İFFETLİ VE İZZETLİ BİR HAYAT

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Onlar, ırzlarını koruyanlardır.

Ancak eşleri, ya da sağ ellerinin sahib olduklarına karşı (tutumları) hariç. Bu konuda kınanmış değillerdir.

Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğ­neyenlerdir.”[139]

Kadın olsun erkek olsun her muvahhid mü’min iffetini korumak, fuhşun her türlüsüne yaklaşmamak, onlardan uzak kalmak, bedenini onlardan arındırdığı gibi, düşünce­sini de arındırmak ile mükelleftir… Kendisine helâl olan ve nikah akdi ile birbirine bağlandığı eşiyle yetinmek, bu ko­nuda sabırlı olmak, mü’min müslümanların vazifesidir… Irzlarını gereği şekliyle koruyan, zinânın her çeşidinden kaçınan, onlara yaklaşmayan muvahhid mü’minler, ni­kâhlı hür eşlerine ve sağ ellerinin altında bulunan cariyele­rine karşı İslâm’ın hükümlerine riâyet ederek ortaya koy­dukları tutumlarından dolayı asla kınanmaz… Allah’ın emri ve Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti üzere nikâhlanıp evle­nen mü’min müslüman erkek ve kadın birbirine helâl ol­dukları için, birbirinden faydalanmaları en tabiî hakları­dır… Ayrıca mü’min müslüman erkeğin, kendi cariyesin­den de faydalanması onun en tabiî hakkıdır. Bu konuda, her hangi bir kınama söz konusu değildir…

Bundan ötesini aramak, yani kendilerine haram olan kadınlara şehvetle bakmak ve onlarla cinsî ilişkide bulun­mak zinâ olduğundan dolayı haram kılınmış ve böyle çir­kin bir davranış, sınırı aşmak, başkalarının haklarını çiğ­nemek olduğu için günahtır… Allah’ın haram kıldığı, yani yasakladığı sınırı çiğneyen kişiler, Allah’a karşı suç işlemiş, aynı zamanda ferde ve topluma da karşı suç işlemiş, günah içine düşmüştür… Böyle bir suç ve günah, hem ferdi yıkar, hem de toplumu…

Çok çirkin ve korkunç bir günah olan zinâya düşmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan bekâr mü’min müslümanların böyle bir günaha düşmemelerinin en güzel çaresi, en sağlıklı tedavisi, helâl yoldan nikâhlanıp evlen­mektir… Evliler, eşleriyle yetinip bu ihtiyaçlarını gidermeli ve zinâya giden bütün yolları kapayıp uzaklaşarak onlara yaklaşmamalıdırlar…

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), helâl yoldan ev­lenmek ve nefsi zinâdan korumak konusunda nasıl davra­nılacağını bütün ümmetin ferdlerine öğretmiştir…

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)’nın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Evlenmek, benim Sünnetim (girdiğim yolum)dur. Kim benim bu yolum ile amel etmez (bundan yüz çevirir) ise, benden değildir. Ve evleniniz. Çünkü ben, (kıyamet günü diğer) ümmetlere karşı çokluğunuzla iftihar ediciyim. Ki­min evlenme harçlığı var ise, evlensin. Kim (bu) masrafı bulamazsa, (nafile) oruç tutmalıdır. Çünkü şübhesiz oruç, sahibi için şehvet kırıcıdır.”[140]

Abdurrahman b. Yezid (rh.a.) anlatıyor:

Ben, Alkame ve el-Esved ile beraber Abdullah ibn Mes’ud’un yanına girdim.

Abdullah ibn Mes’ud şöyle dedi:

- Bizler, Peygamber (s.a.s.)’in maiyyetinde (evlenmek için) hiçbir imkân bulamayan birtakım gençler idik.

Rasulullah (s.a.s.), bize:

“Ey gençler zümresi, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek, gözü haramdan en çok men eder, ferci de en iyi korur. Evlenmeye gücü yetmeyen de oruca devam etsin. Çünkü oruç tutmak, kişi için inemedir (yani şehveti kıran bir şeydir).” buyurdu.[141]

Sa’d b. Mes’ud (r.a.) anlatıyor:

Osman b. Maz’un (r.a.), Nebî (s.a.s.)’e geldi:

- İdiş olma hususunda bize izin ver, dedi:

Rasulullah (s.a.s.):

“Ne idiş olan ve ne de ettiren bizden değildir. Ümmeti­min husyesini aldırması yerine, oruç vardır.” buyurdu.[142]

Rabbimiz Allah, mü’min müslüman kullarının evlen­melerini, evlenemeyenlerin de iffetlerini korumalarını em­rediyor:

İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyeleri­nizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, kendi fazlından onları zengin eder. Allah, geniş (nimet sa­hibi)dir, bilendir.

Nikâh (imkânı) bulamayanlar, Allah onları, kendi faz­lından zenginleştirinceye kadar iffetli davransın.”[143]

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Üç kişi vardır ki, Allah Teâlâ’nın bunların hepsine yardım va’di vardır:

Allah yolunda savaşan gazî,

(Azâdlanması için vermesi gereken parayı-malı) öde­mek isteyen mukâteb köle,

Ve nefsini harama girmekten men etmek isteğiyle evle­nen adam.”[144]

Rabbimiz Allah, mü’min müslüman kullarına fuhşun açığını da, gizlisini de yasak etmiştir… İffetli ve izzetli bir hayat sürmek için bu yasağa her zaman ve her yerde dik­kat edip uymak gerekiyor…

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

Çirkin kötülüklerin (fuhşiyatın) açığına da gizli ola­nına da yaklaşmayın.”[145]

El-Muğire (r.a) anlatıyor:

Ensar’dan Hazrec’in Seyyidi Sa’d ibn Ubade:

- Eğer ben, karımın yanında (yabancı) bir erkek görsem onu, kılıcımın geniş yüzü ile değil, keskin tarafı ile vurur, öldürürüm, dedi.

O’nun bu sözü, Rasulullah’a ulaştı da Rasulullah (s.a.s.):

“Sa’d ibn Ubade’nin bu gayret (kıskançlık) ve hamiy-yetinden hayret mi ediyorsunuz? (Hayret etmeyi­niz.) Val­lahi ben, elbette Sa’d’dan daha kıskancım. Allah’da, benden daha kıskançtır.

İşte Allah’ın bu gayretinden dolayıdır ki Allah, açık-kapalı bütün çirkin işleri haram kılmıştır.”[146]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Günahın açıkta olanını da, gizlisini de terk edin. Çünkü günahı kazananlar, yüklene geldikleri nedeniyle karşılık göreceklerdir.”[147]

İmam İbn Kesir (rh.a.) şunları kaydeder:

“Mücahid der ki:

- Günah: Yapageldiği şeylerden kişinin niyet ettiği şey­dir.

Katade, bu ayetin tefsirinde:

- Azını ve çoğunu, gizlisini ve açığını da bırakın, der.

Süddî ise:

- Açığı, fahişeliği açık olanlarla zinâ, gizlisi de, kadın dost ve arkadaşlarla olan zinâdır, der.

İkrime:

- Günahın açığının, birleşilmesi haram olan kadınları nikâhlamak olduğunu, söyler.

Doğru olan ise, ayetin bütün bunlar hakkında genel olduğudur.

Böylece bu ayet, Allah Teâlâ’nın:

De ki: ‘Rabbim, açığıyla, gizlisiyle tüm hayasızlıkları haram kılmıştır.” (A’râf, 7/33) sözü gibi oluyor ki, bu sebeble burada:

Çünkü günah kazananlar, kazanmakta oldukları yü­zünden cezalandırılacaklardır.” buyrulmuştur. Açık olsun, gizli olsun, Allah Teâlâ, mutlaka bunları cezalandıracak­tır.”[148]

İmam Kurtubî (rh.a.), bu ayetin tefsirinde şunları be­yan ediyor:

“Yüce Allah’ın:

Günahın açık olanını da, gizlisini de bırakın.” buy­ruğu ile ilgili olarak ilim adamlarının söylediği pek çok söz vardır. Bunların özü ise şudur:

‘Açık olan’dan kasıt, yüce Allah’ın beden ile ilgili olup yapılmasını yasak kıldığı işlerdir.

‘Gizli olan’dan kasıt ise, kalbde kararlaştırılan ve Al­lah’ın vermiş olduğu emir ve yasaklara muhalefet etme kararıdır. Bu ise (yani gizli olandan kaçınmak) ancak muttaki ve ihsan derecesine ulaşmış olanların erişebilecek­leri bir mertebedir.

Nitekim yüce Allah şöyle buyur:

Sonra da sakınıp iman ettikleri, sonra yine sakınıp ih­sanda bulundukları takdirde…” (Maide 5/93)[149]

Rabbimiz Allah, ırzını tertemiz kılan ve iffetini her türlü kötülükten arındırıp sakındıran iman ehli şahsiyetlere kesin emrini veriyor:

Zinâya yaklaşmayın! Gerçekten o, çirkin bir hayasız­lık ve kötü bir yoldur.”[150]

İmam Kurtubî (rh.a.) şöyle diyor:

“İlim adamları derler ki:

Yüce Allah’ın, ‘zinâya yaklaşmayın’ buyruğu, zinâ etmeyin demekten daha beliğdir. Çünkü bu, zinâya yakın düşmeyin, demektir.

Bir yol’ lafzı ise temyiz olarak nasb edilmiştir. İfâde, o yol, kötü bir yoldur, takdirindedir. Çünkü cehennem ate­şine götürür.

Zinâ, büyük günahlardandır. Büyük günah olduğu hususunda da, çirkinliği hususunda da görüş ayrılığı yoktur. Özellikle de komşusunun helâl hanımı ile olursa. Çünkü zinâdan dolayı başkasına aid olan çocuk, başkası tarafından hizmette kullanılır, evlad edinilir. Buna benzer miras ve suların karışımı (aynı rahime farklı menilerin dö­külmesi) dolayısıyla neseblerin bozuluşu gibi pek çok za­rarları vardır.”[151]

Ebu’d-Derda (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bir çadır kapısında hemen hemen doğurmak üzere olan bir kadının yanına uğramış da:

“Galiba bu adam, bu kadınla cima etmek, istiyor.” de­miş.

Ashab:

- Evet, cevabını vermişler.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Vallahi, içimden geldi, bu adama öyle bir lanet edeyim ki (bu lanet), onunla beraber kabre gitsin! Acaba bu adam, çocuğu mirasçı yapmak kendisine helâl olmadığı hâlde onu nasıl mirasçı yapar? Çocuğu köle gibi kullanmak kendisine helâl olmadığı hâlde onu, nasıl hizmetçi olarak kullanır? buyurdular.[152]

Bu hadisin şerhinde şunlar kaydedilmiştir:

“Nevevî (rh.a.)’ın beyanına göre kadın, esir ve hamile imiş. Böylesi, çocuğunu doğurmadıkça kendisiyle cimada bulunmak helâl değildir.

Rasulullah (s.a.s.)’in:

“Acaba bu adam, çocuğu mirasçı yapmak kendisine helâl olmadığı hâlde onu, nasıl mirasçı yapar? Çocuğu köle gibi kullanmak kendisine helâl olmadığı hâlde onu, nasıl hizmetçi olarak kullanır?” buyurmasından muradı şudur:

Kadının doğurması, altı ay gecikebilir. O zaman doğa­cak çocuk, esir alan adamdan, yahud ondan önceki koca­sından olabilir. Esir olandan kaldığı takdirde çocuk, adamın kendi oğlu olur. Ve aralarında miras cereyan etmez. Zira birbirleriyle akraba değillerdir. Bu takdirde o adam, doğa­cak çocuğu kendi hizmetinde kullanabilir. Çünkü onun malıdır. Binaenaleyh hadis, şöyle takdir edilir:

Bu adam, olur ki, bu çocuğun nesebini kendi nesebine katar da çocuğu, kendisine oğul ve mirasçı yapar. Halbuki çocuk, ondan olmadığı için mirasçı yapması helâl değildir. İhtimal ki, bu çocuğu köle gibi kullanarak kendisine köle yapar. Halbuki, bu da helâl değildir. Zira haml müddeti çocuğu, onun addetmeye müsâiddir.

İşte bu mahzurdan dolayı böyle bir kadın ile cinsî mü­nasebette bulunmaktan kaçınmak icab eder.”[153]

Ebu Sa’îd el-Hudrî (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.), Evtas esirleri hakkında (şöyle) bu­yurmuştur:

“Gebe olan (esir) kadınla (çocuğu) dünyaya getirinceye kadar cinsî münasebette bulunulmaz. Gebe olmayan ka­dınla da bir defa hayız görünceye kadar cinsî münasebette bulunulmaz.”[154]

Nakledilen hadislere dikkat edilecek olunursa, yegâne hayat nizamı olan İslâm’ın nesil emniyetine verdiği önemin değeri rahatça anlaşılır… Zinâ, nesil emniyetine vurulmuş en korkunç darbedir… Zinânın serbest kılınmasıyla nesiller birbirine karışır ve nesil emniyeti ortadan kalkar… İslâm, nesil emniyetini sağlamak için zinâya giden bütün yolları kapatmış, cinsî ihtiyacını ve nesil çoğalmasını en temiz, en helâl yoldan yerine getirmek için bir çok çare ve imkânı gündeme getirmiştir…

Zinânın açığını da, gizlisini de haram  kılan Rabbimiz Allah, zinâya gidecek yolların birisini, gözlerin harama bakmasını beyan ediyor ve gözleri harama bakmaktan men edip göz zinâsının haram olduğunu beyan buyuruyor:

Mü’minlere söyle: Gözlerini (harama çevirmekten) ka­çındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, onlar için daha te­mizdir. Gerçekten Allah, yaptıklarından haberdardır.”[155]

Cerîr b. Abdullah (r.a.) şöyle demiş:

- Rasulullah (s.a.s.)’e ansızın görmeyi sordum. Bana, gözümü (başka tarafa) çevirmemi emretti. [156]

İbn Büreyde (r.a.)’ın babası (Büreyde, (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.), Ali’ye (hitaben şöyle) buyurdu:

“Ya Ali, bir bakışa hemen ardından bir bakış daha katma. Çünkü önceki bakış, senin için (affedilmiş)dir. Son­raki bakış ise, senin için (bağışlanmış) değildir.”[157]

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Sizleri, yollarda oturmaktan sakındırırım.”

Sahabîler:

- Ya Rasulullah, bizim için oralarda oturmalarımızdan kurtuluş yoktur. Biz, yollarda oturup konuşuruz, dediler.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Madem ki, sizler için oralarda oturmak zarûreti var, öyleyse yola hakkını veriniz.” buyurdu.

Sahabîler:

- Yolun hakkı nedir, ya Rasulullah? dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

“Haramdan bakışı kısmak, gelip geçenlere ezâ vermek­ten çekinmek, selâm alıp vermek, ma’rufu emredip münkerden nehyetmek.” buyurdu.[158]

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Eğer bir kimse izinsiz olarak senin mahremiyyetine bakar, sen de iki parmağın arası ile bir çakıl taşı atarak onun gözünü çıkarırsan, bundan dolayı artık sana her­hangi bir günah sabit olamaz.”[159]

Ebu Musa (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Her göz (ki şehvetle yabancı bir kadına bakmıştır) zinâ işlemiştir. Kadın da, güzel koku sürünerek bir meclisten geçtiği zaman o da, şöyle şöyledir, yani zinâ işlemiştir.”[160]

Behz b. Hakem’in dedesi (r.a)’dan.

Dedi ki:

- Ya Rasulullah, avretlerimizden neyi örtüp, neyi bıra­kalım? dedim.

Rasulullah (s.a.s.):

“Karından veya sahibi bulunduğun cariyeden başka­sından avretini koru!” buyurdu.

Sonra:

- Ya Rasulullah, insanlar birbirine girmiş vaziyette olurlarsa? dedim.

Buyurdu ki:

“Avreti, hiç kimsenin görmesine gücün yeterse ke­sin­likle gösterme!”

Sonra:

- Ya Rasulullah, herhangi birimiz yalnız olunca? de­dim.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah, kendisinden haya edilmeye insanlardan daha layıktır.”[161]

Ebu Ümame (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“İlk keresinde güzelliklerine bakan, sonra gözünü sakı­nan hiçbir mü’min yoktur ki Allah Teâlâ, bunun peşinden ona tadını bulacağı bir ibadet bahşetmiş olmasın.”[162]

Abdullah ibn Mes’ud (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu.

“Şübhesiz ki nazar, İblis’in zehirli oklarından bir oktur.

(Allah Teâlâ buyurur ki:)

- Kim bunu, Benim korkumla bırakırsa onu, kalbinde tatlılığını bulacağı bir imanla değiştiririm.”[163]

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Mü’min kadınlara da söyle: ‘Gözlerini (harama çevir­mekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar, süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Başörtülerini yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koy­sunlar. Süslerini, kendi kocalarından, ya da babalarından, ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından, ya da kendi kardeşlerinden, ya da kardeşlerinin oğullarından, ya da kız kardeşlerinin oğullarından, ya da kendi (mü’min) kadınlarından, ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan, ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden, ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizle­dikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah’a tevbe edin ey mü’minler, umulur ki, felâh bulursunuz.”[164]

Yegâne hayat nizamı İslâm, bütün hayatı kuşatmış ve hayatî hiçbir konuyu göz ardı etmeden, bütün problemleri çözmüş, bütün soruları cevablandırmıştır… Neyin doğru, iyi, güzel ve faydalı olduğunu beyan edip tavsiye etmiş; neyin yanlış, kötü, çirkin ve zararlı olduğunu da apaçık izah ederek yasaklamıştır…

İffet ve izzet sahibi mü’min müslüman kadının, şere­fini ve şahsiyetini koruması için nasıl davranacağını yuka­rıdaki ayette, hiçbir noksanlık bırakmadan beyan buyur­muştur… Mü’min kadınlar ve mü’min erkekler, kendilerini yanlızca kendisine ibadet etsinler diye yaratan[165] yegâne Rabbleri Allah Teâlâ’nın emirlerine tâbi oldukları ve yegâne önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti ile amel ettikleri müddetçe dünyada da, ahirette de huzurlu ve mutlu olur­lar… İzzet ve şeref üzere yaşar, iffetlerini korurlar…

Nur Sûresinin 31. ayeti olan yukarıda meâli zikredilen ayetin nüzûl sebebi için şu olay anlatılır:

Cabir b. Abdullah (r.anhuma)’dan rivayet olunmuştur:

Esmâ bint Mersed, kendisine aid bir hurmalıkta bulun­duğu sırada kadınlar, örtüsüz olarak yanına gelmeye baş­lamışlardı. Ayaklarındaki halhalları (bilezikleri), göğüsleri ve zülüfleri görünüyordu.

Bu durumu gören Esmâ:

- Bu, ne kadar çirkin bir durum, dedi.

Bunun üzerine Allah, bu ayet-i kerimeyi inzâl bu­yurdu.[166]

Rabbimiz Allah Teâlâ, kendisine katıksız bir şekilde iman eden ve yaradılış gayesine uygun olarak ibadet eden mü’min müslüman kadın kullarına, nasıl giyinecek ve nasıl davranacağını emretmiştir… Her muvahhid mü’min müs-lüman kadın, Rabbi Allah’ın emrine tâbi olup itaat eder… Bu, onun katıksız imanının ve kusursuz Tevhid akî­desinin gereğidir… O, herhangi bir zorlayıcının zorlaması olmadan ve buna hiçbir zaman ihtiyaç duymadan, idrak edip şuurlu bir şekilde bu itaatını yerine getirerek ibadete devam eder…

Ümmü Seleme (r.anha), azadlısı Nebhan’a, kendisinin Meymûn’e ile beraber Rasulullah (s.a.s.)’in yanında olduk­larını anlattı ve şöyle dedi:

- Biz, Rasul-ü Ekrem’in yanında iken, Abdullah b. Ümmü Maktum gelerek, Rasulullah’ın yanına girdi. Bu hadise, bize örtünme emri geldikten sonra idi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Ondan kaçın!” buyurdu.

Bunun üzerine:

- Ya Rasulullah, o âmâ değil mi? Bizi, göremez ve tanı­yamaz, dedim.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Siz de kör müsünüz? Siz onu görmüyor musu­nuz?”[167]

Irzlarını korusunlar” ayeti hakkında Said ibn Cübeyr:

- Mahrem yerlerini fuhşiyattan korusunlar, der.

Katade ve Süfyan:

- Kendilerine helâl olmayan şeylerden korusunlar, der­ken,

Mukatil:

- Bu korumanın, zinâdan koruma olduğunu, söyler.[168]

“İbn Abbas (r.a.) ile O’na tâbi olanlar, ziynetlerin ken­diliğinden görünen kısmını, yüz ve ellerle tefsir etmek iste­mişlerdir. Cumhur’a göre, meşhur olan tefsir de budur.”[169]

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) anlatıyor:

Ebu Bekir’in kızı Esmâ (r.anha) üzerinde ince bir elbise olduğu hâlde Rasulullah (s.a.s.)’in yanına girdi.

Rasulullah (s.a.s.), ondan yüz çevirip:

“Ya Esmâ, kadın buluğa erdiği (hayız görmeğe başla­dığı) vakit, kadının şu ve şu azası hariç diğer uzuvlarının görünmesi uygun olmaz.” buyurdu.

Görünmesini hariç tuttuğu iki uzuv için yüz ve ellerine işaret etti.[170]

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.) şöyle diyor:

Başörtülerini yakalarının üstüne örtsünler” ifâdesin­deki, “humur” kelimesinin müfredi, himâr olup başörtüsü demektir.

Müfessirler şöyle demişlerdir:

Cahiliyye kadınları, başörtülerini arkadan bağlarlardı. Yakaları (elbiselerinin açılan kısımları), önde idi. Bundan dolayı onların boğazları, gerdanları ve döşleri açık olu­yordu. Böylece onlar, boyunlarını, boğazlarını, buraları kuşatan saçlarını, kulak ve gerdandaki takılar gibi ziynet­lerini ve bunların takıldıkları yerleri örtsünler diye, başör­tülerinin uçlarını yakaları üzerine salıvermekle emrolu-ndular.

Ayette, “örtme” mânâsında “darb” vurma kelimesinin kullanılması, başörtülerinin uçlarını buralara salıverip, buraları iyice örtme mânâsı kasdedilmesi içindir.”[171]

Muhammed Ali es-Sabunî “Safvetü’t-Tefasir” adlı ese­rinde şunları beyan eder:

“Cahiliyye döneminde kadın, bugün modern cahiliyye döneminde olduğu gibi, erkeklerin yanından göğsü, gerdanı ve kolları açık olarak geçerdi. Çok zamanda erkekleri baştan çıkarmak için, bedenin güzel yerlerini ve saç örgülerini gösterirlerdi. Başörtülerini arkalarına salıverirler, göğüsleri açık ve çıplak kalırdı. Dolayısıyla mü’min kadınlara, ba­şörtülerini önlerinden sarkıtmaları emredildi ki, göğüslerini de kapasınlar ve kötülerin kötülüğünü kendilerinden uzaklaştırsınlar.”[172]

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha)’dan rivayet edildiğine göre, O, Ensar kadınlarını andı, onları övdü ve onlar hak­kında iyi şeyler söyledi.

Dedi ki:

- Nur Sûresi indiğinde, gömlekerini (veya) kuşaklarını ikiye böldüler, onu, kendilerine başörtüsü yaptılar.[173]

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.anha) anlatıyor:

- “Başörtülerini yakalarının üstüne koysunlar.” (Nur, 24/31) meâlindeki ayet inince Ensar kadınları, sanki başla­rında kumaştan kargalar varmış gibi (başları siyah örtülü olarak) evlerinden çıktılar.[174]

Mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) şöyle demiştir:

- Allah, ilk muhacir kadınlara rahmet eylesin.

Allah’ın:

Kadınlar, başörtülerini yakalarının üstüne koysun­lar.” emri inince, o kadınlar, izar denilen dış elbiselerini yardılar da onlarla başlarını örttüler.[175]

Safiyye bint Şeybe anlatıyor:

Biz, Hz. Aişe’nin yanında iken Kureyş kadınlarını ve üstünlüklerini anmıştı.

Aişe (r.anha) şöyle dedi:

- Şübhesiz Kureyş kadınlarının üstünlüğü vardır. Al­lah’a yemin ederim ki ben, Allah’ın Kitabı’nı tasdikde ve indirilenlere imanda Ensar kadınlarından daha üstününü ve daha güçlüsünü görmedim.

Nur Sûresi’nde:

Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.” (Nur, 24/31) ayeti nâzil oldu.

Erkekleri, evlerine dönüp Allah Teâlânın kendilerine ka­dınlar hakkında indirmiş olduğunu onlara okudular. Her­kes bu ayeti, kızına, kız kardeşine ve akrabasına okudu. Onlardan hiçbir kadın kalmayıp, nakışlı, resimli elbiselerine yöneldiler ve bunlarla başlarından aşağı örtündüler ki, Al­lah Teâlâ’nın Kitab’ından indirmiş olduğuna iman etmiş ve onu doğrulamış olsunlar.

Sabahleyin namazda Allah Rasulü (s.a.s.)’in arkasında baştan aşağı örtülü olarak durdular. Sanki başları üzerinde kargalar vardı.[176]

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardır. (Biri:) yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçıları bulunup, onlarla insanları döven bir kavim!

(Diğeri:) Giyinmiş, çıplak, sallanarak yürümeyi öğre­ten, kırıtkan, başları Horasan develerinin eğilmiş hörgüçleri gibi bir takım kadınlar!

Bunlar, cennete giremeyecek, onun kokusunu duya­mayacaklardır. Halbuki onun kokusu, şu kadar ve şu ka­dar uzaklıktan duyulacaktır.”[177]

Katıksız iman sahibi mü’min müslüman kadınlar, Al­lah Teâlâ’nın ve Rasulullah (s.a.s.)’in beyan buyurmuş ol­dukları bu emir ve yasaklara imanları gereği tam itaat ederler… Emrolundukları gibi giyinir ve hareketlerini ona göre düzenlerler…

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle), mü’min müslüman ka­dınlardan bey’at alırken, şu şartların zikredilmesini ve bu şartlara tâbi olunmasını emretmiştir:

Ey Peygamber, mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, ço­cuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp uydurmamak (gayr-i meşru olan bir çocuğu koca­larına dayandırmamak), ma’ruf (iyi, güzel ve yararlı bir iş) konusunda sana isyan etmemek üzere, sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’dan mağfiret iste. Şübhesiz Allah, çok ba­ğışlayandır, çok esirgeyendir.”[178]

Yegâne Rabbimiz Allah, mü’min müslüman kadın kullarının çeşitli ihtiyaçlarını görmek için evlerinden dışa­rıya çıktıklarında nasıl giyineceklerini şöyle beyan buyur­mak­tadır:

Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin ka­dınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerini giy­melerini söyle. Onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışla­yandır, çok esirgeyendir.”[179]

Bu ayetin iniş sebebini şöyle anlatıyor mü’minlerin annesi Aişe (r.anha):

Peygamber’in zevceleri geceleyin haceti def’e çıktıkla­rında (Medine’nin kenarında olan) Menâsı’a kadar gider­lerdi. O (Menâsı denilen yer) açık bir yerdir.

Ömer, Peygamber’e:

- Kadınlarını perde arkasına koy (yani evden çıkmala­rını men et), der idi de Rasulullah (s.a.s.), O’nun dediğini yapmıyordu.

Nihayet Peygamber’in zevcesi Sevde bint Zem’a, gece­lerden bir gece yatsı namazı vaktinde dışarıya çıktı. Sevde, uzun boylu bir kadın idi. Ömer, hicab emrinin indirilme­sine çok arzu duyduğu için, O’na:

- Ya Sevde, bilmiş ol ki, biz seni, muhakkak tanıdık, diye bağırdı.

Bundan sonra Allah, “Hicab Ayeti”ni indirdi.[180]

Yine mü’minlerin annesi Aişe (r.anha) anlatıyor:

Peygamber’in hanımlarından Sevde bint Zem’a Hicab ayeti indikten sonra bir ihtiyacı için evinden dışarı çıkmıştı. Sevde, iri yapılı bir kadındı. Bu sebeble kendisini tanıyan­lara (örtülü olsa da) gizli olmazdı.

Bu defa Ömer İbnü’l-Hattab, O’nu dışarı da gördü de:

- Ya Sevde, iyi bil ki, vallahi sen, bize karşı gizli olmu­yorsun. Bak, düşün! Sen, nasıl evinin dışına çıkıyorsun? dedi.

Aişe (rivayetine devamla) dedi ki:

Bunun üzerine Sevde, evine dönüp geldi. O sırada Rasulullah benim odamda idi, akşam yemeği yemekteydi, elinde de etli bir kemik vardı. Bu hâlde iken Sevde içeri girdi ve:

- Ya Rasulullah, ben, bazı ihtiyacım için evimden çık­mıştım. Ömer bana şöyle şöyle söyleyip çıkışıma itiraz etti, diye şikayet etti.

Aişe devamla dedi ki:

Bunun üzerine Allah, Peygamber’ine vahy gönderdi. Sonra kendisinden vahy hâli kaldırıldı. O kemik elinde ol­duğu hâlde ve onu yere koymaksızın Sevde’ye:

Siz kadınlara, kendi ihtiyaçlarınız için (örtünmüş olarak) evlerinizden dışarı çıkmanıza izin verilmiştir.” bu­yurdu.[181]

Süddî (rh.a.):

Eşlerine, kızlarına, ve mü’minlerin kadınlarına söyle: Üstlerine örtülerini alsınlar. Bu, onların tanınıp da incitil­memeleri için daha elverişlidir.” (Azhab,33/59) ayeti konu­sunda şöyle der:

- Medineli fasıklardan bir topluluk, geceleyin karanlık bastığı zaman, Medine sokaklarına çıkar ve kadınlara sata­şırlardı. Medine’nin evleri çok dardı. Kadınlar, akşam olunca ihtiyaçlarını gidermek için dışarı çıkarlardı. İşte o fasıklar, bu zamanı gözlerler ve üzerinde Cilbab bulunan kadın görürlerse:

- Bu, hürdür, diyerek ondan kaçınırlardı.

Üzerinde cilbab bulunamayan kadın görürlerse:

- Bu, cariyedir, derler ve ona saldırırlardı.

Mücahid der ki:

- Cilbab giymeleri hâlinde onların hür oldukları anlaşı­lır ve hiçbir fasık onlara sataşmazdı.[182]

Ebu Bekre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), (Vedâ Haccı’nda) devesinin üzerinde oturdu. Devenin dizginini bir adam tutuyordu.

Şöyle buyurdu:

“Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız, bu belde içinde bu ayda, bugünün haramlığı kadar birbirinize haramdır.

Burada hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yani gelecek nesillerre) bunu, tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse bunu, daha iyi olan bir kimseye tebliğ etmiş olur.”[183]

Yegâne hayat nizamı İslâm, kurtulanlar zümresinden olan muttaki mü’min müslümanları, iffetlerini koruma konusunda gerekli şekilde eğitmiş ve yeterli bilgiyi onlara vermiştir… Bundan sonra muvahhid mü’minler emrolun-dukları gibi dosdoğru olmaya gayret edecek ve üzerlerine düşen kulluk vazifelerini yerine getirmeye gayret edecek­ler…

Bu konuda beyan olunanları hep beraber okuyup ge­reği şekilde idrak ederek amel edelim…

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah, Âdemoğlu üzerine zinâdan nasibini yazmıştır. Âdemoğlu, (ezelden) takdir edilip yazılmış olan bu akibete muhakkak erişecektir.

Gözün zinâsı (yabancı kadına şehvetle) bakmaktır. Di­lin zinâsı, (helâl olmayan sözleri zevk alarak) konuşmaktır. Nefs, zinâ temenni eder ve buna arzu ve iştiyak besler. (Bu da, nefsin zinâsıdır). Cinsiyet organı da bu organların hep­sinin arzularını ya tasdik edip gerçekleştirir (fiile çıkarır). Yahud bunları bırakarak yalanlar.”[184]

Yine Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayet ettiği aynı konuda diğer bir hadiste şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Âdemoğluna zinâdan nasibi yazılmıştır. Buna, mut­laka erişecektir. Gözlerin zinâsı bakmak, kulakların zinâsı dinlemek, dilin zinâsı konuşmak, elin zinâsı tutmak, aya­ğın zinâsı da yürümektir. Kalb ise heves eder, diler. Ferc bunu, ya tasdik eder, ya da tekzib.”[185]

Rabbimiz Allah’ın insan kulları için takdir ettiği kaderi, insanlara gizli olan bir gayb olduğundan insanın vazifesi, sebeblere sarılıp emrolunduğu helâl şeyleri işlemek ve nehy olunduğu haram şeylere yaklaşmamaktır!..

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah’ın haramlarından sakınan, Allah yolunda uyku­suz kalan ve Allah korkusundan sinek başı misali azıcık da olsa göz yaşı döken gözler dışında her göz, kıyamet günü ağlayacaktır.”[186]

Sehl b. Saîd el-Saîdî  (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Her kim bana, iki bacağı arasındaki organı ile iki çene kemiği arasındaki organını (dilini) günahtan korumaya kefil olursa, ben de o kimseye cennete kefil olurum.”[187]

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah her kimi, iki çenesi arasındakinin şerri ile iki ba­cağı arasındakinin şerrinden korursa, şübhesiz cennete gi­rer.”[188]

Abdurrezzâk’ın Ma’mer kanalıyla… Ubeyde’den riva­yetine göre o (Ubeyde):

- Allah’a, kendisiyle isyan olunan her şey büyük gü­nahtır, demiş.

Peşpeşe iki kere bakmayı da zikrederek:

Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakın­sınlar.” demiştir.[189]

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

Ondan sükûn bulup durmanız için, size kendi nefisle­rinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Hiç şübhe yok bunda, düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler var­dır.”[190]

Ebu Zerr (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’in Ashabından bazı zevat Muham­med (s.a.s.)’e:

- Ya Rasulullah, servet sahibleri sevabları alıp gittiler. (Zira) bizim kıldığımız namazı kılıyorlar, bizim gibi oruç tutuyorlar. (Fakat) onlar, mallarının fazlalarını tesadduk ediyorlar, demişler.

Rasulullah (s.a.s.):

“Allah size, tesadduk edecek bir şey vermemiş mi? Her tesbih mukabilinde bir sadaka, her tekbir bir sadaka, her tehlil bir sadaka, emr-i bi’l-ma’ruf sadaka, kötülükten nehy sadakadır. Birinizin (hanımıyla) cinsî münasebetinde bile sadaka vardır.” buyurmuşlar.

Ashab:

- Ya Rasulullah, birimiz, şehvetini kaza eder de, onda da ecir mi olur? diye sormuşlar.

Rasulullah (s.a.s.):

“Ne dersiniz, o kimse şehvetini haramla tatmin ederse, ona günah olur mu? İşte bunun gibi helâlde tatmin ettiği zaman da sevab olur.” buyurmuşlar.[191]

Ebu Umame (r.a.) anlatıyor:

Kureyş’ten bir delikanlı dedi ki:

- Ya Rasulullah, bana zinâ yapmam için izi verir mi­sin?

Cemaat hemen onun başına üşüşüp azarladı.

Rasulullah (s.a.s.), bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Onu, bana yaklaştırın!”

Hemen yaklaştırdılar. Şöyle buyurdular:

“Sen bunu, annen için ister misin?”

Delikanlı:

- Hayır vallahi, Allah beni sana feda eylesin! dedi.

(Rasulullah:)

“İşte senin gibi, diğer insanlar da bunu, anneleri için istemezler.” buyurdu.

Sonra kızı, kız kardeşi, halası ve teyzesi hakkında da aynısını söyledi.

Her seferinde:

“Sen, onlar için bunu ister misin?” diye sordu.

O da, her seferinde:

-Hayır vallahi, Allah, beni sana feda eylesin! diye cevap verdi.

Rasulullah (s.a.s.), her defasında:

“İşte insanlar da bunu istemez.” buyurdu.

Sonra mübarek elini, onun üstüne koyup şöyle dua etti:

“Allah’ım, onun günahını bağışla, kalbini temizle, fer­cini koru!”

Ondan sonra o genç, bir daha böyle (çirkin) şeylere il­tifat etmedi.[192]

İbn Ömer (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Dikkat! Bir erkek, bir kadınla başbaşa kalmasın, aksi hâlde üçüncüleri mutlaka şeytandır.”[193]

Ma’kıl b. Yesar (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Birinizin başına demir bir çubukla vurulması (çuval­dızla dürtülmesi), yabancı bir kadına el sürmesinden daha hayırlıdır.”[194]

Yegâne hayat nizamı İslâm, her türlü zinâya giden bütün yolları kapattıktan sonra, İslâm’ın egemen olduğu Daru’l-İslâm’da bu yasağı çiğneyip zinâ edenlere de caydı­rıcı cezalar vermiş ve uygulamıştır… Böylece her mü’min müslümanın ırzı ve iffeti koruma altına alınmıştır…[195]

 

 



[139] Mü’minun, 23/5-7. Mearic, 70/29-31.

 

[140] Sünen-i İbni Mace, Kitabu’n-Nikâh, B.1, Hds.1846.

Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.1, Hds.1. B.2, Hds.3 (Kısmen).

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, Bab nosu yok, Hds.2050.

Sünen-i Neseî, Kitabu’n-Nikâh, B.11, Hds.3213.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.2, Hds.2171-2172 (Kısmen).

[141] Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.3, Hds.4.

Sahih-i Müslim, Kitabu’n-Nikâh, B.1, Hds.3.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’n-Nikâh, B.1, Hds.1846.

Sünen-i Neseî, Kitabu’n-Nikâh, B.11, Hds.3213.

[142] Abdullah İbnü’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekaik, Sh.215, Hds.845.

[143] Nur, 24/32-33.

[144]  Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Itk, B.3, Hds.2518.

Sünen-i Neseî, Kitabu’n-Nikâh, B.5, Hds.3204.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Fedaili’l-Cihad, B.20, Hds.1706.

İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5884-5885. İmam Ahmed b. Hanbel’den.

[145] En’âm, 6/151. A’râf, 7/33.

 

[146] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tevhid, B.20, Hds.44.

Kitabu’t-Tefsir, B.121, Hds.156.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Liân, B.1, Hds.16-17.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’n-Nikâh, B.37, Hds.2233.

İbn Kesir, A.g.e., C.6, Sh.2863. İbn Merduyeh, Ebu Hüreyre (r.a.) benzer

bir hadis rivayet etmiştir.

[147] En’âm, 6/120.

[148] İbn Kesir, A.g.e., C.6, Sh.2809.

[149] İmam Kurtubî, A.g.e., C.7, Sh.141.

[150] İsra, 17/32.

[151] İmam Kurtubî, A.g.e., C.10, Sh.386.

[152] Sahih-i Müslim, Kitabu’n-Nikâh, B.23, Hds.139.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B.43-44, Hds.2156.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Siyer, B.38, Hds.2481.

 

[153] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. T.y., C.7,

Sh.341.

[154] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B.43-44, Hds.2157.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Siyer, B.15, Hbr.1611.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’t-Talak, B.18, Hds.2300.

 

 

[155] Nur, 24/30.

[156] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Adab, B.10, Hds.45.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B.42-43, Hds.2148.

Sünen-i-Tirmizî, Kitabu’l-İsti’zan v’el-Adab, B.62, Hds.2925.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-İsti’zan, B.15, Hds.2646.

İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5856. İmam Ahmed b. Hanbel’den.

[157] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B.42-43, Hds.2149.

Sünen-i-Tirmizî, Kitabu’l-İsti’zan ve’l-Adab, B.62, Hds.2926.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikak, B.3, Hds.2712.

 

 

[158] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İsti’zan, B.2, Hds.3.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Libas ve’z-Zîne, B.32, Hds.114.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B.13, Hds.4815.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İsti’zan ve’l-Adab, B.30, Hds.2869.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’l- İsti’zan, B.26, Hds.2658.

[159] Sahih-i Buhârî, Kitabu’d-Diyat, B.22, Hds.41. B.14, Hds.26.

Sahih-i Müslim, Kitabü’l-Adab, B.9, Hds.44.

[160] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İsti’zan ve’l-Adab, B.68, Hds.2936.

Sünen-i Neseî, Kitabu’z-Zinet, B.35, Hds.5093.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tereccül, B.7, Hds.4173.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-İsti’zan, B.18, Hds.2649.

[161] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İsti’zan ve’l-Adab, B.56, Hds.2918. B.72,

Hds.2945.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’n–Nikah, B.28, Hds.1920.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Hamam, B.3, Hds.4017.

Sahih-i  Buhârî, Kitabu’l-Gusl, B.20 (Bab başlığında son cümle)

İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5858. İmam Ahmed b. Hanbel’den.

[162] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5858. İmam Ahmed b. Hanbel’den.

[163] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5858. Tebarânî’den.

[164] Nur, 24/31.

[165] Bkz. Zariyat, 51/56.

[166] Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh.276. İbn Ebi Hatim’den.

İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5860. Mukatil İbn Hayya’dan.

[167] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İsti’zan ve’l-Adab, B.63, Hds.2927.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, B.37, Hds.4112.

[168] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5860.

[169] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5861.

[170] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, B.34, Hds.4104.

et-Taberî, A.g.e., C.6, Sh.140.

[171] Fahruddin er-Râzî, A.g.e., C.17, Sh.47-48.

İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5862.

 

[172] Muhammed Ali es-Sabunî, Safvetüt-Tefasir – Tefsirlerin Özü, çev. Doç.

Sadreddin Gümüş – Dr. Nedim Yılmaz, İst. 1990, C.4, Sh.226.

Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İst.1996, C.6 Sh.40-41

(Yenda Yayınları).

[173] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, B.32, Hbr.4100.

[174] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, B.32, Hds.4101.

İbn Kesir, A.g.e., C.12, Sh.6603.

[175] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.226 (Bab başliğında).

Ayrıca bkz. B.226, Hbr.279.

et-Taberî, A.g.e., C.6. Sh.141.

[176] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5862. İbn Ebi Hatim’den.

[177] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Libas, B.34, Hds.125.

Kitabu’l-Cenne, B.13, Hds.52.

[178] Mümtehine, 60/12.

[179] Ahzab, 33/59.

[180] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Vudu, B.13, Hbr.12.

[181] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B.245 Hds.316.

Kitabu’l-Vudu, B.13, Hds.13 (Son cümle).

İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh.413-414.

Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh.321.322.

[182] İbn Kesir, A.g.e., C.12, Sh.6604.

İmam el-Vahidî, A.g.e., Sh.413-414.

Abdulfettah el-Kadî, A.g.e., Sh.321-322.

[183] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İlm, B.10, Hds.9. B.38, Hds.45-46.

Kitabu’l-Hacc, B133, Hds.212-215.

Kitabu’t-Tevhid, B.24, Hds.73.

Kitabu’l-Fiten, B.8, Hds.27.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Kaseme, B.9, Hds.29.

Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B.18, Hds.233-235.

Kitabu’l-Fiten, B.2 Hds.3933.

Kitabu’l-Menasık, B.79, Hds.3058

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Hacc, B.1, Hds.806.

Kitabu’l-Fiten, B.2, Hds.2248.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu Salatu’t-Tatavvu, B.10, Hds.1278.

Sünen-i Dârimî, Kitabu Menasikû’l-Hacc, B.72, Hds.1922.

[184] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İsti’zan, B.12, Hds.16.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Kader, B.5, Hds.20.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B.42-43, Hds.2152.

[185] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Kader, B.6, Hds.21.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikah, B.42-43, Hds.2153.

[186] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5839. İbn Ebi Dünya’dan.

[187] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Muharribin, B.4, Hds.6.

Kitabu’r-Rikak, B.23, Hds.61.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.47, Hds.2520.

Taberânî, Mu’cemu’s-Sâgir Tercümesi, C.2, Sh.202, Hds.519.

İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı, C.3, Sh.394.Hds.3756 (9081).

Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.5, Sh. 362’den.

[188] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B.47, Hds.2521.

İmam Malik, Muvatta, Kitabu’l-Kelâm, Hds.11.

İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı, C.3, Sh.394, Hds.3757 (9083).

Beyhakî, Şuabu’l-İman’dan.

[189] İbn Kesir, A.g.e., C.11, Sh.5857.

[190] Rum, 30/21.

[191] Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B.16, Hds.53.

[192] İmam er-Rûdânî, Cemu’l-Fevaid, C.1, Sh.58, Hds.241. Ahmed b. Hanbel,

Müsned, C.5, Sh.256 ve Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’den, et-Taberî, A.g.e.,

C.5, Sh. 279.

[193] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B.7, Hds.2254.

Taberânî, Mu’cemu’s-Sâgir Tercümesi, C.1, Sh.256, Hds.168.

[194] el-Hafız Şihabu’d-Din Ahmed b. Ali İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve

Terhîb, çev. Abdulvehhab Öztürk, İst.1982, Sh.441, Hds.675. Taberânî ve

Beyhakî rivayet etmişlerdir. Ravîleri sikadır.

İmam Hafız el-Munzirî, A.g.e., C.4, Sh.197, Hds.16.

İmam Suyutî, Camiu’s-Sağir Muhtasarı, C.3, Sh.192, Hds.3201 (7216)

[195] Geniş bilgi için bkz. “Dâvâ Dersleri” serisinde yayınlanan “Yitirilmiş Em

niyet” adlı eserimizin “Nesil Emniyeti” bölümüne!..