.17, Sh.538.

[11] Furkan, 25/63.

[12] Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.17, Sh.539.

[13] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyame, B.16, Hds.2618.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.5, Hds.2716.

Abdullah İbnü’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd, Sh.94, Hds.385.

[14] İsra,17/53.

[15] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.47, Hds.2517.

Ahmed ibn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, C.1, Sh.32, Hds.82.

[16] Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.23, Hds.62-63.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.74, Hds. 75-77.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.12, Hds.3971.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.132, Hds.5154.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyame, B.16, Hds.2617.

Abdullah İbnül’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd, Sh.91, Hds.368.

[17] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.12, Hds.3976.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.9, Hds.2419-2420.

İmam Malik, Muvatta, Kitabu Hüsnu’l-Hulk, Hds.3.

Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir Tercümesi, C.2, Sh.302, Hds.606.

 

[18] İmam Malik, Muvatta, Kitabu’l-Kelâm, Hbr.17.

[19] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.9, Hds.2418.

[20] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.12, Hds.3974.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.47, Hds.2525.

Ahmed ibn Hanbel, Kitabu’z Zühd, C.1, Sh. 43, Hds.123.

Kuzaî, Şihabü’l-Ahbâr Tercümesi, çev. Prof. Dr. Ali Yardım, İst. 1999,

Sh.82, Hds.220.

[21] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.7, Hds.2416.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B.12, Hds.3970.

[22] Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikak, B.1, Hds.1.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, Hds.2405.

[23] İsra,17/36.

[24] Şems, 91/7-10.

[25] İsra, 17/13-14.

[26] Kehf, 18/49.

[27] Zilzal, 99/7-8.

[28] Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B.37, Hds.43.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.1, Hds.1.

[29] Hazret-i Emir Ali İbn Ebi Talib, Nehcu’l-Belağa, çev. Abdulbaki Gölpınarlı,

Kum – İran, 1989, Sh. 419.

Not: Bu, söz hadis değildir. Bazı kaynaklarda, Yahya b. Muaz er-Râzî

(rh.a.)’in sözü olarak kaydedilmiştir.

Bkz.Aclunî, Keşfu’l-Hafa, C.2, Sh.262, No.2532.

Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu,

İst.1986, Sh.118.

[30] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.14, Hds.4674.

İbn Kesir, A.g.e., C.13, Sh.7195. İbn Asâkir’den.

[31] et-Taberî, A.g.e., C.7, Sh. 366.

İbn Kesir, A.g.e., C.13, Sh.7196-7197. İmam Ahmed b. Hanbel (Müsned,

C.5, Sh.340)’dan.

Ayrıca bkz. Duhan, 44/37. ayetin tefsiri.

[32] İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.1, Sh.329, Hds.34. İmam Ahmed, Bezzar,

Ebu Ya’lâ ve Hakim rivayet etmiştir. Lafız, Bezzar’ındır. Hakim isnadının

sahih olduğunu söylemiştir.

C.1, Sh.329-330, Hds.35. Taberânî, Kebir’de, İbn Hıbban, Sahih’inde.

Hds.36, Taberânî, Evsat’ta rivayet etmiştir.

[33] Sahih-i Müslim, Kitabu Sıfatu’l-Münafikîn, B.7, Hds.39.

Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.254, Hds.331.

Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.179.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B.45, Hds.3469.

İmam-ı Buhârî, Halku Efali’l-İbad, Sh.73, Hbr.221.

Zubeyr İbn Harb, Kitabu’l–İlm, çev. Prof. Dr. Salih Tuğ, İst.1984, Sh.171.

Hbr.67.

[34] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.180.

[35] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.181-182.

[36] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.184.

[37] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.183.

[38] Hazret-i Emir Ali İbn Ebi Talib, Nehcu’l-Belağa, Sh.397.

[39] Zubeyr’ubn Harb, Kitabu’l–İlm, Sh.168, Hbr.50.

[40] Abdullah İbnü’l-Mübarek, Kitabüz-Zühd, Sh.25, Hbr.51-52.

[41] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.186.

[42] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B.21, Hbr.189.

[43] İmam Gazâlî, İhyâu’ Ulumi’d-Din, C.1, Sh.72.

[44]    İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, Şerh: Allâme Aliyyul-Karî, çev. Hüse-

yin S. Erdoğan, İst. 1987, Sh.116.

[45]    Dr. Arif aytekin, Ehl-i Sünnet İnanç Esasları- Tahâvi ve Akîde Risalesi, İst.

T.y., Sh.62, Md.73.

[46]    Mü’minun, 23/4.

[47]    Lokman, 31/1-5.

[48]    İbn Kesir,  A.g.e., C.10, Sh.5546-5547.

[49]    Bkz. Kasas, 28/77.

[50]    Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B.1, Hds.1.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.5, Hds.19-21.

Sünen-i Neseî, Kitabu’l-İman, B.13, Hds.4968.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İman, B.3, Hds.2736.

Taberâni, Mu’cemu’s-Sağîr Tercümesi, C.2, Sh.226, Hds.538.

[51]    Fussilet, 41/6-7.

[52]    et-Taberî, A.g.e., C.7, Sh.246-247.

[53]    Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.19, Sh.350.

[54]    İbn Kesir, A.g.e., C.13, Sh.7030.

[55]    Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağazi, B.62, Hds.345.

Kitabu’z-Zekat, B.42, Hds.60.

Sahih-i Müslim Kitabu’l-İman, B.7, Hds.29-31.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zekat, B.6, Hds.621.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.5, Hds.1584.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.1783.

Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.2428.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.1622.

[56]    Bakara, 2/43.

[57]    İmam Kurtubî, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy,

İst.1997, C.2, Sh.24-25.

[58]    İbn Kesir, A.g.e., C.2, Sh. 322.

[59]    Beyyine, 98/5.

[60]    Bakara, 2/110.

[61]    İmam Kurtubî, A.g.e., C.2, Sh.275.

[62]    Sahih-i Buharî, Kitabu’r-Rikak, B.12, Hds.29.

Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Vesaya, B.1, Hds.3594.

[63]    Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zühd, B.4, Hds.3.

Sünen-i Neseî, Kitabu’l-Vesaya, B.1, Hds.3595.

[64]    Nisa, 4/162.

[65]    Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.3.

      Sahih-i Müslim Kitabu’l-İman, B.4, Hds.15.

[66]    Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Edeb, B.10, Hds12.

Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.2.

Sahih-i Müslim Kitabu’l-İman, B.4, Hds.12.

Sünen-i Neseî, Kitabu’s-Salat, B.10, Hds.467.

İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.26, Hds.49.

[67]    İbn Kesir, A.g.e., C.7, Sh.3425. Hafız Ebu Bekr el-Bezzar’dan.

[68]    Tevbe, 9/103.

[69]    Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tahare, B.31, Hds.59.

Sünen-i Neseî, Kitabu’t-Tahare, B.104, Hds.139.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Tahare, B.2, Hds.271-274.

Sünen-i Dârîmî, Kitabu’t-Tahare, B.21, Hds.612.

[70]    Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.48, Hds.2514.

Ayrıca bkz.:

Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zekat, B.8, Hds.14.

Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.19, Hds.63.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zekat, B.28, Hds. 656.

Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.48, Hds.2515.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zekat, B.28, Hds.1842.

İmam Malik, Muvatta, Kitabu’s-Sadaka, Hds.1.

 

[71]    Tevbe, 9/11.

[72]    İmam Kurtubî, A.g.e., C.10, Sh.143.

[73]    İmam Kurtubî, A.g.e., C.8, Sh.143.

[74]    Ebu Ubeyd, Kitabu’l-Envâl, çev. Cemaleddin Saylık, İst.1981, Sh.370,

Md.919.

[75]    Sahih-i Buhârî, Kitabu İstitabeti’l-Mürtedin, B.2, Hds.7.

Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.6.

Sahih-i Müslim Kitabu’l-İman, B.8, Hds.32.

Sünen-i Tirmizî  Kitabu’l-İman, B.1, Hbr.2734.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.1, Hds.1556.

Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zekat, B.3, Hds.2436.

İmam Malik, Muvatta, Kitabu’z-Zekat, Hds.30.

[76]    Tevbe, 9/60.

[77]    Tevbe, 9/34-35.

[78]    Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B.32, Hds.1664.

[79]    Saduddin Taftazânî, Şerhu’l-Akaid – Kelam İlmi ve İslam Akaidi, çev.

Süleyman Uludağ, İst.1991, Sh.326-327, 3.Baskı. Metnin Şerhi için aynı

esere bakınız!

[80]    İmam Kurtubî, A.g.e., C.8, Sh.281.

[81]    Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Harac, B.7, Hds.2936.

Sünen-i Tirmizî , Kitabu’z-Zekat, B.18, Hds. 640.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zekat, B.14, Hds.1809.

Geniş bilgi için bkz. Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Hzr. Necati

Yeniel – Hüseyin Kayapınar, İst.1991, C.11, Sh.191.