YALNIZ ALLAH İÇİN OLMAK

“Ey insanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet edin ki, takva sahibi olasınız.

O (Rabbiniz) ki, yeryüzünü sizin için bir döşek göğü de bir bina yaptı. O, gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere mey­veler çıkardı. Ancak siz de bildiğiniz hâlde Allah’a eşler koş­mayın.”[1]

Yalnızca kendisine kul olmaları için yaratıp, kendisine şirk koşmamalarını emrettiği insan kullarına hitab eden Âlemlerin Rabbi Allah, yegâne yaratan olduğunu kabul eden insan kullarının yalnızca kendisine ibadet etmelerinin kendilerini takva sahibi edeceğini beyan buyuruyor…

Said ibn Cübeyr (rh.a.), Abdullah ibn Abbas (r.anhuma)’nın şöyle dediğini nakletmiştir:

“Ey insanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet edin.” Bu ifade, hem kâfirlere, hem de münafıklara yöneltilmiştir. Yani, hem sizi yaratan, hem de sizden öncekileri ya­ratan Rabbinizin birliğini ortaya koyun demek istemiştir!..

Yine İbn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:

“Ancak siz de bildiğiniz hâlde Allah’a eşler koşmayın” ayetinden maksad, fayda ve zarar vermeyen ortakları Allah’a ortak koşmayınız demektir. Siz biliyorsunuz ki, Allah’dan başka sizi rızıklandıran hiçbir rab yoktur ve yine iyice biliyorsunuz ki, Ra­sulullah (s.a.s.)’in davet ettiği Tevhid inancı, şübhe ve kuşkunun bulunmadığı hakkın kendisidir!..

Katâde (rh.a.) de, böyle demiştir.[2]

İmam Taberî (rh.a.), tefsirinde bu ayet-i kerimeyi açıklarken şöyle diyor:

“Allah Teâlâ, bu ayet-i kerimede, kalbleri kendisi tarafından mühürlendiği için uyarılıp uyarılmamaları eşit olan kâfirlere, iman etmedikleri hâlde mü’min olduklarını söyleyerek, Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışan münafıklara ve diğer insanlara hitab etmekte, onların Allah’a boyun eğmelerini, O’na itaat etmelerini, sadece O’na Rabb kabul edip O’na kulluk etmelerini, diğer put ve heykelleri bırakmalarını emretmektedir. Zirâ, bu insanların da, onlardan önce geçen atalarının da yaratıcısı O, putlarının ve heykellerinin yaratıcısı da O’dur.

Ayette geçen “İbadet edin” emri, Abdullah ibn Abbas (r.an-huma) tarafından “Allah’ı birleyin” şeklinde izah edilmiş, Taberî ise, bu “İbadet”in asıl mânâsının:

“Allah’a itaatle boyun eğmek ve O’na teslimiyetle zelîl olduğunu göstermek” olduğunu söylemiştir.”[3]

“Ey insanlar, Rabbinize ibadet edin.” Çünkü siz, bu gaye için yaratıldınız ve sizin vazifeniz budur… Rabbiniz Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmadan ibadet etmek!.. Yalnızca O’na boyun eğmek, emir ve nehiylerini itiraz etmeden emrolunduğu gibi yerine getirmek!.. O’ndan başka egemen hiçbir otorite tanımamak!.. Hayata egemen hükümlerin bütünü O’nun hükümlerin olmasına dikkat etmek!.. O’nun hükümlerinden başka hiçbir hüküm tanımamak ve kabul etmemek!.. Şirksiz iman edip kabul ettiği Allah’ın hükümlerine göre amel etmek, böylece takvaya ulaşmak!.. Gerçek kurtuluş budur!.. Üstünlük de budur!..

“İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler bunlardır.”[4]

“Şüphesiz Allah, korkup sakınanlarla (muttakîlerle) ve iyilik edenlerle beraberdir.”[5]

“Ey insanlar, gerçekten Biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün (Kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şübhesiz Allah, bilendir, haber alandır.”[6]

“(Allah’dan) sakınanlara: ‘Rabbiniz ne indirdi?’ dendiğinde, ‘hayır’ dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara gü­zel­lik vardır, ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir.

Adn cennetleri, ona girenler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir.

Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: ‘Selâm size’ derler. ‘Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin.”[7]

Yegâne Rabbleri Allah Teâlâ’ya katıksız iman edip ibadet eden takva sahiblerinin dünyada izzet ve ahrette cennet hâlleri böyle beyan buyrulmuştur…

Şehirlisinden köylüsüne, işçisinden işverenine, yöneticilerden yönetene, gencinden yaşlısına, rengi beyaz olandan siyahına, sarı olandan kızılına bütün insanlığı kuşatıcı bir ilâhî emirdir bu:

“Ey insanlar, yaratan Rabbinize ibadet edin… Artık siz de bildiğiniz hâlde Allah’a eşler koşmayın!”

İnsanlar, hangi çağda, hangi bölgede ve hangi hâlde olurlarsa olsunlar, Âlemlerin Rabbi Allah’a kul olmak ile mükelleftirler… Allah tarafından yaratılmış kullara ve eşyaya kul olmaktan tamamen vazgeçip, şirk koşmadan yalnız Allah’a kul olmak!.. İnsanın var olmak gayesi budur… İnsan, varlık gayesine göre ya­şarsa, fıtrat üzere olur ve dünya hayatı izzetli hâle gelir… İzzet sahibi muvahhid mü’minler böyledirler… Onlar, Rableri Allah’ı birlemiş ve O’na kul olmuşlardır… Emrolundukları gibi dosdoğru davranmaya çalışmakta, kendilerine düşen kulluk vazifelerini yapmaya gayret etmektedirler… Onlar, yalnız Allah’ı anmakta ve Allah ile beraber hiçbir ilâh, hiçbir rab kabul etmemektedirler!..

Allah ile beraber başka rablar, ilâhlar ve hayata egemen tağutlar kabul edenlerin yanında, Tevhid edilerek Allah anıldığı zaman Onların kalbleri kin ile dolar ve muvahhid mü’minlere düşman kesilirler… Onlar da, yaratıcı olarak Allah’a inanır, yaratma konusunda O’na ortak koşmazlar, fakat hüküm konusunda, hayata egemen olma konusunda başka güçleri O’na ortak koşar, hattâ O’nun hükümlerini devre dışı bırakıp ortak koştuklarının hükümlerini hayata egemen kılarlar…

Rabbimiz Allah, kendisine şirk koşan ve Allah ile beraber, şirk koştukları anılınca sevinen sapık tiplerin özelliklerini şöyle beyan buyuruyor:

“Sadece Allah anıldığı zaman, ahrete inanmayanların kal­­bi öfkeyle kabarır. Oysa O’ndan başkaları anıldığında he­men sevince kapılırlar.”[8]

Allah ile beraber başka hüküm koyucular kabul edip onların hükümlerine tabi olanlar, ya da Allah’ın hükümlerini devre dışı bırakarak yalnızca egemen tağutların hükümlerine itaat edenler, Allah’dan başka hüküm koyucu tağutları reddedip yal­nız ve yalnız Allah’ı birleyerek hüküm koyucu kabul edip inananlara karşı kinlenip düşman kesilirler… Yalnız Allah için olmak istemezler… Hem Allah’a inandığını söyler, hem de Allah’dan başka hüküm koyuculara rıza gösterip itaat ederler… Hatta şaşkınlık ve sapıklıkları öyle kör bir cehaletle gündeme geliyor ki, Allah’a inandıklarını söylemeleriyle birlikte Allah’ın muvahhid mü’min kullarına emrettiği namaz, oruç, hacc ve ze­kat gibi iba­detleri de yaparlar… Bununla beraber sosyal hayata Allah’ın hükümlerinin yerine, egemen tağutların hükümlerini egemen kılarlar… Hattâ kıldıkları namazları, tuttukları oruçları, yaptıkları hacları ve verdikleri zekatları bile egemen tağutların ölçülerine, izinlerine ve düzenlerine göre yerine getirmeye çalışırlar… Bir yön­lerine bakıldığın da, mü’min müslümanlar gibi, Allah’a ibadet ediyor görünürler, diğer yönlerine bakıldığında Allah’ın hükümleri bir yana bırakılmış, onların yerine egemen tağutların hü­kümlerine itibar edilerek itaat edilmiş olduğu görülür… Tev­hid ile şirk, iman ile küfür, İslâm ile tağut iç içe geçmiş bir durumda…

Rabbimiz Allah Teâlâ’nın:

“Onların çoğu, şirk koşmaksızın (bir türlü) Allah’a iman etmezler.”[9]buyurmasında gündeme gelen hâl ve tavır, bu tiplerin hayatında her an göze çarpmaktadır…

Sözlerinden ve davranışlarından iman etmiş gibi görünmek­te olan bu tipler, hayata hakim olan hükümler konusunda, helâl ve haram sınırının belirlenmesinde Allah’dan başka hüküm koyuculara yönelip itaat ettikleri için, Allah’ı birleme konusu gündeme geldiğinde, kendi tağutları reddedildiği için sinirlenir, kızar, tartışır kavga çıkarır, gerekirse egemen tağutları kabul etmeyen muvahhid mü’minleri mahkum ederler… Akla gelmedik, vahşî eziyet, işkence ve zulüm edip muvahhid mü’minleri yıl­­dırmaya, sindirmeye çalışırlar… Onların tağutları ve batıl düzenleri reddedildiği takdirde, bütün güçleriyle böyle davrananlara karşı çıkıp, kendilerini hayra davet edenleri yok etmeye çalışırlar…

“Çünkü onlara: ‘Allah’dan başka ilâh yoktur’ denildiği zaman, büyüklük taslarlar.”[10]

Bu Allah’ı şirksiz kabul etme teklifini reddeder, bu teklifi ve yapanları çağ dışı sayar, gerici görürler… Onlar, Allah ile beraber tağıtlara da itibar ve itaat etmeyi isterler… Onların Allah’a itaat ve ibadetleri, tağutların izin verdiği ve tağutî düzenlerine bir zarar vermedikleri ölçüdedir… Tağutların egemenliklerine zarar vermedikleri, aksine faydalı olmaya çalıştıkları müddetçe her türlü ibadet serbesttir… Bu şart ile ibedet edebilirler… Bir yönüyle Allah’a kulluk ederken, diğer yönüyle tağutlara kulluk edecektir… Yani, hayatın bazı konularında Allah’a kul, bir çok ko­nularında ise tağuta kul olacaktır… Çünkü bazı işlerde, ta­ğut­ların izin verdiği kadar Allah’a itaat edenler, bazı işlerde, Allah’ın indirdiğini çirkin görüp devre dışı bırakanlara itaat etmeleri, kendilerini küfrün içine atacaktır…[11] Yalnız ve yalnız Allah için olmayı kabul etmeyenler, yalnızca Allah için olması gerekli olan hayatlarını,[12] Allah ile, itaat ettikleri egemen zalim tağutlar arasında pay edenler, dünyada da, ahrette de hüsrana uğramışlardır… Dünyada izzeti kaybetmiş zillet içinde, ahrette ise cennet kendisine haram olmuş ve yeri, cehennem olmuştur…

“Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenler ise, onlar için bir müjde vardır. Öyleyse kullarıma müjde ver.

Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahibleridir.”[13]

İşte yalnızca Allah kul olan bu yüce şahsiyetli insanlar, her hâliyle ve her şeyiyle Allah için olmaya gayret eden kullardır… Meddî yönüyle ve mânevî yönüyle Allah için olanlar, Muvahhid mü’minlerdir… Yalnız Allah’a ibdet eder ve yalnız Allah’dan yardım dilerler…[14] Yalnız Allah için yardım eder, insanların ihtiyaçlarını yalnız Allah için gidermeye çalışırşar…

“Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler.

‘Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür.”[15]

Kadın olsun, erkek olsun o muvahhid mü’minler, Allah için sever ve Allah için öfkelenirler… Allah’ın razı olup sevdiklerini sever, Allah’ın gadablanıp sevmediklerini sevmezler… Onların hayat ölçüsü, Rabbleri Allah’ın beyan buyurduğudur… Onlar, Rabbleri Allah’ın beyan buyurduğu ölçü ile hareket eder, inanır, düşünür, konuşur ve tavır alırlar… Allah’ın sevdiği amel budur!..

Ebu Zerr (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Amellerin (Allah’a) en sevimli olanı, Allah için sevmek ve Allah için öfkelenmektir.”[16]

Her olayda, bütün cahiliye işlerini, hevasını ve nefsini ayakları altına alıp yalnızca Allah için olmak!.. Âlemlerin Rabbi Allah’ın sevdiği ve kabul buyurduğu amel… Gururdan, kibirden ve riyâdan tamamen arınmış bir amel… Tağutî ve cahilî bütün anlayışlardan temizlenmiş bir amel… Hiçbir şirk karıştırılmamış, saf ve tertemiz bir amel… Allah için olmak… Yaratılış gayesi ve kulluk vazifesinin tâ kendisi olan bu akîde ve amel, kulun biricik kurtuluş yoludur…

Ebu Umâme (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kim sevdiğini Allah için sever, buğzettiğine Allah için buğzeder, verdiğini Allah için verir ve menettiğini Allah için menederse, imanı kemâle ermiş olur.”[17]

İbn Raslan (rh.a.), “Şerhu’s-Sünne” isimli eserinde şöyle de­miş:

“Hadis-i şerif, bir kimsenin Allah için sevdiği dostları olduğu gibi, Allah için kin beslediği düşmanları olması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Şöyle ki:

Birisini, Allah’a itaat ettiği ya da Allah’ın dostu olduğu için seven bir kimsenin, Allah’a isyan eden Allah düşmanlarına da kin beslemesi kaçınılmazdır. Çünkü bir sebebden dolayı seven kimsenin, o sebebin zıddından dolayı da düşmanlık beslemesi ta­biî ve zarurîdir. Bu, şaşmaz bir kaidedir.”[18]

“Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek imanın en sağlam kulpudur.”[19] buyrulurken, Allah’ın dostuna dost, düşmanına düşman olmanın kaçınılmaz gereği vurgulanmıştır… Sapasağlam kulp, Allah’ın düşmanı olan tağutu tanımamak ve reddedip Allah’a iman etmektir…[20]

Abdullah ibn Ömer (r.anhuma) şöyle der:

- Ömrüm boyunca oruç tutsam, hiç uyumadan geceyi ibadetle geçirsem, malımı parça parça Allah yolunda infak etsem ve bu hâl üzere ölsem, fakat gönlümde Allah’a itaat edenlere karşı bir sevgi, isyan edenlere karşı da bir nefret duygusu olmasa, bütün bu yaptıklarımdan bir fayda göremem!..

Meşhur Bağdad vaizi İbn Semmâk (rh.a.), ölümü anında şöyle demiştir:

- Allahım, Sen bilirsin, ben Sana karşı kusur işlemişsem de, itaat edenleri candan severim. Benim bu sevgimi, Sana kulluk ve yakınlık olarak kabul eyle.

İmam Hasan el-Basrî (rh.a.), tamamen bunun zıddına olarak:

- Ey Âdemoğlu, “Kişi sevdiği iledir.”[21] hadisi, seni aldatmasın. İyiliklerin amelini işlemedikçe, iyilerden olamazsın. Zirâ Yahudî ve Hristiyanlar, kendilerince peygamberlerini sever, fakat onlar ile değillerdir!

(İmam Hasan el-Basrî’nin sözünden anlaşıldığı gibi) İşte bu beraberlik olmadan kuru bir sevginin fayda vermeyeceğini açıkça ifade etmektedir.

Fudayl:

- Evet, Firdevs cennetinde Peygamber ve sıddıklarla bir arada bulunmayı istiyorsun amma bu karşılık hangi ameli işledin? Hangi şehevî arzuyu kırdın? Hangi hiddetini yendin? Sana gelmeyen hangi akrabına gittin? Kardeşinin hangi kusurunu bağışladın? Allah için hangi yakınından uzaklaştın ve hangi uzağına yaklaştın? demiştir.[22]

Mü’min Müslümanların, Allah tarafından beyan edilen özellikleri, Allah’ın sevdikleri olan mü’minlere karşı çok merhametli ve sevgili, Allah’ın düşmanlarına karşı çok sert ve şiddetli olduğu malumdur:

“Muhammed Allah’ın Rasulü’dür. Ve O’nunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler….”[23]

Her hâllerinde Allah için olmaya azamî dikkat gösteren mu­vah­hid mü’minler, sevgide ve kinde ölçüye çok dikkat eder, bu konuda da adil olmaya gayret ederler… Emrolunduğu gibi öl-çülü davranmak adâlet, ölçüyü aşmak ise zulümdür… Allah için olanlar, Allah Teâlâ’nın beyan buyurduğu ölçüye göre hareket edenlerdir… Bu ölçü, hayatlarının bütününü kuşatması lazımdır…

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Sevdiğin kimseyi ölçülü sev ki bir gün sevmeyeceğin bir kişi olabilir. Sevmediğin bir kimseyi de ölçülü şekilde sevme ki, günün birinde çok sevdiğin bir kimse olabilir!”[24]

Akîdesiyle, ameliyle, ahlâkıyla, ticaretiyle, ekonomisiyle, eği­­timiyle, hukukuyla, kısacası insanlar arası bütün ilişkileriyle İslâm’a teslim olmuş bir hayat, Allah için olur… Allah için olan hayat, dünyadaki ömür müddetince, izzet, iffet, sıhhat, ve afiyet üzere devam eder… İslâm’a teslim olup İslâmlaşmış bir sosyal hayat, her yönüyle ölçülü ve her merhalesi huzurlu bir hayattır…

Vahşî Cahiliyyenin egemenliğindeki insanlık âlemi, kurtuluş için İslâm’a muhtaçtır… Çağdaş dünya, tağutların egemenliği olan zulüm bataklığına saplanmıştır… Bu zulüden, bu sömürüden kurtulmak istiyorsa, İslâm’dan başka hiçbir kurtuluş yolunun olmadığını idrak etmeli ve vakit geçirmeden İslâm’a ihlâs ile teslim olmalıdır… Bu teslimiyet, toptan helâk olmaktan kurtulmak ve selâmete çıkmaktır!..

 



[1]    Bakara, 2/21-22.

[2]    İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Çev. Dr. Bekir Karlığa – Dr. Bed­rettin Çetiner, İst. 1984, C.2, Sh.210

[3]    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Taberî Tefsiri, Çev. Hasan Kara­kaya – Kerim Aytekin, İst. 1996, C.1, Sh.144

[4]    Bakara, 2/5

[5]    Nahl, 16/128

[6]    Hucurat, 49/13

[7]    Nahl, 16/30-32

[8]   Zümer, 39/45-46.

[9]    Yusuf, 12/106.

[10]   Saffat, 37/35.

[11]   Bkz. Muhammed, 47/25-28.

[12]   Bkz. En’âm, 6/162.

[13]   Zümer, 39/17-18.

[14]   Bkz. Fatiha, 1/5.

[15]   İnsan, 76/8-9.

[16]   Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.2-3, Hds.4599.

[17]   Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B.15, Hds.4681.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyame, B.22, Hds.2642.

Ayrıca bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C.3, Sh.438, 440.

[18]   Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Hzr. Necati Yeniel, Vdğ. İst. 2000, C.15, Sh.348-349.

[19]   İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, Çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1987, C.2, Sh.398. Ahmed b. Hanbel, Berâ b. Azib (r.a.)’dan rivayet edilmiştir. Ayrıca, Harâitî, “Mekârim-i Ahlâk”’da İbn Mes’ud (r.a.)’dan rivayet etmiştir.

[20] Bkz. Bakara, 2/256.

[21]   Bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Edeb, B.96, Hds.193.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.50, Hds.165.

[22] İmam Gazâlî, A.g.e., C.2, Sh.401-402.

[23] Fetih, 48/29.

[24] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B.59, Hds.2065.